‘Kürt meselesi hayal dünyamıza damga vurdu’

Evrensel Gazetesi’nden Devrim Büyükacaroğlu, 31. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale ödülünü alan Emin Alper ile birkaç gün Berlin Film Festivali’nde de Caligari Ödülü’ne değer görülen Tepe’nin Ardı üzerine söyleşmişti. İşte o söyleşi:

 

Tepenin ardında tüm film boyunca görmeye muvaffak olamayacağımız düşman Yörükler ve işgalci keçileri var. Tepenin berisinde ise ata yadigari toprağa sahip çıkan Emekli Orman İşletme Şefi Faik ve yanındaki ortakçı aile. Faik’in oğlu ve torunları köye ziyarete gelirler. Bir torun ateşli bir ergen diğeri ise doğuda savaşmanın travmasını atlatamamış zavallı bir genç. Üç kuşak erkek ateş başında rakı eşliğinde erkek erkeğe sohbete koyulduklarında aralarındaki iletişimsiziliğin boyutlarını öğrenme şansımız olur.

 

Faik, oğlu, torunları ve ortakçı ailesinden oluşan cemaat küçük bir Türkiye’dir adeta. Faik ile ortakçı aile arasındaki sınıfsal çelişki, üç kuşak arasındaki ezeli çatışma, cemaatin tek kadını ile diğer erkekler arasındaki gerginlik... Hiç düşmanları olmasa üç ömür birbirlerini yemeye yetecek dertleri vardır yani küçük cemaatimizin... Allahtan birbirlerini yeme iştahları ‘düşman tehdidi’ ile kesilecektir. Zavallı Yörükler ve onlardan da zavallı keçileri, bir aileyi ‘milli’ bir irade etrafında toplamayı başardıklarının tabii ki farkında olmazlar. Bir yandan ailesiyle ve çevresiyle yaşadığı sorunlarla yüzleşmek yerine, bütün sorumluluğu yükleyebileceği bir günah keçisi yaratan maço erkek kültürünün trajedisini, diğer yandan Kürtlerden bahsetmeden Kürt meselesine ve düşmanlaştırılmış başka kavimlere gönderme yapan evrensel bir hikaye anlatmayı başarıyor Tepenin Ardı.

 

İTÜ’de Dünya Tarihi dersleri veren Emin Alper, Karaman doğumlu. Bir vadiye sıkışmış taşralıyı anlatabilmek için memleketi ve Toroslar büyük bir coğrafi olanak sunmuş.

 

Emin Alper’in ilk uzun metrajlı filmi Tepenin Ardı, bu yıl Berlin Film Festivali’nde genç sinemacılara ve yenilikçi yapıtlara verilen Caligari Ödülü’ne değer görüldü. Film 10 Nisan Salı günü İstanbul Fİlm Festivali’nde gala yaptı.

 

Tepenin berisinde, ardında ne var?

Filmin isminin de ifade ettiği gibi asıl hikaye; tepenin ardında olduğu düşünülen düşmana karşı başlatılan bir seferberlik hikayesinin, tek tek bireyler arasındaki ilişkilerden yola çıkarak nasıl örüldüğü üzerine. Dolayısıyla film bir aile dramı gibi başlayıp, önce kişiler arasındaki çatışmalara eğilip daha sonra bu çatışmalardan doğan kolektivitenin hikayesine dönüşmeye çalışıyor. Bir cemaatin nasıl oluştuğu, oluşturulduğu ve bu cemaatin oluşma sürecinde bir şiddet döngüsünün tuzağına cemaatin kendisini nasıl düşürdüğünün hikayesi kabaca özetlersek.

 

Filmi memleketinde çektin ama memleketinden çıkmış bir hikaye gibi görünmüyor...

Hikayenin ilk taslağını yıllar önce oluşturmuştum. O zaman biraz memleket hikayesi biraz otobiyografik bir hikayeydi. Yaylaya piknik yapmaya giden yine erkek ağırlıklı bir aileydi ama daha çok aile dramı görünümündeydi. Yıllar sonra hikayeye geri döndüğüm zaman potansiyelini fark ettim. Cemaatin aile dramından, tek tek bireylerin dramından öte toplu bir hikayesi yazılabilir gibi geldi. O noktadan itibaren otobiyografik niteliklerinden soyunmaya başladı. Çok daha politik niyetler ve işin alegorik kısmı ön plana çıkmaya başladı. O anlamda hiçbir ilişkisi kalmadı benim ilk otobiyografik deneyimlerimle. Ama en başından itibaren hikayeyi orada tasarladığım için başka bir yer gelmedi aklıma. Benim için hikayenin doğduğu yer Toroslardı.

 

‘OTURUN OTURDUĞUNUZ YERDE Kİ VERGİ ALABİLELİM!’

Yörükleri bir düşman olarak seçmen bana komik geliyor çünkü bilinen belki de en mülayim, en iddiasız, bu topraklarda düşmanlaştırmak için akla gelecek son kavim olabilir…

Özel olarak bu niyetle hareket etmemiştim ama sonucun böyle çıkmasından memnunum. Dediğin çok önemli, politik anlamda en zararsız hatta tam aksine milliyetçi düşüncenin tabanını oluşturuyor Akdenizli yerleşik Yörükler. Böyle bir kurgu seçmek sonuç olarak benim de hoşuma gitti. Asıl amacım gerçekçi olmaktı; oralarda yabancı kimdir, yerleşik ile göçmen arasındaki çatışma nedir… Yörük değil belki ama göçmenlik ta Osmanlı’da sorun çıkarmış bir şey. Şu an Yörükler belki mülayim ama Osmanlı’da ciddi çatışmalar varmış aralarında.

 

Buralarda yabancıları sevmezler! mevzuu mu?

Yabancıları değil, dolaşanları sevmezler. “Oturun yeriniz olsun, ne iş yaptığınız belli olsun, vergi alabilelim” falan. Asıl mevzu otlak mevzusu, tarım alanlarıyla Yörüklerin otlakları sürekli rekabet halinde. Köylüler tarlalarını genişlettikçe Yörükler’in otlakları daralıyor. Yaşar Kemal’in de motiflerinden biridir bu mevzu.

 

Western tanımlaması bu mevzu yüzünden sanırım…

Aynen öyle. Orada da Kızılderililer baş düşman. Kızılderililer “Siz nereden çıktınız bu topraklar kimsenin malı değil” diyenler. Yörükler de bunu söyler; “Allah’ın otlağını nasıl çeviriyorsun, malın mülkün ilan ediyorsun.” O açıdan hikayenin Western’e benzeyen bir tarafı var evet. Biz bunu çekim aşamasında fark ettik. (Gülüyor)

 

DÜŞMAN CEMAATİ BİRLEŞTİRİR

Kürt ya da Yörük… Tepenin ardına yerleştirdiğiniz kim olursa olsun korkularınız onu büyük düşman haline getiriyor… Peki bu düşmanlaştırmanın sizce evrensel kaideleri var mı?

Yerel motiflerden besleniyorum ama bu konu çok evrensel. Zaten Berlin’de de hemen çıktı ortaya. Herkes hemen sahiplendi bu meseleyi. Bir taraftan Türkiye’yle çok ilişkili olduğunu anlıyorlar ama herkesin ikinci cümlesi konunun ne kadar evrensel olduğuyla ilgili oldu. Ortak kuralların fikrini çıkarmak belki çok iddialı ama benzer mekanizmalar tabii ki var. Bir kere bir düşman fikrini ne kadar güçlü yaratırsanız, cemaatin birbiriyle kenetlenmesini o denli kuvvetlendiriyorsunuz. Düşman yaratma, hatta öteki yaratıp ötekini yok etme fikri genelde hep cemaatin selameti ve ayakta kalabilmesi üzerinden meşrulaştırılır. İttihat ve Terakki ve Ermeni meselesinde de böyledir, pek çok katliam ve soykırımda da. Asıl olan cemaatin ayakta kalma meselesidir ve cemaatin üyeleri de bu nedenle birbirine muhtaç insanlar olarak tarif edilir. Böylece cemaatin iç kusurları, çatışmaları görmezden gelinir, bastırılır. Dolayısıyla cemaati tehdit eden bir düşmanın varlığıyla da cemaat içindeki çatışmaları görünmez kılması açısından da bence çok önemli bir işleve sahip.

 

Berlin’de nasıl algılandığından biraz daha bahsetsen…

Tabii ben genelde anlayan insanlarla konuştum herhalde. (Gülüyor) Onlar gelip tebrik ettiler. Her şeyi çok iyi anladıklarını gördük. Eleştirmenlerin yazdıkları yazılarda da bu meselenin çok net anlaşıldığını gördük. Yadırgadıklarına dair bir emare hissetmedim. Sadece ortakçıyı, asıl köylülerin hikayesini anlamakta zorluk çektiler. Onun dışında hikaye net anlaşıldı. Her ne kadar ilk olarak Türkiye’nin politik gündemiyle ilişkisi akıllara gelse de, Kürt meselesine doğrudan referans verdiği anlaşılsa da bu işin genel olarak evrensel bir hikaye olduğu söylendi hep. Ben de batılı seyircinin nasıl algılayacağını kestiremiyordum o yüzden memnun oldum.

 

Ailenin içinde çok büyük bir çatışma var, korkunç bir iletişim kopukluğu var. Kimse birbirini anlamıyor, kimse kimseyi kendisi gibi kabul etmiyor. Sınıflar, cinsiyetler ve kuşaklar arası çatışmalar bir hayli sert. İçerideki çelişkilerle dışarıda düşman yaratma arasında nasıl bir bağ olabilir?

Bence çok yakından ilişkili. Marksizm “Asıl bölen sınıf çelişkisidir” derken, milliyetçilik “Asıl çelişki kavimler, ırklar arası olan çelişkidir” der. Dolayısıyla milliyetçi bunu yaparken kaçınılmaz olarak Marksist argümanlara karşı çıkmak, “Hayır, biz bir bütünüz” demek zorunda. Bunu yaparken de elbette ki çatışmaları bastırmak zorunda. Çatışmaları bastırmak için de bulunan en kolaycı yöntem az önce bahsettiğimiz ortak tehdit. Bunu yapmadığı sürece belki daha barışçıl bir milliyetçilik mümkün olabilir. Ama düşmana ihtiyaç duyan milliyetçilik modellerinin, kendi çelişkilerini bastırmak konusunda daha istekli olduğunu, yüzleşmekten daha çok kaçtığını düşünüyorum.

 

Asıl niyet ‘düşmanla’ savaşmak mı yoksa o sınıflar arası çelişkiyi ve bunun üzerinden şekillenen çatışmayı bastırmak mı?

Her ikisi de galiba. Bu ikisini birbirinden ayırmak çok zor. Faik adlı karakterimiz belki gerçekten cemaatinin tehdit altında olduğunu düşünüyor. Belki de yaşadığı paranoya ciddi ölçülerde samimiyet taşıyor. Ama bu onu sorumluluktan kurtarmıyor, çünkü Faik en başta kendi cemaatiyle ilgilenmemekten sorumlu. Orayı en başından ideal olarak kurgulayarak ilk büyük hatayı işliyor. Faik’in “Bu cemaati nasıl bir araya getiririm?” sorusu üzerinden “Yapmam gereken tek şey bir düşman yaratmaktır” diye düşündüğünü var saymak Faik açısından çok işlevselci olur. Hoş tarihte bunu açık açık yapanları da görüyoruz. Sonuçta ortaya çıkan tablo; ikisi birbirini besliyor.

 

DÜŞMANI GÖRSE NE DEĞİŞİR BİLEMİYORUM

Metropollerde toplulukları ayıran coğrafi tepeler yok. Düşmanlaştırma büyük kentlerde nasıl sürüyor?

Metropolde tepeler yok ama duvarlar, mahalleler var. Film açısından tek bir vadide anlatmak bizim için çok elverişliydi. Belki beylik bir laf edeceğim ama tepeler kafalarda. Tepenin ardındaki kafalarda yaratılmış bir düşman olduğu sürece her yerde olabilir.

 

Faik başta olmak üzere bütün aile çok güçlü bir haklılık duygusuyla hareket ediyor. Onlar tamamen haklı karşı taraf ise tamamen yanlış. Aileyi geçelim bir toplum böylesine büyük bir haklılık duygusundan nasıl kurtulur?

 

Bu çok büyük bir soru, ama temel hedefim tam da senin söylediğin gibi, kendini haklı gören insanların aslında ne kadar haksız olduğunu seyirciye Brechtyen bir efektle gösterebilmek. Bir soru işareti yaratabilmek filmin mütevazı amacı. Karakterlerin kendi gerçekliğiyle, seyircinin gördüğü şey arasındaki mesafeden medet umuyor film. Buradaki çakışmazlık durumundan seyircide bir şeyler uyanmasını bekliyor.

 

Yörükleri göremiyoruz filmde. Asıl fenası Faik de görmüyor. ‘Düşmanı’ ile karşılaşmıyor bile…

Görse de bir şey değişir mi bilemiyorsun. Türkiye’de görüyor, sokakta karşılaşıyor da ne oluyor? Tam aksine düşmanlık güçlenip, ön yargılar bilenebiliyor. Ama belki de çok umutsuz olmamak lazım. Belki haklı olduğundan hiçbir zaman vazgeçmeyecek ama ben Türk insanının pragmatik bir tarafının da olduğunu düşünüyorum. Bu pragmatizmden “Ya iyi tamam Allah kahretsin madem öyle beraber yaşayalım” gibi bir şey de doğabilir. Dünyanın bir sürü yerinde böyle oldu. Gönüllü bir şekilde çözmedi “Ah kardeşim” diye bağrına basmadı ama “Napalım artık bu işin maliyeti bize çok fazla” diyerek bir çözüm noktasına insanlar itilebilir diye düşünüyorum. Böyle başlar ama daha sonra gerçek yüzleşme için kapılar aralanır.

 

KÜRT MESELESİ HAYAL DÜNYAMIZA DAMGA VURDU

Festivalde ‘Ana dilim nerde?’, ‘Babamın Sesi’ gibi Kürt meselesi ile ilgili birçok film var. Türkiye sinemasının birkaç yıldır bu meselenin üzerine hiç olmadığı kadar gittiğini biliyoruz. Tepenin Ardı; Kürt meselesine gönderme yapan bir film olarak bu yönelimin neresinde duruyor?

Kürt meselesinin en kanlı olduğu ‘90’larda genç sinemaseverler olarak hepimizin şikayeti: “Neden bu ülke sinemasında politik filmler yapılmıyor?” idi. Bu kadar can alıcı bir mesele varken niye edebiyatta ve sinemada bu mesele konu edilmiyordu. O dönemin Allah’tan sonuna geldik. Bunda özellikle genç Kürt sinemacıların büyük payı var. Onun dışında genç kuşağın da büyük payı var, olmaya da devam ediyor. Bu tabii ki iyi ve sevindirici bir şey. Benim için de her zaman yakıcı bir şeydi bu. Bu mesele ve bu meselenin travmalarıyla büyüdüm. Hayatımı neredeyse şekillendirmiş bir şey. Dolayısıyla yaptığım ve yapmayı düşündüğüm filmleri bu gerçeklik olmadan tasarlamak çok güç. Bu dönemde yetişmiş kuşakların hayal dünyasına damgasını vurmuş olması nedeniyle de bu sorunu işlemek büyük ölçüde kaçınılmaz. Benim de gelecek projelerimde belki doğrudan olmasa bile dolaylı olarak bir şekilde göreceğimiz bir mesele olacağını tahmin ediyorum.

 

TAŞRA PATRİYARKANIN KENDİNİ YENİDEN ÜRETTİĞİ YER

Taşra filmlerinde büyük bir melankoli ve ondan doğan sıkıcı, kasvetli durum söz konusudur ya. Bunun yanında taşrayı acı ve yoksullukla işleyen örnekler de vardı. Sen filminin sinemadaki taşra algısı içerisinde nasıl bir yere oturduğunu düşünüyorsun?

Açıkçası bunu başka bir soru vesilesiyle düşünmüştüm ama şimdi sen söyleyince daha çok oturdu. İlla bir yere yakın tarif etmem gerekirse Amerikan edebiyatında Amerikan taşrasını anlatan kimi yazarlara yakınlık duyduğumu söyleyebilirim, başta da Flannery O’connor. Orada da boğucudur taşra ama çok hınzır ve acımasız bir şekilde eleştirir taşra insanlarını. Daha çok böyle toplumsal bir eleştirinin malzemesi yapar taşra insanını. Bir anlamda Faulkner’e de yakın hissederim kendimi. Belki bu filmde çok görünmüyor ama patriyark, otoriter dede karakteri mesela. Hiçbir eleştiriye izin vermeyen, bağnaz, tutucu, hâlâ ırk ayrımının yaşandığı Amerika’da yaşamak isteyen, o yılları özleyen, değişime kapalı dede tiplemesi bence doğrudan bizim taşramızda da karşılığı olan bir tipleme. Taşrayı daha çok patriyarkanın kendini yeniden ürettiği bir yer olarak gören ve bunu eleştiri objesi haline getirmeye çalışan Amerikan edebiyatına yakın hissediyorum kendimi.

 

AKADEMİ İLE SİNEMA BİRBİRİNİ TAMAMLIYOR

Sinema yapan akademisyen çok görülür bir vaka değil. Akademi nerede, sinema nerede duruyor yaşamında?

Sinema aslında benim için çok daha öncelikliydi. Üniversiteye geldiğimden beri asıl uğraşım sinemaydı, sinema olacaktı ama yapamadım, devam ettiremedim. Kendimi bir an akademide buldum. Politika ve sinemaydı aslına bakarsan benim temel ilgim. Politikaya girince kaçınılmaz olarak okumak istiyorsun, merak ediyorsun. Bu istek seni akademik alana yönlendiriyor. Birden kendimi mastır, ondan sonra da doktora yaparken buldum. Film çekmek çok zor, külfetli bir iş ama akademi öyle değil. Hele bir de asistan olmayı bir şekilde başarabilmişsen bir yerden maaş da geliyor düzenli olarak. O alan benim için hem sevdiğim bir iş olarak hem de bir hayat sigortası olarak devam etti, ama sinema hep hayalimdeydi ve en sonunda gerçekleştirebildim. Akademi ile sinema birbirinden alakasız değil, birbirini tamamlayan dünyalar. Ben de hiçbir zaman çok ayrı görmedim. Çehov’un doktorlukla yazarlığı ilişkilendirdiği meşhur bir lafı vardır ya, -kadın arkadaşlar kınamasın cinsiyetçi bir benzetme olduğu için- “Biri karım, öbürü metresim. Birinden sıkılınca öbürüne gidiyorum” der.

Emin Alper Altın Lale’yi aldı Büşra Ersanlı’ya adadı >>>

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.