Hrant Dink davasında ifadesi alınmayan isimler!

Bir dönem Hrant Dink davasında görev alan, Zirve Yayınevi davasının müdahil avukatı olan, B.M. Uluslararası Ceza Mahkemesine Dersim 37-38 katliamı ve devam eden asimilasyon politikalarını soykırım ve kültürel soykırım ile insanlığa karşı suç olarak taşıyan avukat Erdal Doğan ile Ergenekon, derin devlet ve gündemdeki davaları konuştuk…

Erdal Doğan, 2000 yılından itibaren serbest avukat olarak çalışmakta.

2003-2007 yılları arasında “Humanite” isimli 3 aylık periyotlarla yayınlanan, yoğunlukla insan hakları hukuku ve felsefesi alanında teorik bir yayın yapan dergide yazarlık, editörlük ve yayın kurulu üyeliği yaptı.

3. baskısı Beta yayınevinden çıkan “Sanık Hakları ve Uygulamada Müdafilik” isimli kitabın, en son 3. Baskısı Fam yayınlarından çıkan “Hitit Hukuku-Belleklerdeki Kayıp” isimli kitap ile “Vukuatlı Resmi Kimlik Sözlüğü” isimli kitabın ve Haluk İnanıcı’nın editörlüğünde sekiz hukukçunun makalelerinden oluşan “Parçalanmış Adalet” isimli kitabın yazarıdır.

Yaklaşık 11 yıldır çeşitli dergi ve günlük gazeteler ile halen Demokrat Haber sitemize gündem ve genel insan hakları alanlarında makaleler kaleme almakta. İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi ile İstanbul Barosu CMK Meslek İçi Eğitim Seminerleri’nde avukatlara ve stajyer avukatlara yönelik ceza hukuku, Avrupa Hukuku, sanık hakları alanlarında dersler vermekte…

Mehmet Göcekli / Demokrat Haber

Son haftalarda MİT'in Özel Kuvvetler Komutanlığı’na ilişkin Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na gönderdiği raporlara dair bilgiler yayınlanmaya başlandı. Bu bilgilerden Rahip Santoro, Hrant Dink ve Zirve Yayınevi cinayetlerinin Özel Kuvvetler Komutanlığı yapılanmasına bağlı beyaz kuvvetler tarafından işlendiği söylendi. Bizler bu daireyi kontrgerilla yapılanması olarak biliriz. Bu Özel Kuvvetler Komutanlığı ya da Özel Harp Dairesi’nin biraz önce andığımız bu cinayetleri işlediği iddia edilen Ergenekon ile organik veya hiyerarşik ilişkisi nedir sizce?

Sevgili Ahmet İnsel, 20 Ocak 2013 tarihinde Radikal’de kaleme aldığı makalede Ergenekon örgütü ile TSK Komutanlığı ve onun çok önemli parçası olan bir zamanlar Seferberlik Tetkik Kurulu, sonradan Özel Harp Dairesi ve en son Özel Kuvvetler Komutanlığı adını alan yapı arasındaki ilişkilere dair çok yerinde tespitlerde bulunmuştu. Bu konu üzerinde fazla bir analitik çalışma yürütülmediği gibi bu alanın bilinmeyen yönlerinin bilinenden kat be kat fazla olduğu da düşünüldüğünde bu iki yapının anlaşılmasının çok güç olduğunu sanırım söylemeye gerek yok.

Halk arasında kontrgerilla da denilen bu yapı 1960 yıllarından itibaren, MGK kararları ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi doğrultusunda TSK'nın Özel Harp Dairesi’nde Gayri Nizami Harp örgütlenmesi biçiminde örgütlenen bir yapı.

1977’de bu yapının varlığını tespit eden çok değerli Savcı Doğan Öz dönemin Başbakan’ı Bülent Ecevit’e bu durumu rapor halinde sunmak için çalışırken bu yapı tarafından 24 Mart 1978 tarihinde katledildi. İç ve dış düşman konseptine göre yapılandırılan bu yapının sivil toplum içinde onbinleri bulan bir örgütlülüğe sahip olduğu artık bir sır değil. Özellikle iç düşman unsurunu oluşturarak varlığını sivil toplum içinde büyütmüş olan bu yapılanma, tüm konseptini kontra eylemleri gerçekleştirme biçiminde oluşturmuştur. Düşman gördüğü yapı içine sızma, istihbarat toplama, yanlış istihbarat yayma, dezenformasyon, o yapıyı karşı istihbarat yayarak çökertme, halkı belirlediği hedefe yönelik ayaklandırma, suikast hazırlıkları için istihbarat toplama ve plan hazırlıkları yapma, suikast gerçekleştirme vs. görevlerle onlarca yıldır ülke tarihimizin karabasanıdır. Özellikle siviller arasında son dönemlerde en aktif yapılanmasını Beyaz Kuvvetler olarak gerçekleştirmiş oluşu artık bir giz olmaktan çıkmıştır.

Genelde askerlik yükümlüğünü yerine getiren er ve erbaşlar arasından özenle seçilen kişilerle tezkere sonrasında ilişki ve bağ sürdürülmekle kalınmaz, bu kişilerin özel periyodik eğitimi ve görevlendirmeleri de yaşam boyu sürer.

Ergenekon adlı örgütün 2008 yılında adli soruşturma ve kovuşturmaya uğraması ile bizler hem Ergenekon adlı yapının ne menem bir yapılanma olduğunu, hem de özellikle, son haftalarda Özel Harp Dairesi ile ilgili ortaya çıkan yeni bilgilerle, o meşum derin devleti tanımaya başlıyoruz.

TÜRKÇÜ İDEOLOJİ İSLAM DİNİNİ BİR NEVİ TETİKÇİ OLARAK KULLANMIŞTIR”

Ergenekon’un ideolojik ve fiziki yapılanmasının mihenk taşlarının 1913 yılına, yani İttihat Terakki Partisi’nin Selanik toplantısına kadar uzandığını söyleyebiliriz. 1913’le başlanan Trakya ve Anadolu'nun Türkleştirilme projesinde İslam dini ve müminler birer yedek kuvvet olarak aktive edilmiştir. Türk-İslam ideolojisi, İslam müttefikliği ideolojisi ile iman edenlerin çoğu zaman yedek kuvvet işlevi gördüklerini söylersek hiç de abartı olmayacaktır. Türkçü ideoloji İslam dinini bir nevi tetikçi olarak kullanmıştır. Bugünden geçmişe doğru samimiyetle bakabilen birçok müslüman da artık bu gerçeği görüyor ve geçmişin o derin karanlık kuyusundan çıkabilmenin, geçmişle yalansız bir yüzleşme ile gerçekleşebileceğinin farkında.

100 yıllık bir geçmişe sahip olan bu yapının o günlerde hedeflerine ulaşabilmek için yapılandırdığı gizli istihbarat ve icra örgütü Teşkilatı Mahsusa iken bu yapının Cumhuriyet dönemine devşirilmesi hem Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Teşkilatı hem de Milli istihbarat Teşkilatı ile olmuştur. Mirası bu iki yapının yarışarak götürdüğü uzun bir dönemden sonra, Türkiye'nin 2. Dünya Savaşı sonrası NATO'ya dahil oluşu ve sonrasında Kıbrıs çıkarması ile TSK kendi bünyesindeki bu Teşkilatı Mahsusa mirasçısı yapısını yeniden aktör ve hedef bakımından dizayn etmeye yönelmiştir. Ama değişmeyen tek esaslı damga Türkçülük ideolojisidir. Ki bu Türkçülük çoğu amaç ve hedefleri ile araçları ile bilinen MHP’den öte bir vakadır. MHP ve daha sonra BBP gibi siyasal milliyetçi partiler bu yapının en çok yuvalandığı ve oradan eylemler gerçekleştirdiği partiler olmasına rağmen bu ideoloji, hedef ve araçlar bakımından genel olarak onlardan farklı olagelmişlerdir.

O zaman Ergenekon ideolojisi ve ona göre yapılanmanın hem daha eski hem de bir üst yapılanma olduğu söylenebilir mi?

Söyleyebiliriz çünkü tüm bu bünye ve yapılanmaların ideolojik ve fiziki olarak üst örgütlenmesinin Ergenekon olduğunu unutmamak lazım. Bir an o bildik devletin olmadığı düşünülecek olduğunda devreye otomatik olarak Ergenekon’un tüm yapıları ile sahayı işgal edeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.

Son 60 yılda bu yapıya en büyük destek TSK Bünyesinde oluşturulan Seferberlik Tetkik Kurulu olmuştur. Tahminimce MİT'in bu yapı içindeki destek ve fonksiyonu 1987’den, özellikle Jitem'in de sahaya çıktığı 1989’dan sonra giderek azalmaya gitmiştir. Hatırlarsanız o dönemler MİT raporları şantaj malzemesi olarak kamuoyundaydı. Liberal politikalara geçiş döneminin olduğu Özallı yıllardı. Fakat daha sonra MİT'in desteği devam etmiştir. Belki bu son üç yıldır bu destek en aza inmiştir. Emniyet İstihbaratı ve diğer birimlerinin bu yapıya topyekun desteğinin MİT gibi farklılaşarak bazı birimleri bazına inmesi, 1996’daki Susurluk dönemine kadar uzanmaktadır. Bunlar üzerinde çok ayrıntılı başka zaman durulabilir, ama şimdi Ergenekon ile Özel Harp Dairesi ve devlet denilen yapı arasındaki ilişkinin neye tekabül ettiğine bakalım.

TOPLUM VEYA HALK DEVLET İÇİN VARDIR”

Çoğu zaman birer insanlık suçu sayılan cinayet veya katliamları hemen ‘devlet yaptı’ deyip işin içinden çıkarız. Bu söylemin hem doğru yanı vardır hem de çok yanlışı.

Çünkü Ergenekon gibi yapıların hareket minvali o 100 yıllık devlet idealidir. Her şeyi onun adına ve onun devamı için yaparlar. Örgütlenme biçimi de devletin her alanında olduğu gibi sivil toplumun da her alanında örgütlenmektir. Onun için devlet-toplum iç içe geçmiştir. Modern hukuktaki soyut devlet aracı ile somut halk varlığı o yapılanmaya terstir. Aynen modern devletin halk için varoluşu çabası ve hukuk ideolojisinde olduğu gibi. Ergenekon veya İttihatçılar için toplum veya halk devlet için vardır. Fakat Türkiye’nin uluslararası siyasi, hukuki ve ekonomik yapının bir parçası olması ile birlikte dünyadaki tüm değişimler az veya yavaş da olsa Türk Devleti’ni de etkilemektedir.

Hukuk yapısı ve idaresi ile birlikte Avrupa Konseyi üyelerinin standardına yaklaşmaya çalışan bir Türkiye var. Bir yandan 2004 yılı Anayasa değişiklikleri ile BM sözleşmelerini, öncelikli dikkate alınması gereken birer iç hukuk sistemi haline getirmiş, öte yandan da 1994 AB gümrük birliğine girişi, sonrasında 2005 yılında AB Aday ülke statüsü ile de Avrupa Ticari hukuki yapısına uyumlanmaya çalışmaktadır. Dünya Ticaret Örgütü üyeliği ve dünyanın 17. büyük ekonomisi haline gelmesi dünyanın diğer finans çevreleri ile bütünleşen bir ekonomi oluşturmuştur. Bu durum deniz aşırı ülkelerin oluşturageldiği hukuki tahkim kuralları ile Angola Sakson liberal hukukunun ticari bazı ihtilafların çözümünde daha çok yer edinmesini gündeme getiriyor.

SOYKIRIMLARIN VE ASİMİLASYON POLİTİKALARININ SAKLANIR HALİ KALMADI

Haliyle devlet yapılanması da 21. yüzyıl modern liberal devlet yapısı ile uyumlanmaya doğru gitmekte. Bu durum İttihatçı devletin ya da Ergenekon devletinin ideolojik homojenleşmesinin önünde en büyük engel oluşturmakta. Bu yapının bugün için bir başka en büyük düşmanı, insan hakları olgusunun ve özellikle kimlikler bazında Türk ve İslam kimliği dışındaki diğer kimliklerin tanınması zorunluluğunun artık devlet idaresinde kendisini dayatmasıdır.

Kürtlerin, Alevilerin, İslamcıların ve diğer kimliklerin hukuksal düzlemde birer kimlik olarak var olmaya başlaması bu yapının devlet örgüsünü tarumar etmeye başlamıştır. Ermenilere, Alevilere, Kürtlere ve diğer halklara uygulanmış soykırımların ve asimilasyon politikalarının artık saklanır, gizlenir veya inkar edilir halinin bulunamaması o derin veya İttihatçı devletin sonunu getirmiştir.

Türk Devleti bu bakımdan kolay olmasa da kabuk değiştirirken ya da kendisini modernlikle uyumlaştırmaya çalışırken tümden o bildik devlet içerik ve görüntüsünü taşıyamıyor.

Anlatımlarınızdan anlaşılan topyekün bir devletten bahsedemiyoruz. Yani homojen bir devlet yapısı eskisi gibi yok. O zaman siyasal cinayetlerde ‘Katil Devlet’ veya ‘Fail Devlet’ demek ne kadar doğru olur?

Failin devlet olduğunu söylemek ya da “katil devlet hesap verecek” sloganının bugün için hedefe ulaşmak için pek bir anlamı yok. Belki bugünkü devleti yönetmeye çabalayan hükümete özür diletebilirsiniz ama o eski devlet statükocularının, eskiden ve halen kimler olduğu ya da onlarla birlikte hangi birimin doğrudan sorumlu olduğunu teşhir etmedikçe gerçek failleri ortaya çıkaramazsınız.

AGOS ÖNÜNDEKİLERDEN HİÇBİRİ SORUŞTURMAYA DAHİL EDİLMEDİ”

Hrant Dink anmalarında kitlenin tamamının katıldığı ve en çok inanarak attığı slogan “Katil devlet hesap verecek” idi. Bu inanç ve ısrar olmasaydı Cumhurbaşkanlığı devlet denetleme kurulu harekete geçirilir miydi? Ya da şimdi “örgüt yok” kararından dönme gayretine girilir miydi? Kaldı ki hala cinayetten haberdar olan devlet görevlilerinin yargılanmaması, aksine terfi ettirilmeleri garabeti ortada duruyor?

Bu ısrar elbette ki önemli. Özellikle cinayetin işlendiği 2007 yılında çok daha önemliydi. 2008 yılından sonra o devletin temsilcilerinin bazılarının yargılanmaya başlandığı yılda artık daha somut adres ve kurumların adının söylenmesi daha çok etkili olurdu. Çünkü failler derece derece farklı sorumluluklara sahip olsa da çok geniş bir yelpazede yer alıyorlar. Aynı oranda hepsini birden aynı şiddette aynı paydada tutmak, asıl merkez, yani beyin takımının görünmez kılınmasını sağlıyor. Çünkü sorumluluk bakımından farklı durumda olanlara aynı derecede sorumluluk atfettiğin zaman bu kişiler ile beyin mekanizması olan asıl fail diyebileceğimiz kişilerle bir anda kenetleniyorlar. Birbirlerini ele vermiyorlar.

Bana daha ilk gün, yani Hrant Dink'in katledildiği gün O'nun birilerinden aldığı bir tehdit veya O'nun için kim veya kimler tehlike arz ediyordu diye sorulduğunda avukatı olarak benim görevim ve sorumluluğum tehdit oluşturan kişi ve kişileri çekirdek aile tablosu ile birlikte kamuoyuna ve tüm ilgililere vermekti. Çünkü bu davanın hem mağduru hem de her zaman sahibi olması gerektiğini düşündüğüm Türkiye kamuoyunun her şeyden, her gelişmeden haberdar olmasını zaruri olarak görüyordum. Çünkü onların baskısı ancak ve ancak o faillerin yargılanmasını sağlayabilirdi. O nedenledir ilk günden beri Hrant Dink için tehdit oluşturan ve O'na açtırdıkları davalara gelip tehditler savuran, linç etmeye çalışanların isimleri önemliydi. O isimler arasında kimler yoktu ki? Bir kısmı işte bugün Ergenekon’dan tutuklu sanık olarak yargılanmaktalar. Özellikle kamuoyunun çok yakından tanıdığı ve Jitem kurucularından Veli Küçük var mesela. Yine aynı grupta yer alan Kemal Kerinçsiz, Sevgi Erenerol, Levent Temiz, gibi isimler Hrant Dink'e yapılan fütursuzca ölüm tehditleri ve linç kampanyalarında ilk anda görünen isimler idi.

Bunlar hem mahkemelerde hem de Agos önündeki eylemleri ile bu niyetlerini göstermekten hiç ama hiç çekinmediler. Ne bunlar, ne de bunların çevre ve arka halkalarında yer alanlardan hiçbiri soruşturmaya dahil edilmedi. Üstelik aile üyeleri bunlardan şikayetçi olmasına rağmen ifadeleri bile alınmadı.

Zaten Hrant Dink katledilmeden önce katillerin isim ve adreslerini 11 ve 18 Ocak 2007’de yayınlanan Agos'ta yayınlamıştı.

Neden hedef seçildiğini ve bunların kimler olduğunu, hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sunmak için, hem de kamuoyuna yazması için daha öncesinden, yani son görüşmemiz olan 5 Ocak 2007’de ısrarla talep etmiş ancak ikna edebilmiştik. Çünkü bu tarihten 1,5 yıl önce yani Eylül 2005’te yazması ve teşhir etmesi için yine çok ısrarlı olmuş, ama kendisi o zamanlar yazmak istememiş ve O'nu ikna edememiştik.

GÜVERCİNLERE DOKUNULMAYACAĞINA İNANIYORDU”

5 Ocak'taki görüşmemizde yazacağına dair söz vermesine, benim yine yazacağına inanmış olduğumu hissettirmeme, daha önce sarılıp, öpüp vedalaşmamıza rağmen tekrar kapı önüne gelip boynuma sarılıp ‘yazacağım Erdal’ dedi. O zaman inandım yazacağına. Bekledik yazmasını. Ve okudukça o yüreğimizi burkan yazıları kaleme aldı.

Daha önceleri yazmayı uygun görmüyordu, gerginlik çıkmasını istemiyordu, bu olayın yani kendisinin hedef olmasının bir noktadan sonra kapanacağını düşünüyordu. Son yazısında da belirttiği üzere, her ne olursa olsun, yani tedirgin de olsa bu ülkede güvercinlere dokunulmayacağına inanıyordu. O kadar vahşetten geçmiş bir halkın çocuğu olarak göz göre göre tüm dünyanın gözü önünde böyle alenice bir vahşetin tekrarlanamayacağına inanıyordu. Ve öyle olmadı.

İSİM İSİM SAYMAZSANIZ O SLOGAN HAVADA KALIR”

Bunları niye anlatıyorum, çünkü evet ‘Katil Devlet’ sloganı bir tespiti yaparken doğru ama onun arkasından failleri isim isim saymazsanız veya o faillerin bağlı olduğu yapının, bu yapının devlet içindeki mesela Özel Harp Dairesi’nin, onu da kapsayan biçimde yapılanmış Ergenekon örgütünün adını vermezseniz o slogan havada kalır. Yani soyut bir tanımlamada kalarak gösterdiğiniz o hedef hiçbir zaman yargılama konusu olmayacak şekilde tarihte yerini alır ve öncekilerdeki gibi bir umutsuzluk yaratır. Ve o devlet de sürekli bu tür katiller çıkartmaya devam eder.

O HALK BU CİNAYETİN AYDINLANMASINI DA SAĞLAYACAK”

6 yıldır Türkiye tarihinde görülmemiş bir halk topluluğu Hrant Dink'in davasının çözülmesini istiyor ve takipçisi. Bu çok değerli. O onbinlerce kişi bu devleti dönüştürüyor. Aynı zamanda o halk bu cinayetin aydınlanmasını da sağlayacağına inanıyorum. Mesela görevini bir türlü tamamlamayan yani halen soruşturma yürüten İstanbul Savcısı’na ve Yargıtay’a yapacakları bu yöndeki somut bir çağrı bu nedenle çok önemli olacak veya olacaktı. Yargıtay’da dava henüz sonuçlanmadı. İstanbul Savcısı elindeki soruşturma dosyasını her şey ayan beyan tüm delilleri ile ortadayken sonuçlandırmadı. Halkın bu iki yargı kurumuna çağrısının güçlü olması gerekir. Çünkü bu iki kurum yani savcı ve mahkeme halk adına görev yapan organlar. Davaya ve soruşturmaya bakan hakim ve savcılar maaşlarını davanın o ısrarlı takipçisi olan onbinlerce kişinin devlete ödediği vergilerden alıyorlar.

AKP DEVLETE TÜM O DERİN YAPILARI İLE BİRLİKTE SAHİP OLMAK İSTİYOR”

Kamuoyu Hrant Dink cinayetinin üzerine ısrarla gitmese dava 2 kişi cezalandırılarak kapatılacaktı. Şimdi de sözde örgüt varlığı Yargıtay başsavcılığınca kabul ediliyor ancak sanki mahallenin haşarı çocukları bir çete kurmuş gibi bir adi örgüt tanımı var. Yargılananların Ergenekon sanıkları ile 18 irtibatı tespit edilmişken Hrant Dink davası Ergenekon davası ve örgütü ile ilişkilendirilmiyor. AKP, kendine dokunan kesimleri tasfiye edip derin devletin kalan unsurlarıyla uzlaşıp, kendi derin devletiyle yoluna devam etmek mi istiyor?

Bu 18’i dışında başkaları da var ama hem bu konudaki ısrar hem de bu davanın Ergenekon’dan ayrı düşünülemeyeceği hususu için halen vakit geç değil.

AKP’nin özellikle Başbakan Tayip Erdoğan’ın eleştiriye ve muhalefete karşı tahammülsüzlüğü aşikar. Birçok örnek sıralanabilir bu konuda. Ama Ergenekon davası için özellikle geliştirilen ‘AKP kendisine muhalefet edenleri hapsediyor’ yaklaşımı büyük oranda yanlış ve Ergenekoncuların dezenformasyonu.

AKP SOSLU ESKİ DERİN DEVLET”

Diğer tespitte ise evet, AKP devlete hakim olmak istiyor, olmak isterken tüm o derin yapıları ile birlikte sahip olma yaklaşımı var. Bu yaklaşımı nereden çıkardınız derseniz. Çünkü o yapıların bir kısmı açığa çıkartılarak üzerine gidilirken diğer büyük kısmı halen aktif ve onları temizleme girişimini göremiyoruz da ondan. En somut ve acılı örneği Roboski katliamında gördük. Mevcut kurulu düzene hükmetmeye çabalıyor. Ama bu büyük bir yanılgı, çünkü o yapı Erdoğan hükümetini kendisine benzetiyor. Bu, ‘AKP’nin derin devleti’ olmaz yine o eski derin devlet olur. AKP soslu ya da renginde. Çünkü en az 100 yıllık bir yapıdan bahsediyoruz. AKP o yapının unsurlarından bazılarını kendi adamı sanıyor. Onlar da öyleymiş gibi gösteriyorlar. Bu kişiler mecliste olduğu gibi yargıda ve askeriyede açıkça bu rolü oynuyorlar.

Süren Ergenekon yargılanmalarıyla ilgili çok sayıda tepki var. Demokratik kamuoyu daha derine gitsin, her şey açığa çıksın istiyor ama sanki AKP iktidarı sadece kendisine karşı olan unsurların ve kendine yönelik faaliyetlerin üzerine gidiyor. Bu arada kendi siyasi muarızlarını, muhaliflerini de Ergenekon’la ilişkilendirip tutuklatıyor. Sonuçta hem bir adaletsizlik ortaya çıkıyor hem de Ergenekon davası derinleşmediği gibi inandırıcılığını da kaybediyor. Cemaat aleyhine bir kitap yazan Hanefi Avcı hem Devrimci Karargah hem Ergenekon üyesi olmaktan tutuklandı. Ahmet Şık’lar ve onlar gibi daha pek çok tutuklama hükümet içinden bile inandırıcı bulunmadı. Ahmet İnsel de bahsettiğin yazısında Ergenekon davasının sulandırılmasından bahsediyor. Bu dava böyle nereye gider?

Bu davanın etkili ve kamuoyunca anlaşılır kılınması için en büyük eksiklik Ergenekon’un işlediği cinayetlerin soruşturulmamasıydı. Bir Danıştay cinayeti var ama o cinayet üzerinde pek durulmuyor. Bir de en son Zirve yayınevi katliamı görünür oldu. Hrant Dink ve Santoro cinayeti bu yapının amacı için gerçekleştirdiği, kendi deyimleri ile birer ‘eylem’ veya ‘operasyon’ olarak görülüp üzerine gidilseydi daha somut ve anlaşılır olacaktı. Darbe yapmak ya da darbe düşüncesi bu toplumda o kadar içselleştirilmiş ve yadsınmayan olgular ki bunların dehşetini ancak ve ancak kaos yaratmak için Ergenekoncuların işlenen bu cinayetlerdeki rollerini ortaya çıkartarak gösterebilirdiniz.

Ahmet Şık ve Nedim Şener'in yazdıkları nedenleri ile hedef alınması, tutuklanmaları ise dediğiniz gibi hukuki cinayetti ve çok büyük zarar verdi bu tarihi davaya. Türkiye’de savcılık ve onun yardımcısı olması gereken adli polisin ufku ve ideolojik yaklaşımı maalesef bu kadar önemli davaları layıkıyla götürmeye uygun değil.

Kürtlerin veya solcuların en azından şu son 30 yılda soruşturuldukları veya kovuşturuldukları davalar göz önüne alındığında; Ergenekon davasında yaşanan hukuki ihlaller veya hukuki cinayetler en azlarından biri. Bu kadar konuşulur oluşları orgeneraller, yazarlar, akademisyenler gibi kamuoyunca bilinen isimlerin yargılanıyor olmalarından. Tabii bu hukuki ihlalleri haklı çıkartmaz ama yargı pratiğine gözlerin çevrilmesi ve daha çok tartışılması için de iyi bir sebep oldu. Özellikle mağdur oldukları terörle mücadele yasasının bu haliyle yani 2006 yılındaki düzenlemesinin çıkartılmasında ısrarlı olan ve DGM’lerde hakimlere ve savcılara brifingler ya da talimatlarla format atan isimlerin bazıları şu anda Ergenekon’da yargılanan bazı sanıklardır.


ZİRVE YAYINEVİ KATLİAMINDA FOTOĞRAF NET OLARAK ÇIKMAYA BAŞLADI

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde tehdit olarak tanımlanan kesimlere yönelik devletin deriniyle yüzeyiyle bir mücadeleye giriştiğini biliyoruz. Burada en gündemde olanlar “yıkıcı ve bölücü örgütler”, “misyonerlik faaliyetleri” ve “irticai faaliyetler”. Derin devlete ya da Ergenekon’a yönelik olduğu söylenen operasyonlarda ise sadece “irticai faaliyetler”e karşı girişilen derin faaliyetler hedefleniyor gibi görünüyor. Kürt hareketine, sosyalist örgütlere ve Hristiyanlara karşı işlenen suçların üzerine neden gidilmiyor?

Evet dediğiniz doğru, yani 28 Şubat’ın rövanşı daha çok görünüyor bu davalarda, diğerlerine pek dokunulmak istenmiyor.

Ama şunu da söylemem gerekir, Malatya Zirve yayınevi katliamında bu yapılanmanın sorumlularının önemli bir kısmı çıkartıldı. Yani orada bahsettiğiniz fotoğraf net olarak çıkmaya başladı. Bunda o davayı takip eden müdahil avukatların ilk andan itibaren 5 yıl boyunca sürekli ısrarlı çabalarının da çok etkisi var. Yani ilk baştan beri davanın Ergenekon ile bağlantısının ortaya çıkarılması, bağlanması ve Ergenekon’a dahil olmayan ama yapı bağlamında paralel hareket eden isimlerin soruşturulmasını istediler. Ulaştıkları delilleri hem mahkemeye hem de paralelde yürüyen soruşturma savcılarına verdiler. Şimdi dava Ergenekon Malatya hücresi olarak kovuşturulmakla beraber aynı zamanda sanıkların Özel Harp Dairesi ile ilgileri iddianamede yer almış durumda.

Kürtlere ve sosyalistlere karşı işlenen cinayetlerde ben bu ısrarı, kamuoyuna yapılan bazı açıklamalar ile yine bazı şikayet dilekçeleri ve müdahil olma girişimleri dışında, mahkeme ve savcılık düzeyinde çok ısrarlı bir takip ve çabayı göremedim maalesef.

ÖZEL HARP DEŞİFRE EDİLMEDEN BİR YERE VARILAMAZ”

Ergenekon denilen yapı sonuçta yargılanmıyor mu? Yani hepsi deşifre olmadı mı?

Bu bakımdan Ergenekon hiç hafife alınamayacağı gibi, Ergenekon’u onlarca yıldır fiziki ve maddi olarak destekleyen özel harbin varlığını deşifre etmeden da bir yere varılamaz. Şu anda Ergenekon’dan yargılananlar gerçek yapılanmanın çok az bir kısmıdır. Bu yargılanalar arasında çok azının da her zaman olduğu üzere klasik Türk yargısının bir pratiği olarak Ergenekon’a dahil edildiği düşünüldüğünde gerçek Ergenekon faillerinin büyük bir kısmı halen yargılama dışında kalmıştır. Halen Ergenekon’un çok ciddi parasal kaynakları deşifre edilebilmiş değil mesela. TSK’yı, yargıyı, emniyeti, dış işlerini, eğitimi, meclisteki siyasal partileri, çeteleri ve birçok kurum ve yapıyı içine alarak yapılanmış bir örgüt. TSK’daki özel harp dairesi ise bu yapının çok önemli bir köşesinde durmakla kalmıyor, aynı zamanda onun bir belleği ve fiziki varlığının motorize bir gücü olarak varlığını sürdürüyor.

Özel Harp Dairesi arşivleri tümden incelenmedikçe, bu daire ile birlikte MGK ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi kaldırılmadıkça Ergenekon varlığını sürdürür. Hele ki sayıştay ve yargı denetimden yoksun bir TSK bütçesi ve finansal yapı her zaman için tehlike oluşturur. Kürt meselesinin çözümsüz bırakılması ve sürekli çatışma ortamının yaratılması Ergenekon’un besini ve sürekli yeniden yapılanmasının zeminleridir. Demokratik evrensel hukukla inşa edilmiş bir yargı ile düşünce, ifade ve örgütlenme hakkı ile birlikte barışın sağlanması, Kürtlerin, Alevilerin, diğer halkların ve inanç topluluklarının eşit anayasal güvence ve statüye sahip olmaları, Ergenekon yapılanmasını ortadan kaldıracak panzehirlerdir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.