03 Ekim 2011 Pazartesi 13:12
Fırat Tanış neden Cihangir’e uğramıyor

Son olarak Nuri Bilge Ceylan’ın "Bir Zamanlar Anadolu’da" filminde yer aldı Fırat Tanış. 'Geniş Aile' dizisi ise devam ediyor başarılı oyuncunun. Uzun yıllardır oyunculuk yapan, sinema, tiyatro ve dizilerde de yer alan Tanış’ın bir de müzikle güçlü bir bağı var… Kurduğu cümleler bu bağın çok derin yerlerden geldiğini gösteriyor.

Moda çay bahçesinde buluştuk. Biraz hayata dair sohbet edelim istiyordum…"Bir Zamanlar Anadolu’da" filmi gündemdeydi, Fırat Tanış ise belli ki filmle ilgili pek bir şey söylemek istemiyordu, tek bir cümle söyledi, nedenini sormamam şartıyla, sormadım; yeterince açıktı aslında.

Aldığı ödüllerden ülke sorunlarına, oyunculuktan müzik yaşamına pek çok şeye dokunduk. Yakında belki de bir albüm çıkartacağının müjdesini de verdi. Geniş Aile’deki oyunculuğu devam ederken TRT’de yeni bir diziyle de anlaştığını söyledi… Bazen ciddi meseleleri espri ile süsledi, bazen de uzun uzun düşündü dünyanın halden anlamaz haline…

DEMOKRAT HABER / GÜLŞEN İŞERİ

"Bir Zamanlar Anadolu’da" filmiyle başlayalım mı?
Bunun için tek bir cümle söyleyeceğim; hayat, küfür ve sinkafla geçmeyecek kadar keyiflidir…

Sinema, tiyatro ve dizilerde eş zamanlı devam ediyorsunuz. Keyif aldığınız alanları ise hep tiyatro ve sinema olarak ifade ettiniz.
Televizyon bir oyuncu için para kazandırmanın dışında bir şey kazandırmıyor. Her ne kadar oyuncular bir rolle karşılaşınca heyecanlansa da, çoğunlukla yapımcıların ilk aklına gelen olursunuz. İyi adamı kim oynar, kötü adamı kim oynar, esas kız kimdir gibi bir takım genel cast yapımlarının içinde kalır. Sinemada da böyle…

Farkı ne o zaman?
Sinema ve televizyonun farkı şudur: Sinema bilet alınarak veya korsan izlenir, televizyon evde beş para ödemeden çekirdek yiyip izlenir. Korsana ihtiyaç duymadan da izlenebilir… İkisinin kesiştiği nokta, emek, zaman aynı oranda işler, fakat oyuncular birinden doğru dürüst para kazanamaz ama öbüründen kazanır.

Ben keyif almamın nedenini anlayamadım, sinemada bulunmak ya da tiyatroda olmak neden daha keyifli olsun… Ama biz oyuncular birinden keyif aldığımızı söyleriz, sinemadan… Aralarındaki fark bu bence, tüketim şekli çok önemli bir fark oluşturuyor.

 Dizilerin oyuncular için tehlikesi nedir peki?

Dizi, kilometresi olmayan bir oyuncu için büyük bir tehlike. Çünkü onu tembelleştirmeye çok yatkın bir şey.

 Siz nasıl başarıyorsunuz? Biraz daha sisteminin dışında durmaya çalışıyorsunuz…

Ben yaklaşık 10 yıldır televizyonda çalışıyorum. Reklam kuşaklarındaki paralar gerçek sahiplerine gitmiyor ki, böyle bakıldığında hangi sistemin dışına çıktım ki? Böyle bir şansım yok. Ben bir şeyin dışına çıkmış olduğumu sanmıyorum… Bu konuda gerçekten bir şey yaptığımı da sanmıyorum. Sadece oyunculuktan keyif alıyorum, müzikten keyif alıyorum. Keyif alarak yaptığım işler var o kadar. Ne yaptım ki, ne yapıyorum, yaptığım ne?

“CİHANGİR’E UĞRAMAMAM BİR TERCİH”

İdealleriniz var mıydı?
"Şunu yapayım" falan gibi şeylerim yok. İstanbul Anadolu yakasında setten eve, evden sete giden; Kadıköy’e en fazla gelen, karşılara gitmeyen, çok sevdiğim için artık İstanbul’dan tiksinen, Cihangir’e hiç uğramayan, oradaki insanlar ne yapar, ne der hiçbir fikri, bilgisi olmayan biriyim işte…

Bu bir tercih mi?

Evet tercih…

Cihangir’e neden uğramıyorsunuz?

Sayısal olarak Cihangir, Türkiye entelijansiyasının bir çoğunluğunu ifade ediyorsa, niçin sandıktan AKP çıktı? Bunun cevabı açık: Oy sayısı ile ilgili bir şey, orada yaşayan insanlar kendi ikametgâhlarını bile oraya aldırmadı. Yani yaşadıkları yerle ilgili hiçbir sorumluluk almayıp bir de gidip bulundukları yerlerde oy vermediler. AKP gitti bunların barlarını, kafelerini kapattı, buna da hiçbir şey yapmadılar. Yapacaklarını da zannetmiyorum.

 Müziğe olan ilginiz nereden geliyor peki?
İçimden geliyor, uzun zamandır her gün oturup bu konuyla ilgili de disiplinli çalışmıyorum doğrusu… Kadıköy, okuduğum lise, çevremdeki tatlı güzel insanlar…

Oyunculuğunuz boyunca ödüllerle yol aldınız, neler hissettiriyor tüm bunlar?

Şimdi baktığımda çok anlamlı, aman aman da bir şeymiş gibi gelmiyor. Çünkü ne işe yarıyorlar, büfenin üzerinde duruyorlar. "Türkiye’de festivalcilik nedir? Festival nedir?" gibi durumlar var. Bir de gelen misafirlerimizi geri kovduğumuz festivaller yapılıyor. Emir Kusturica’yı kovduk memleketimizden, sağ olsunlar! Garip bir zihniyet işte…

Ödüller bir anlam ifade etmiyor mu?
Bir anlam ifade eden var. İstanbul Film Festivali’nden aldığım parayla evlendim. Ama Altın Portakal aldığım için kendimi şanlı-şöhretli ve bu dünyanın en şanslı insanı hissetmedim, İstanbul Film Festivali’nde 'en iyi erkek oyuncu' ödülü aldığım için muhteşemim gibi şeyler hissetmedim. Bu dünyada olduğum için çok şanslı hissediyorum o kadar…

“BİR PARMAK BAL, SUS PAYI”

Bir yandan da dizi oyunculuğu devam ediyor, son yıllara bakarsak sinemada politik filmler izleyebiliyoruz, çok iyi sinemacılar yetişiyor ama bir yandan dizilerde de görmeye başladık bu politikliği, neler oluyor?
Bir parmak bal, sus payı… Artık bir yerlerde sıkışan havanın çıkmasına izin veriyorlar. Bunu yaparken de para kazanıyorlar. Düşünün 'Hatırla Sevgili’deki Maltepe olayını. Gerçekten öyle miydi? Deniz Gezmiş romantikti de Mahir Çayan Teksas Tommiks miydi? Bütün bunları oturup enine boyuna düşünmek lazım. Tamam, anlatılıyor da, olduğu gibi mi acaba? Neyin yanında, kimin tarafında? Hangi dille, hangi argümanla? Bunlar çok önemli…

Sinema için böyle diyebilir miyiz?
Sonuçta ortada çok büyük bir emek var. Dünyada da film çekmenin kolay bir şey olmadığını biliyoruz. Böyle bir emek dururken iyisi, kötüsü, doğrusu, yanlışı önemli değil. İnsanlar çeksinler. Bu iyi bir şey bence. Olması gereken bir şey, an gelecek o kendi dilini bulacaktır.

Siyasi filmlerde oynamak sizin de siyasi tercihiniz miydi?
Siyasi bir oyuncuyum. 'Mavi Gözlü Dev’de oynamak tabii ki siyasi bir tercihtir oyuncu arkadaşım için ya da 'Devrimden Sonra’da oynamak elbette ki siyasi tercihtir. Taraf ve yön olarak hangi tarafta durduğun, hangi insanlık paydasının içinde hissettiğine dair durumdur, taraftır.

 Peki, üniversite yıllarınızda siyasi ortam nasıldı?

Öyle bir şey yoktu. ”İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı oyunculuk bölümündenim” dediğinde polis senle ilgilenmezdi. Çünkü herhangi bir tehlike addetmezdin onun için. Ben daha çok Kadıköylü olmanın Kadıköy’de büyümüş olmanın nimetlerinden yararlandım. Toplumsal Araştırmalar Vakfı, BEKSAV gibi vakıflarda bulunma, o havayı soluma imkânım oldu. Şimdi de Nâzım Hikmet’te bulunma, partinin etkinlik çalışmalarının içinde bulunma gibi bazı şanslarım oldu, oluyor da hâlâ…

'Devrimden Sonra' filminde aydın yazarı öldüren bir faşisti oynuyordunuz ve cezaevine girdiğinizde devrimciler size bir hayli iyi davranıyordu… Sanıyorum film en çok buradan eleştiri aldı, ne dersiniz?
Filmdeki karakter, aydın yazarı vuruyor ve bunu içeri alıyorlar. Ancak buna işkence yapmıyorlar. Tarihsel süreçte bunun böyle olmadığını biliyoruz, evet. Bunu yapanlar da devrimciler. Buradan yola çıkarsak, "işkence yapılmaz mı canım, devrim olsa da işkence yapılır bu işin raconu budur" mu demek istendi? Biz de insanları askıya alıp altlarında piknik tüpü mü yakalım? Bu neyin, hangi intikamcının kafasıdır? Teknik kısmı konuşulur…

Türkiye solunda geçmişin ağırlığı fazladır ama…

Yas diyoruz biz buna… Kişide de vardır, birini kaybedersiniz, yasını tutuğunuz bir süreç vardır bu geçer. Diyor ki Hallacı Mansur, “faziletiniz yoksa yaratın”, yaratın o zaman… Bizi yas psikolojisine sokan, geçmişle olan bağımız değil midir? Var mıdır zaman? Hangi zamandan bahsediyoruz, şu andan öte ne var ki! "İşkence yapılmaz mı" eleştirisinin altında da bu yas psikolojisi var.

Siz bu duruma intikam mı diyorsunuz?

Kötü geçmişten intikam olabilir, kötü geçmişin ortaya koyduğu durumlardan intikam almak olabilir.

Böyle düşünmek normal değil mi?

Normal demek biraz anormal değil mi?

Geçmişte çok büyük acılar, kayıplar vermiş bir soldan söz ediyoruz aslında… Ölüsüne bile kavuşamayanlardan…

Hani kabemiz insandı, oraya ne oldu? Pir Sultan vardı, Mevlana vardı… Sol cenahın sahiplendiği değerlerdi hani? “Dünle birlikte gitti cancağızımız, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” bunları Mevlana diyor… “Ona niye işkence yapmadın” diyen adama şunu diyorum: Dünle beraber gitti cancağızımız şimdi yeni şeyler söylemek lazım… Demeyim mi?

Bu konuda büyük bir kitleyi eleştirmek benim görevim değil ama böyle bir dış gerçeklik, benim dışımdaki bir gerçekliktir… Bu beni aşar. Ben kendi öz disiplinimden sorumluyum. Bunun için hayatta yaptığım şeyler var; disiplin içinde davranmak, temel değişmez bazı şeylere sahip olmak. Öfkenin ve mutluluğun yarattığı bazı illüzyonlara kapılmamak. Sır tutmamaya, içinde sır barındıran, giz barındıran, başkalarının anlamamasını gerektirecek şifre barındıranların içine girmemek, benim kişisel yaptığım bir şey. Arkadaşlarıma da bunu öneriyorum. Bunun sağcı olmakla, solcu olmakla alakası yok.

Bu şu anlama gelmesin, sayısı yüzbinlere varan kayıplar, toplu mezarlar, işkenceler, bütün bunların acısını bir çırpıda da unutalım gibi bir balon köpüğü fikrine de sahip değilim tabii.

Sanat tüm bunlara nasıl etki eder?
Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol… Sanat bir görülme meselesi. Olayın, temanın görülmesi şekliyse o zaman olduğumuz gibi görünmekte fayda var. Bunun için samimi olmakta fayda var. Mesela oyuncu insanı etiyle, kemiğiyle anlattığı için önce insan gibi, insansı olsun oynadığı şey bence bu yeter. İnsana zaaflarını anlatsın, sanat muhalif olması yönünden zaafla ilgilenir. Demek ki insanın ideal yanlarından değil, zaaflı yanlarından bahsetmesi gerek…

DEMEK Kİ HALDEN ANLAMIYORUZ

Gelelim gündeme dair sorulara… Şu günlerde sıkça konuşulan konulardan biri Kürt meselesi, siz nasıl bakıyorsunuz olaya?
Yüzyılın başında da en çok konuşulan mesele Türk meselesiydi. Bize en yakın yaşam olasılığı 3,2 milyar ışık uzaklığında belki var. Oraya kadar ot bile yok. Bırak Türk’ü, Kürt’ü, Çerkez’i, ot yok… Kimin dilinden bana ne ya! Halden anlıyorsam eğer, kaç dil bildiğimin ne önemi var ki? Bunların, yani görünenin altında bambaşka şeyler var. Ölenlerin geride bıraktıklarına yazık oluyor, olan genç ölenlere oluyor… Güzel bir dünya ve başka alternatifimiz var mı? Fakat herkes başka alternatifi varmış gibi davranıyor, çok enteresan…

Bu Kürt meselesi çözülecek gibi mi peki?

Çözüleceğini sanmıyorum ve bu konuda da ümitli değilim. Bu, şu anlama gelmesin, “çözülmüyorsa o zaman vurun kahpeye, yakın bütün gemileri” de demiyorum. Ama benim değiştiremeyeceğime inandığım gerçeklikten bahsediyorum. Bunun için yapacağım bir şey yok. Keşke elimde sihirli değnek olsa da bu meseleyi herkesin iyiliği olacak noktaya getirebilsem, ama yok.

Bir anlamıyla siyasi atmosfer sanatı da etkiliyor: Güneydoğu’da askerler ölüyor sahne alan bir Kürt sanatçıya Kürtçe söyletilmiyor…
Biri çıkıp "evlerinin önü boyalı direk" diye Endülüs Endülüs oradan bağırıyor; bu müziğe yapılmış büyük bir hakaret olarak nitelendirilmiyor da -bence büyük bir hakarettir- böyle bir çiğliğe kimsenin laf ettiği yok da mesele Kürt olunca mı? Demek ki halden anlamıyoruz ya!

Memlekette sanatın eder bir değeri yok ki. Biri çıkıyor diyor ki, “meclisi tiyatroya çevirdiniz” olumsuz anlamda söylüyor. Demek ki sanat eder bir değer taşımıyor, neye etki edecek ki? Eğri oturup doğru doğru konuşalım…

“HAYATIN KAYNAĞINI TELEVİZYONDA BULMADIM”

Bir gün çekip gitmeyi düşünüyor musunuz?

Elbette… Hayatın kaynağını televizyonda bulmadım ki, gidilir… Zaten şu zannedilmesin, hiç kimsenin hevesi sonsuza kadar meşhurlar dünyasında salınmak değil. Benim dünyamda bu yok. Ben kendimce belli bir kazancı elde ettikten sonra herkesin yanaklarından öperim, hoş bir yerde hoş bir şekilde yaşarım.

Oyuncular sendikasına üye misiniz?
Oralar sorunlu mecralar.

Neden?
Oyuncular sendikasının üyesi değilim. Çünkü sorularım var. Kafamda oluşmamış şeyler var. Mesela bu son dönem karşılaştığımız, benim çalışırken karşılaştığım somut örnekler: Mesela söz gelimi bir kadın oyuncu çalışırken hamile kaldı, şimdi iş güvenliği, çalışma koşulu gereği ne oluyor, doğum izni, ondan sonra kıdem artışı vs… Bunu bu sektörde yapabilecekler mi ya! Diyelim ki tamam teknik bir arızadan kaynaklı, hiçbir sendika üyesinden birinin hatasıyla olmayan bir teknik aksama yüzünden bir filmin veya dizinin içinde çalışanlara 5 saat mesai yazmasını gerektirdi ne olacak bu durumda? Ofiste kostüm unutuldu, sette Antalya’da; uçakla o kostümün oraya gelmesi bir gün. Ne olacak mesai? Bunu kim karşılayacak? Bu sorulara nasıl cevapları olacak oyuncu sendikasında olan arkadaşlarımın?

Son Güncelleme: 08.08.2013 20:07
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Yorumlardan doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderene aittir.