‘Fikirlerine katılmadığım gazeteciler için de yürüdüm’

Gülşen İşeri

Türkiye karanlık bir süreçten geçiyor adeta. Karanlık sürecin yanında adalet duygusunun da iyiden iyiye yok olduğunu Hrant Dink davasında gördük. Öncesinde var mıydı? Elbette yoktu! Ancak hep bir umuttu adalet. O umut, hala üzerinden yıllar geçse de peşine düştüğümüz bir durum değil mi? Belki de bu yüzden 90’dan bu yana işlenen faili meçhul cinayetleri kimlerin yaptığını sorgulamamız…  Belki bu yüzden Hrant Dink’in duruşma sonrasında Avukatı Fethiye Çetin’in bu kadarını da beklemiyorduk demesi. O adalet duygusu ve vicdanı ayakta tutmak için belki de tüm çaba…
Ocak ayının son pazarı. Bundan 19 yıl önce karlı bir sabah Uğur Mumcu’ya suikast düzenlenmişti, tarih 24 Ocak 1993… Faili meçhul gibi olsa da faili belli olanlardandı. Ocak ayında Hrant Dink, Musa Anter ve Metin Göktepe gibi gazeteciler de katledilmiş, yine fatura3-5 tetikçiye çıkarılmıştı. O 3-5 tetikçinin arkasındakiler hiçbir zaman ortaya çıkmadı.
Uğur Mumcu’nun oğlu Özgür Mumcu’yu da işte en çok bu rahatsız ediyor. Babasını kimlerin öldürdüğünü bilmemek, ya da ölüm emrini verenlerin ortaya çıkmaması.
Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi ve yazar Dr. Özgür Mumcu’yla da Uğur Mumcu’yu konuşmanın zorluğunu bildiğimden Türkiye’nin üzerine çöken karanlık perdeyi konuşmak en iyisi olacaktı. Galatasaray Üniversitesi’nde bir araya geldik Mumcu’yla, faili meçhuller, gazeteciler, Dersim, 12 Eylül... Ortaya bir Türkiye tablosu çıktı.

-Ocak ayı faili meçhuller ayı adeta. Burada özellikle babanız Uğur Mumcu’dan söz etmek istiyorum. Dönem dönem cinayetler işlenir, bu da birkaç tetikçiye kalır. Babanız nezdinde soracak olursam sürece dair sizi rahatsız eden nelerdi?
İnsanın babasını kaybetmesi elbette, her insan için aynı şekilde etki uyandıracak bir şey. Babanız kalp krizinden de ölse, trafik kazasıyla da ölse, suikastla da ölse orada bir kayıp varsa herkeste aynı duygu vardır. Onun dışında asıl rahatsız eden neden öldürüldüğünü bilmemek. Trafik kazasında ya da kalp krizinden öldüğünde adını koyuyorsunuz. Benim durumumda, bana benzeyen pek çok insanda şu var: Neden öldürüldü? Onu bulamıyorsunuz. O cevabı bulamamak,  rahatsız edici bir şey. Birkaç tetikçi ortaya çıktı ama bu kararı kim verdi, niye verdi?  Bunu yapanlar varsa bunlar neden cezalandırılmıyor? Rahatsız eden bu çünkü öldürenlerin şu anda ortalıkta gezdiğini biliyorsunuz.

-O süreçle ilgili bir röportajınızda İslamcıların öldürdüğünü zannetmediğinizi söylemiş, PKK ve MİT’e dikkat çekmiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?
Bir röportajda söylemiştim. Sadece babamla ilgili değil, pek çok cinayet işlemiş bir örgüt söz konusu. Bunlar yapmadı demedim, bunların yaptığı belli, fakat burada eksik kalmış bir şeyler var. Babamın cinayetini işleyen bu örgüt, 90’ların başında başlayıp Ahmet Taner Kışlalı suikastına kadar rahatlıkla onca insanı nasıl öldürür. Burada iki tane olasılık var, ya devlet birimleri buna izin verdiler, izin verdilerse kim verdi, nasıl verdi? Ya devlet birimleri, emniyet, istihbarat ciddi bir ihmal gösterdi,  eğer böyle bir ihmal gösterdiyse, burası nasıl bir devlet? O zaman ihmalden kim sorumlu? Bunun ortaya çıkarılması gerekiyor. Ben de röportajda ciddi bir delile dayanarak söylemiyorum dedim. İzlenimim şu; ben Türkiye gibi istihbaratın kuvvetli olduğu, diledikleri zaman dilediklerini ortaya çıkarta bir ülkede İran’da eğitim almış bir grubun gelip de Türkiye’de bilinen 4-5 tane önemli ismi öldürmesini hayatın doğal akışı içinde mantıklı karşılamıyorum. Bunun bir şekilde engellenmesi gerekirdi, bir şekilde bilinmesi gerekirdi. Buna kim izin verdi? Özellikle bunun İslamcı bir operasyon olduğunu zannetmiyorum dememin nedeni bu. Öldüren İslamcı olabilir ama arkasındakiler kim? Emir veren kim?
İkincisi de PKK ve kontrgerilla meselesine gelirsek, babamın araştırma konuları PKK’nin doğuş zamanındaki PKK ile MİT arasındaki istihbaratlar ve bağlantılar üzerineydi. Abdullah Öcalan’ın şafak bildirisi dağıtılması sırasında diğerleri tutuklanırken kendisinin serbest bırakılması. Bu serbest bırakma işlemini yapan kişinin de Baki Tuğ olması, babam da Baki Tuğ’la görüşmek üzereyken öldürüldü… Bu konu doğal olarak bende bir takım soru işaretleri uyandırıyor… JİTEM de olabilir, çünkü JİTEM’in de itirafçılar kanadıyla, devletin bağlantısıyla PKK’nın ilişkileri karışıktır. PKK’nın içinde bunun ortaya çıkmasını istemeyen bir grup da olabilir. Bu demek değildir ki PKK hareketi tamamen devletin uydurduğu yapay bir harekettir. Elbette bir sosyolojik tabanı vardır, elbette bir takım talepleri olan harekettir. Fakat örgütün özellikle kuruluş zamanlarında devletle bağlantılı bir takım şeylerin olduğu konusunda çok ciddi şüpheler var. Bunun aydınlatılması da hem Kürt halkının hem de Türk halkının yararınadır. Babamın son dönemde yazdığı yazılara baktığımda bu konuya daha fazla odaklandığını görüyorum. Babam, 163. Maddeden dinin siyaset için kullanılmasının hapis cezasıyla engellenmesine karşı olan bir insandı, böyle bir insanın salt İslami gerekçelerle  öldürüldüğünü zannetmiyorum.

-90’lı yıllar faili meçhul cinayetlerin fazlaca yaşandığı yıllardı. Aslında 80’de daha farklı bir yapı vardı… Burada nasıl bir değişimden söz edebiliriz?
Burada üç tane büyük dalgadan söz edebiliriz. Birincisi 80 öncesindeki dalga, ikincisi 90’lardaki dalga, burada, laik ve Kemalistlere yönelik bir şey vardı; Muammer Aksoylar, Bahriye Üçoklar, Babam, Ahmet Taner Kışlalı gibi… Bunun içinde Sivas katliamı da var. Üçüncü dalga ise 2000’li yıllarda başlayan Gaffar Okan, Hrant Dink ve misyoner katliamları, Malatya’da olanlar… Bunlar dalga halinde geliyorlar, karaya vurması gibi vuruyorlar sonra yavaş yavaş gidiyorlar.
O dalgalar içinde belki de şunu söylemek gerekiyor; 90’lı yıllarda iki tane dalga var aslında birincisi, büyükşehirlerde bilinen aydınlara karşı yapılan cinayet silsilesi, ikincisi de Güneydoğu’da herkesin bildiği JİTEM’in yapmış olduğu cinayetler var. ‘Cumartesi Anneleri’  hareketi de zaten bunla bağlantılı olarak geliyor.

-Peki, 2000’li yıllara geldiğimizde ne değişti?
En azından şimdilik yani Dink suikastından bu yana toplumda sarsıntı yaratacak isimlerin öldürülmesi durmuş gibi gözüküyor, ama bunun garantisi yok. Bir önceki cinayet ortaya çıkamazsa daha sonraki cinayetlerin devam etmemesi için hiçbir sebep yok. Konjonktür gereği cinayetler tekrar başlayabilir. Bunu engellemek için, bir örgüt iyice açığa çıkartılacak, bütün sorumlular ortaya çıkartılacak, başka türlüsü olmaz.

-Bugün Ergenekon diye bir örgüt çıktı ama…
 Evet, Ergenekon iddianamelerinde faili meçhul cinayetlerden yargılanan bir insan yok. O yüzden de aydınlatacak düzeyde bir dava değildir. O kişilerin bazılarının faili meçhul cinayetlere katıldığını bilebiliriz, ancak şu anda onlardan hiçbiri o cinayetten yargılanmıyor. Sadece Danıştay vakasından dolayı var…

-Üç dalgadan söz ettiniz. Tabii ki kendi içinde de dalgalarını oluşturan dalgalar da var. Peki, tüm sürece bakarsak hala üzerinden onca yıl geçmiş faili meçhul cinayetlerin ortaya çıkacağına dair umudunuz var mı? Hrant Dink davasının sonucunu hepimiz biliyoruz…
İlksel olarak elbette umutlu olmak lazım. Ama şu demek değil naifçe, bu hükümet bu işleri çözer diye, umut içinde bir köşede beklemek değil. Kendi mücadelemizdeki araştırma ve sorgulamadan dolayı umutlu olmamız lazım. Bir kere hiçbir şey gizli kalmaz. 50 sene sonra ortaya çıkar, gene çıkar. Sabahattin Ali’nin katilini şu anda biliyoruz. Çıkması da lazım; hem yakınları rahat etsin diye hem de toplum olarak bir adalet duygusu oluşsun diye. Ama asıl bundan sonraki cinayetleri önlemek için gerekli.

-Başbakan yine bir takım açıklamalarda bulundu. Hapisteki gazetecilerin gazeteci olmadığını iddia ederek o her zaman bildiğimiz üslubunu korudu… Son günlerde de tutuklu gazetecilere dair söylemler arttı…
Arşivlere bakarsak kelime kelime Süleyman Demirel de zamanında bunları söylüyordu. Bu bir gelenektir, gelenekçi harekette, geleneklere sahip çıkması normaldir. Elbette gazetecilik yapan insanların terörizme bulaşması, şiddete bulaşması mümkündür. Zaten hiç kimse gazetecilerin mutlaka dokunulmazlığı olsun demiyor. Örneğin PKK şiddeti benimsemiş bir örgüttür, silahlı bir örgüttür, PKK sempatizanı ya da örgüt üyesi olup aynı zamanda gazetecilik yapmış bazı insanların terör eylemlerine katılması mümkündür. Ancak bizim buna ikna edilmememiz gerekiyor. Hangi gazeteciyi bombayla yakaladın, hangi gazeteciyi silahla yakaladın… Ya da hangisi bombalı, silahlı terör eylemindeydi?
40 tane gazetecinin 40’ı da bombayla tüfekle mi yakalandı?  Hadi bunlar KCK’lılar, PKK’yla bağlantısı var! Peki, Nedim Şener’le Ahmet şık’ı hangi bombayla yakaladınız? Burada Başbakan da kendini kandırmasın, bu gerçekten bir maskaralıktır.

-Ahmet Şık ve Nedim Şener davasına bakarsak gazeteciler açısından zorlu bir dava ve süreçti. Bir yanıyla da Ahmet Nedim davası gazetecilerin sokağa çıkmasına vesile oldu… Buna sevinelim mi, üzülelim mi bilmiyorum?
Nasrettin Hoca fıkrası gibi, önce eşeğini kaybettiriyor, sonra bulduruyor sevindiriyor. Yarın öbür gün bir tahliye çıkarsa o duruma düşeceğiz. Burada ciddi bir tehlike var, öğrenciler açısından da gazeteciler açısından da…  Gazeteciler açısından bir şey yazamıyorsunuz, öğrenciler talep edemiyor…  Onun yerine içerideki arkadaşlarını kurtarmak için eylemler yapıyor. Bu üzerinde durulması gereken, ifşa edilmesi gereken bir nevi tuzaktır.
Elbette umut verici bir şey, gazetecilerin fikirleri ne olursa olsun bir arada yürüdüğü eylemleri gördük. Fikirlerine hiç katılmadığım tutuklu olan gazeteciler var. Ben onlar için de yürüdüm. Olması gereken de budur. Tutukluluk konusunda ikna edilmesi gereken bizleriz. Tutuklulukların izahını yapması gerekenler bu insanları içeri alanlar.

-Bir dönem ceset tarlasına dönen Türkiye’nin şimdilerde hapishaneleri dolup taşıyor… İster istemez hepimizin içine de bir korku giriyor. Siz yazarken otosansür uyguluyor musunuz?
Yok, ben öyle bir kaygı taşımıyorum. Bunu düşünürseniz hiçbir şey yazamazsınız. O zaman da yazmayayım daha iyi. Ben o yüzden hiç düşünmüyorum, aklıma bile getirmiyorum. Onu aklınıza bir kere getirirseniz yavaş yavaş körelirsiniz. Ama elbette birçok insanda olabilir. Ben neticede hayatımı yazarlıkla geçindiren bir insan değilim.

-Peki, korku kültürünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum AKP’yle hayatımıza giren bir durum mu?
Varsa bile bu AKP’yle gelmiş bir şey değil. Türkiye’de tek parti yönetimi, otoriter yönetim olduğu zaman bu oldu. Daha öncede oldu… Başka parti de gelse çok bir şey değişmez. Kabul edilebilir değil ama anlaşılabilir şey.

-Dönemlerden söz ettik ama bu dönemlerde değişime uğrayan, solun bir yanıyla umudunu kıran CHP var. Geldiği geleneği konuşursak ne kadar solda durduğu konusu da tartışmalı bir konu olur. Peki, CHP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?
CHP’nin sol parti olmadığına dair pek çok eleştiriler olabilir. Geldiği devletçi gelenek nedeniyle yeterince sol değil denebilir. Önerdiği sosyal politikalar da yeterince solda değil denebilir. Fakat burada biraz mukayeseli davranırsak Yunanistan’daki PASOK Sosyalist Parti, bizdeki ulusalcılara rahmet okutur. Fransız Sosyalist Partisi’nin en önemli liderlerinden biri IMF başkanıdır. Solculuk dediğimiz zaman onlarda da sol yok. İngiltere’deki Toni Blair’in zamanındaki İşçi Partisi Irak işgaline katıldı, iktisadi olarak da gayet sağcı politikalar uygulamaktan da çekinmedi. Sol dünyada zaten böyle bir yerdedir. CHP o yüzden diğer merkez sol partilerden bir farkı yok.
Bunları CHP’yi mazur göstermek için söylemiyorum… Sokaktaki solun durumu derseniz sokaktaki sol zaten 80’den sonra çok fazla olmadı, ara ara kıvılcımların yandığı öğrenci olaylarında gördük,  ÖDP ilk kurulduğunda yarattığı bir heyecan da vardı…

-AKP solun bıraktığı boşluğu dolduruyor söylentisi çok, katılır mısınız buna?
AKP bu boşluğu mu dolduruyor, evet bazen popülizmle, İslami dayanışmayla sosyal olarak getirmiş olduğu ilerlemeler var, ilerleme gibi değerlendirilen bazı şeyler var. Ama iki adım geriden bakıp gördüğünüzde gayet sağcı, gayet iktisadi politikalarında savunduğu sınıfın çok açık ve belli olduğu bir siyasi platformla karşı karşıyayız. Kısa vadede fakir fukaranın hakkını koruyoruz dese de yaptığı ortadadır.

-Solun çok açık gerekçesi var: 12 Eylül…
12 Eylül’den sonra sadece solun ezilmesi, bu çok açık ortada. Ben bunu hala bir gerekçe olarak öne süreceğimiz vakitleri geçtiğimizi düşünüyorum. 2012 senesindeyiz. Burada biz mağdur edildik o yüzden halkla bütünleşemedik demenin kabul edilebilir bir yanı yoktur.

-Sizin çözüm öneriniz ne peki?
Cevabım da yok bunun nasıl olacağına dair.  Ama el yordamıyla, buna da kızan çok solcular var ama yerel örgütlenmelerden gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Bazı Solcular da kızıyor solculuk belediyecilik midir diye… Şu anda başka bir şey görmüyorum.

YÜZLEŞMEK YARGILAMAKTIR
-12 Eylül’ü konuşuyoruz ama bir yandan geçen onca yıla rağmen bir yüzleşme yaşıyoruz gibi umutlanıyoruz. Dersim katliamı mesela… Yüzleşme mi yoksa yüzleşme gibi mi?
Yüzleşiyoruz başka bir şey yüzleşiyormuş gibi yapmak başka bir şey. Yüzleşmek yakın tarihteysek sorumlularını yargılamak demektir. Sorumlularını bulamıyorsak, çok eskiyse gerçekten konunun bütün detaylarıyla ortaya konmasıdır. Biz ikisini de yapmıyoruz. Yapıyor gibi gözüküyoruz sadece… Ne Dersim’le yüzleştik ne de JİTEM’le… bunun adını koymak lazım. Dersim’le AKP yüzleşir gibi yaptı, CHP yaptı nasıl olsa bize bir şey olmaz dedi. JİTEM’le yüzleşemedi, Sivas’la niye yüzleşemeyecekleri ortada. Bunlarla yüzleşir gibi yapmak başka bir şey. Yüzleşmek yargılamaktır. Yargılamayacağınız durumlarda komisyonlar kurmaktır. Dersim’le ne zaman yüzleştik, sadece bahsetmeye başladık. Güneydoğu’dan iskeletler çıkıyor evet, kim yaptı bunu? O iskeletlerden dolayı bir tane yargılanan var mı?

-Fransa Senatosu’ndan geçen soykırımı inkar yasasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İfade özgürlüğü açısından ahmakça bir yasa olduğunu düşünüyorum.  Bu soykırım oldu ya da olmadı demek değil, bir konudaki bir tartışmayı engelleyecek, kanun yoluyla engelleyecek yöntemlere gitmek hiçbir zaman o tartışmanın mağduruna da fayda getirecek bir şey değildir. Senatodan bunun çıkmasını beklemiyordum ben açıkça…
1915’de bir katliam olduğu ortadadır. Bunun hukuki olarak nasıl nitelendirileceği ise tartışmaya açık bir konudur. Ama tabii Türkiye’nin buna laf etmesi için kendi içinde her türlü tartışmayı sonuna kadar özgür bırakması gerekir. Sizin bakanınız Ermeniler konusundaki bir toplantıda bizi arkamızdan hançerlediler diyorsa siz Fransızlara karşı hiçbir şey söyleme hakkına sahip değilsiniz. 301 nedeniyle bu kadar insanı hedef gösterdiyseniz sizin bir şey demeye hakkınız yoktur. Siz şayet Ermeni meselesini kendi ülkenizde rahatlıkla tartışır hale gelirseniz, o vakit dileyen dilediği kanunu çıkarsın, ilgilenmezsiniz bile. Ancak siz kendi sorununuzla ilgilenmezseniz, birisi gelir sizin sorununuzla ilgileniverir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.