Ertuğrul Kürkçü: HDP solun tüm mirasını yükleniyor

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili Adayı Ertuğrul Kürkçü, yaklaşan genel seçimler öncesi, HDP projesini, partinin örgütsel yapısını, solun geçmişteki birleşme deneyimlerini, HDP’nin toplumsal taleplerle olan bağını ve İzmir’deki seçim çalışmalarını anlattı.

HDP’nin Türkiye toplumunda büyük bir umut yarattığını kaydeden Kürkçü, ‘solun tüm mirasını yükleniyoruz’ diye ifade ettiği HDP’nin, yarattığı dinamizmle ilerleyen dönemde Türkiye için iktidar seçeneği olabileceğini söyledi.

Ertuğrul Kürkçü ile yapılan söyleşi şöyle:

 -Yaklaşık yarım asırdır sol hareket içindesiniz, gençlik liderliği yaptınız; sizi önemli bir süredir de solun birleşme, birleşik bir odak haline gelme çabalarının içinde ve başında görüyoruz. Şu anda HDP Onursal Başkanı, İzmir milletvekili adayısınız. Bu açıdan yaklaştığımızda HDP’yi kısaca tarifler misiniz?

  -Ben böyle hesabını tutmamıştım, o kadar olmuş demek ki, ama bana yıllardır hep aynı şeyi söylüyormuşum gibi de geliyor. Tabii ki sadece öyle geliyor. Aslında pek çok şey değişti.

HDP, bir sol birlik projesi değil aslında. Fakat Türkiye’de toplumsal ve demokratik özgürlükler mücadelesi ister istemez bir sol arka plana yaslanıyor. Çünkü örneğin insan hakları, vicdanı haklar, kadın hakları, çevre, ekolojik haklar, dil, ifade özgürlükleri gibi sadece sola özgülenmiş olmayan, meseleler Türkiye’de liberal bir özgürlük mücadelesi geleneği olmadığı için hep sola terk edilmiş misyonlardı. Bu açıdan solun aktüel programı daima bir demokratik manifestodur.

Bu manada, HDP solun tüm mirasını yükleniyor. Ancak nihai hedef bakımından, HDP son sözünü söylememiş bir partidir. Bu çerçevede son sözün nasıl söyleneceği sorusunun ucu açık. HDP daha önceden bildiğimiz türden bir siyasi yapı değil.

“ZAMANI GELMEMİŞ SIKI BİRLİKLERİN, PROJENİN KENDİSİNİ MAHVETMESİ NEREDEYSE KAÇINILMAZ”

İkincisi; geçmişteki sol birlik projeleri hep, bir ortak sosyalist programa ulaşmak ve buraya vardıktan sonra program tartışmasına katılan yapıların kendilerini dağıtmaları beklentisiyle yürüye geldi. Oysa HDP’de bunu yapmadık.

İki sebeple; birincisi, Kürdistan Özgürlük Mücadelesinin kendisinin son derece karışık, karmaşık bir örgütsel denklemi var. İkincisi de ÖDP’den edindiğimiz  deneyim bize gösterdi ki; zamanı gelmemiş sıkı birliklerin, projenin kendisini mahvetmesi nerdeyse kaçınılmaz. O nedenle HDP’ye gelen herkes kendi örgütsel birikimini, örgütsel kurgusunu muhafaza ederek geldi. Yani hiç kimse şu an kendisini HDP’ye feda etmiş değil aslında. HDP bir bakıma bir yığışım gibi hareket ediyor.

Ama yerel seçimlerin ardından Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Demokratik Bölgelere Partisi’ne (DBP) dönüştükten sonra özellikle Batı’da bütün kadro birikimini HDP’ye taşıdı ve bu açıdan partiyle karakteristik bir bağ kurdu. Şu an BDP’den gelenler, HDP’de en aktif kesimi oluşturuyorlar. Bu da ister istemez bir iç tartışmaya neden oldu. Örneğin, Emeğin Partisi,  başlangıç denklemi böyle olmadığı için partinin dışına çıktı ve bu seçimde kendisini bir ittifak gücü olarak konumlandırıyor.

Özetle diyeceğim şey şu: örgütsel bakımdan da HDP’nin son sözü henüz söylenmiş değil.

Bir üçüncü fark da şu: HDP parlamenter siyasi temsil ile toplumsal ve demokratik sınıf mücadelesi zeminlerini iki yapıyla sürdürüyor.

Biz, Halkların Demokratik Kongresi’ni (HDK), HDP’den önce, 2011 ekiminde kurduk ve HDK , HDP’den daha geniş bir bileşimi ifade ediyor. Örneğin HDK’de olan herkes HDP’de değil. Öte yandan HDP’nin seçim taktikleri de doğrudan doğruya HDK’de ele alınmıyor. Ama HDK çok büyük ölçüde hem Kürdistan Özgürlük Hareketinin, hem Türkiye’deki sol -sosyalist hareketlerin, hem de diğer ekolojist, feminist, vicdan ve kimlik özgürlüğü, ulusal özgürlükler peşinde koşan kesimlerin ve hareketlerin emek hareketiyle bir arada bir toplumsal mücadele birliği olarak çalışıyor. HDP ise başlangıçta sadece seçimden seçime bu birliği parlamenter düzlemde temsil için öngörülmüştü. O nedenle de kuruluşu sonraya bırakıldı.

Çok doktriner gibi görünebilir bu sunuş, ama şöyle özetleyeyim : HDP’yi önceki birlik girişimlerinden farklı kılan birden çok düzey var. Mücadele zeminleri bakımından çoklu, bileşimi bakımından çoklu, nihayet programatik hedefleri bakımından da radikal bir demokrasi talebi etrafında sıkı sıkıya kümelenmiş ama programın nihai hedef bakımından tartışmaya hala açık olan bir partidir.

Şimdi aslında ilk bakışta bu kadar muğlak olarak görülebilen bir şey, niye bu kadar çok cazibe taşıyor sorusuna şu cevabı  verebiliriz:

Birincisi, hayatta ve dünyada hiçbir şey o kadar kesin değil,  ama kesin olan bir şey var:  HDP, Türkiye’nin zamanı gelmiş, çözüm bekleyen bütün sorunlarının çözümü için çok büyük bir dönüştürücü güç, bir potansiyel ima eden bir ittifakın üzerine kurdu kendisini.

“HDP, KENDİNİ DÖRT HAREKETİN ENERJİSİNE YASLADI”

Bu da büyük insan blokları olarak Kürtlerin, Alevilerin, kadınların ve emekçilerin; bu dört hareketin enerjisine kendisini yasladı. Bu ezilen herkes için çok büyük bir hareket kabiliyeti ve başarı vaadi demek.

Özellikle Kürtler ve Alevileri, bu ikisini,  yan yana  getirmek,  kadın özgürlükçü olabilmek ve kadınların mücadelesine bağlanmak ve Türkiye’nin en büyük sendikal konfederasyonlarının içinden gelen bir emek damarını kendisiyle birleştirmek HDP’yi  bir başarı vaadi olarak ortaya koydu ve bu seçim döneminde, bu cazibeye kapılmamak neredeyse imkansız.

HDP, kendisini bugünkü parlamenter açmazın kilidi olarak sunabilecek kabiliyete eriştiği, bütün seçim düzlemini HDP ile AKP arasındaki bir seçime endekslediği andan itibaren de Türkiye’nin demokratik, özgürlükçü, öz yönetimci her türden özgürlükçü kesimlerinin, kimilerinin ayaklarını sürüyerek, kimilerinin koşarak geldiği ama hiç kimsenin gelmeden edemediği, dışında kalanlara siyaset dışında kalmaktan başka bir imkân bırakmayan bir taktik ile seçime girince tabii bambaşka bir hüviyet kazandı.

“GELİŞMEKTE OLAN; HER YENİ  GELENLE YENİDEN KURULAN, KURGULANAN AKIŞKAN BİR HAREKET”

O yüzden ben HDP’yi gelişmekte olan, her an kendini keşfetmeye devam eden ve herkes tarafından keşfedilen, her yeni gelenle birlikte yapısı yeniden kurulan, kurgulanan  bir akışkan  hareket olarak görmeyi, onu kurumsallaşmış bir parti olarak görmekten daha sahici bir yaklaşım olarak düşünüyorum. Böyle hareket ediyorum.

Şimdi ben bu partinin onursal başkanı olarak görülüyorum ama partinin onura dair kavrayışı değişebilir. Bu kâğıt üzerinde bir hüküm olarak kalabilir ya da tersi olabilir. Bütün bunlara takılmadan, bu akan hareketin içerisinde yapabileceğim işleri yapacağım bir yerde bulunmayı her şeye tercih ediyorum. Bu da her şeyi kolaylaştırıyor aslında, çoğu insan da böyle davranıyor.

Partide çözülmeyi bekleyen sorunlar da var: Politik hareketlerin kontenjanları ile bireysel olarak katılanların hakları arasında çözüm bekleyen bir gerilim var.

Şimdiki durum daha çok birinciler lehine. Fakat artık HDP var; bu seçim bittiğinde en az 5 milyon insan HDP’ye oy vermiş olacak. İnsanlar artık HDP’ye, HDP olarak gelecekler;  SYKP, Emeğin Partisi ya da YSGP’nin veya SDP’nin üyesi ya da sempatizanı olarak gelmeyecekler. Ortada bizzat kocaman bir HDP hakikati  var ve buna gelecek on binlerce insan var. Bu insanların hepsi HDP'nin bileşenlerinden çok daha büyük bir nüfusu oluşturduklarında yeni bir denge oluşacak; şimdiki formüller belki de işe yaramayacak. Yeni bir sorunsalımız olacak besbelli.

“NE SORUNLARI GÖRMEZDEN GELİYORUZ, NE DE ALTINDA EZİLİYORUZ”

Bu bizi bekleyen bir gerilim; umarım buna da her zaman olduğu gibi usta işi bir çözüm bulabiliriz. Ben kendimizi yani HDP’nin ortak aklını bu açıdan beğeniyorum. Sorunları ne görmezden geliyoruz, ne de sorunların altında eziliyoruz; daima bir çözüm bulmaya gayret ediyoruz. Buna da bir çözüm buluruz.

Sadece HDP’ de olduğu için HDP’ li olan, örneğin sosyalist ya da Kürt olduğu için değil, “Bu partiyi beğendim, programı da beğendim geldim” diyen insana, bizim verilecek bir cevabımızın olması lazım.

Başlangıç anlaşmamız böyle değildi. Başlangıç anlaşmamız şöyleydi:

HDK esas hareket merkeziydi, HDP de seçimden seçime açıp kapayacağımız partimiz. Yani bir çeşit akordeon gibi, seçimler olduğunda partiyi; seçimler bittiği zaman kongreyi açıyorduk. İşte böyle akordeon gibi çalışacaktık. Ama işte hayat hiç bir zaman böyle bir plana göre yürümüyor.  Şimdi HDP diye bir hakikat var. Onu kimseye kapatamayız. İnsanlar geliyorlar, yığılıyorlar partinin kapısına ve onları içermek zorundayız. Dolayısıyla ona da bir çare bulacağız, önce şu seçimdeki hedefimizi kazanalım, barajı bir yıkalım.

 “HALK HAREKETİ KURGULARLA İLERLEMİYOR”

-Kitle partisi oluyorsunuz yani

Kitlesel bir partiyiz. Kitle partisi, sınıf partisi diye kurgulanan bir ikilik var literatürde ama bence o manada biz bir sınıf partisiyiz de.

Heterojen bir emek partisiyiz; bu partide emekçi olmayan kimse yok. Vardır belki bir kaç varlıklı insan ama bu nedenle toplumsal karakterimiz için muğlak bir tanım bulmamıza lüzum yok. Partide hemen herkes ya  işçi, ya işsizdir ya da artık işçi olmasa da kendi işinde çalışan esnaftır. Evet işçi çalıştıran insanlar da var ama onlar da ideolojik olarak bu partinin rengini almış kişiler.

Netice olarak şöyle bağlayayım;  çeşitli yönlerde  gelişme olasılıkları açık ve iç hayatın ne yönde zenginleşeceğine bağlı olarak  gelecek  tasavvuru değişebilecek ama toplumsal karakteri dolayısıyla hiçbir zaman başlangıç noktasından dramatik bir biçimde kopamayacak bir parti bu. O nedenle ben bu bulmacalı yürüyüşü de aslında çok yaratıcı buluyorum. Çünkü daha önce her şeyi öngördüğümüzü düşünerek yaptığımız kurgular aslında bizim bir temel şeyi öngöremediğimizi gösterdi. Halk hareketi kurgularla ilerlemiyor. O nedenle bu hareketle teması kaybetmeden yürümek bizim için en önemlisi.

-Neo-liberal politikalara karşı ilk kitlesel direnişler Latin Amerika’da başladı; daha sonra Avrupa’da, Arap isyanlarında kendini gösterdi. Son birkaç yıldır da özelikle Yunanistan’da Syriza (Radikal Sol Koalisyon) iktidara geldi. İspanya’da henüz bir yıl önce kurulmuş olan Podemos (Yapabiliriz), bir siyasi program olarak iktidarı zorlamaya başladı. HDP’yi bu genel dalga içerisinde nereye yerleştirirsiniz? HDP’nin bu konuda ne gibi özgünlükleri olabilir?

-Bizim en özgün tarafımız aslında, Türkiye'de sayıca azınlıkta olan bir halkın mücadelesinin bizim partinin başat dinamiği olması. Bu öteki örneklerde görmediğimiz bir asimetrik durum. Bu terim çok teknik ve askeri gibi gözükebilir ama hakikat böyle. Memlekette 25 milyon Kürt yaşıyor, yani nüfusun üçte biri. Ama bizim partinin yüzde doksanı, seçmenlerimizin, militan kadrolarının, ona hayat kaynağı taşıyan mücadelelerin, maddi kaynaklarının, insani sermayesinin neredeyse yüzde doksanı bu hareketten geliyor. O yüzden, öteki örnektekilerin yaşamadığı bir gerilimi biz ilk baştan sahipleniyoruz. Yani bizim partinin nasıl yürüyeceği Kürdistan özgürlük mücadelesinin seyrine, bu çatışmanın nasıl çözüleceğine bağlıdır, çok büyük ölçüde.

‘TÜRKİYE İÇİN BİR İKTİDAR SEÇENEĞİ OLABİLİRİZ’

Fakat gidişat o ki 2013’de PKK’nin yaptığı stratejik makas değişikliği, silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçiş konusundaki kategorik tavır sürecek. Bu HDP'yi  bir ortaklık partisi olarak yeniden  kurmaya  imkan verdi. Demek ki, biz bu ortaklığı  sürdürebildiğimiz oranda Türkiye için bir iktidar seçeneği olabiliriz.

Dolayısıyla, Kürdistan özgürlük hareketiyle her bakımdan ortak hareket edip edemeyeceğimiz partimizin iktidar konusuna yaklaşımını belirleyecek. Ben öyle görüyorum; orta vadede Kürdistan Özgürlük Hareketi, Türkiye'deki bu stratejik hat değişikliğinde kararlı ve ısrarlı.  Bununla birlikte onlar Türkiye'deki mücadeleyle Kürdistan’ın öteki parçalarındaki mücadeleyi  birbirlerinden ayırmıyorlar.  Zaten ayrılamayacağı da ortada: Rojava’daki mücadele, iç mücadele olarak Türkiye'ye yansıdı. Öyle değil mi? Yarın İran ve Irak’takiler de pekâlâ o şekilde yansıyabilir.

O yüzden bizim özgünlüğümüz bu:  Belirlenmiş sınırlar içinde ve belirlenmiş siyasal mücadele kalıpları içerisinde iktidar arayışında bulunan Avrupalı partiler ile hem aynı ailedeniz, hem aynı aileden değiliz.

Ayni ailedeniz çünkü biz Türkiye’nin demokratik ve sosyalist mücadele geleneğinin içinden doğduk ve aslında onların köklerinin geldiği Birinci, İkinci, Üçüncü enternasyonal partileri geleneğinin bizde de bir karşılığı var fakat bu bizim en cılız damarımız neredeyse.

Diğer taraftan oralarda hiçbir zaman göremediğimiz bir başka şey var: Örneğin Bask hareketi, Podemos’la bizimki  gibi bir kader ortaklığı içinde değildir. Ya da Katalonya mücadelesi, Podemos’un kurucu parçalarından birisi değildir ya da olup olmaması onun karakterini temelden etkilemez.  Oysa Kürtlerin özgürlük hareketi yoksa bizim partimiz, hiçbir manası olmayan bir partiye dönüşür.

Bizim hepsinden farklı özgün olarak vaadimiz ve ima ettiğimiz  imkan; bu özgürlük dinamiğini, kurucu bir dinamik olarak Türkiye'nin geleceğine dahil etme kapasitemizdir. Bu olmadıktan sonra bence HDP diye bir şeyden söz etmeye lüzum yok. Bu da bizi ötekilerden ayırıyor.

“TÜRKİYE’NİN DEĞİŞİM UMUTLARI DA PARTİMİZE BAĞLANIYOR”

Ama şu açıdan benzerlik gösteriyor: Bugün geniş bir ortaklık halinde, geniş bir emekçiler koalisyonu halinde emekçiler ve özgürlükçüler koalisyonu halinde, Türkiye'nin değişim umutları da partimize bağlanıyor. Bunu, hepimiz görüyoruz.

Anlatacaklarım belki bana da anlatılsa şehir efsanesi gibi gelirdi: Biraz önce, iki saat önce bir genç insan yolumu kesti. “Ben bir gazeteciyim, size çalışıyorum beni tanıyın. Hiç önemi yok tanımanızın ama ben partinize çalışıyorum. Şu ana kadar 4 kişiyi ikna ettim, onların oy desteğini kazandım... Fotoğraf çekilelim” dedi. Bizi görünce, yoldan geçen bir başka kişi geldi; o da dedi ki: “Ben işadamıyım, bugüne kadar CHP’ye oy verdim ama demokrasi için ve Tayyip Erdoğan'ın hakimiyetinin  yıkılması için size oy vermeyi düşünüyorum. Sadece bana söz vermenizi istiyorum. Erdoğan'la  koalisyon kurar mısınız?” 

Ben dedim ki “mantıken  ve siyaseten kurmayız”. O zaman da dedi ki: “Ben size güveniyorum ve partinize oy vereceğim”.  Ben de “Ama benim sözümle olur mu? Nesine güveneceksiniz? Belki de hayali bir söz veriyorum” dedim. “Yok, ben  güvendim, gidiyorum” dedi.

Şimdi böyle bir siyaset, benim eskiden beri bildiğim siyasete benzemiyor. Ama bu bana şunu söylüyor: Bütün yükselen umutlar sizin etrafınıza yığılıyorsa, bu umutlar sizin tabiatınızı da etkiler ve bu durumda parti dinamiklerinin eskisinden farklı bir biçimde harekete geçebileceği bir durumu yaratabilir. Ama ben gene de ayağı her zaman yere basan bir insan olmak isterim. Bu farklılıkları bilerek ve bunları taşıyarak siyaset yapmak, bizi örneğin Podemos ya da Syriza’dan bu manada ayırır.

Bence Kürtlerin tarihen edinmiş oldukları,  Orta Doğu ve Türkiye’deki büyük dönüşüm kapasitesi, kendiyle birlikte bütün Türkiye'yi dönüştüren bir fırsat yarattı. Biz de Podemos ya da Syriza’nın gittiği yoldan parlamentoya gidiyoruz; ama İspanya ve Yunanistan’da burada olduğu gibi bir halk isyanıyla parlamento arasında organik bir ilişki görmüyorum. Görsem de bizimki kadar zorlayıcı olmadığını düşünüyorum.

Düşünün, seçim öncesinde, sadece çözüm süreci boyunca, adı çatışmasızlık olan dönemde 100’den fazla kişi hayatını kaybetti. Orada bir kişi hayatını kaybetse, hayatın bütün akışı duruyor. Burası çok daha sert bir yer. O açıdan biz de böyle görünüşteki, mutenalığa kendimizi o kadar kaptıramayız. O açıdan hem onlardan, deneyimlerinden istifade etmeye devam edeceğiz, hem de hemen önümüzde duran somut ve kaya gibi sert sorunlara kendimizce çözüm bulacağız.

Benim kişisel kanaatim, partimizin SYRİZA ve PODEMOS’un da yer aldığı Avrupa sol partisine dahil olmasıdır; ben bunu istiyorum. Ama bunlara henüz parti olarak karar vermedik.

- Ülkemizde iki hafta önce Türkiye emek tarihinin en kapsamlı işçi direnişlerinden biri olarak nitelenen metal isyanına  tanık olduk. Bir yandan kazanımlar elde edilirken, bir yandan da direniş yayılıyor. Burada metal işçilerinin ücret, çalışma ilişkilerine yönelik sorunlarının yanı sıra bir sendikal zihniyete karşı direniş de söz konusuydu. Bu direniş ülkemizde sizce nasıl bir yol açtı?

Bu hareketin bize verdiği en önemli işaret;  işçilerin bu danışıklı sendikacılık sürecine tahammülünün kalmadığıdır. Çalışma koşulları ve ücretin yanı sıra genel olarak sanayideki egemen işçi-patron ilişkisi biçimine de bir isyan bu. Talepleri ve taleplerini ifade etme şekli bakımında çok radikal olmakla birlikte işyerinde işçi denetimine dair çok güçlü talepler işitmedik. Devrimci siyasi talepler ileri sürmeseler de, varolan endüstriyel ilişkiler içinden söylenseler de bu talepler, kurulu çalışma düzeninin, arkaik ve antidemokratik  karakterini sorgulamak  bakımından öylesine devrimci ki bu da onları birden devrimci bir hareket haline sokuyor. Ben en önemli yanının bu olduğunu düşünüyorum.

“GEZİ’DEKİ AKILCI AKLI; BURADA DA İŞÇİ AKLI OLARAK YENİDEN GÖRÜYORUM”

Yani, onlar bir devrimci eylem yapmak kastıyla hareket etmeyen nesnel olarak devrimci işçiler oldular. Fakat görünüşleri ile kendi hakikatleri arasında da bir gerilim var. Dediler ki; “siyasetçi istemiyoruz yanımızda. Politikacılar gelmesin.” Ama bunu derken aralarında sosyalistler vardı. Sosyalist işçinin olmadığı bir fabrika olamaz. Her fabrikada, işçilerin bir bölümü mutlaka kendiliğinden sosyalisttir. Öbürleri ne zaman bir sınıf kavga olsa, “sosyalistleri öne geçsin” isterler. Ama bu aşamada direnişlerinin bir politik hareket karakteri kazanmasını, hükümetten bu ölçekte karşılık görmeyi istemediler .

Bu çok akılcı; Gezi’deki akılcılığın ben aslında burada da olduğunu düşünüyorum. Gezi de cepheden saldırmış ya da çatışmayı kendisi davet etmemişti; karşıtını yumuşatmayı ve eylemi sonuç alıncaya kadar sürdürmeye baktı. Aynı aklı, ben burada “işçi aklı “olarak yeniden görüyorum.

“HEPSİNİN  BİRDEN AYNI ZAMANANDA OLMASINI TESADÜF OLARAK DÜŞÜNMÜYORUM”

Ben hepsinin, birden aynı zamanda olmasının, tesadüf olamayacağını düşünüyorum.

HDP'nin yükselişi, Gezi’nin yarattığı dinamizmin sürmesi ve en bu en güçlü işçi sınıfı sektörü olarak otomotiv ve metal işkolundaki  işçilerin bu kurulu çalışma düzenine karşı itirazlarının hepsi az çok birbirinden besleniyor. Hepsi zamanı gelmiş fikirlerle yola çıkıyor: Gezi’de müştereklerin savunulmasına dayanan bir kentsel yaşama seçeneğinin etrafında kümelenen bir itiraz, HDP’de çoğulcu, yeni bir demokratik yaşam seçeneği, otomotivde Soma’da ölümü ilan edilmiş sarı sendikacılığı çöpe atan bir sendikal yaşam seçeneği etrafında döndü mücadele.

Hepsi de , Türkiye’de vaktini doldurmuş olan her egemenlik ilişkisine karşı çıkan ama bunu sert bir çatışmadansa, sonuç alıcı bir karşı karşıya geliş biçiminde  kurmaya yönelik bir ortak aklı ifade ediyor. Ben hepimizin birbirinden çok istifade edeceğini düşünüyorum.

Bunlar öte yandan Türkiye tarihinde ilk kez görülen şeyler değil. Mesela 1989 bahar eylemlerine olduğunda da “bu ilk görülendi”. Halbuki bundan önce de olmuştu; 15-16 haziran vardı. Hafızamız da biraz kısa olduğu için hemen yapıştırıyoruz bu klişeleri ama bunun önemli bir şey olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Yarın daha önemlilerini görebiliriz. Sadece bu yeni olanın keşfedilmesi, anlaşılması gerekiyor.

“SOSYALİSTLER DURMADAN ÖĞRENİYOR; ÇOĞU ZAMAN BİLDİKLERİ, YANILDIKLARINA YETMİYOR”

Şunu da hatırlayalım: Son dönemde başarılı bütün işçi direnişlerini, sendikasız işçiler yaptılar. Tek başına bir kadın işçi, bir fabrikanın sendikasız 100 işçisi, öbür işletmenin inşaatın sendikasız 500 işçisi, taşeron işçiler bunların hepsi sendikasızdı. Sonunda başarıya ulaştılar; sendikasızlık onları başarıya götürdü diye değil; onların yolunu kesen, onları doğrudan taleplerini ifade etmekten alıkoyan alışılmış bir sendikal biçim içinde hareket etmedikleri için çok dolaysız yaptılar her şeyi ve tüm bunlar bir birikim yarattı. “Uzun lafa gerek yok, eyleme gireceksin” düşüncesini besledi işçiler arasında ve böyle yapanlar hep kazandı. Çünkü o kadar eşitsiz bir kavgaya girmişlerdi ki kamuoyu vicdanı hep onların yanına geçti.

Ben bu son başkaldırıların da bu süreçlerde mayalandığını düşünüyorum. Gözünüzün  önüne getirin, son 3-4 yılı. İşte Yörsan grevi, Desa işçilerinin direnişleri, küçük küçük işyerlerinde sürüp giden bu  tür işten atılmalar ve beklemeler, Hacettepe Üniversitesi’ndeki taşeron işçilerinin, İzmir belediyesindeki taşeron işçilerin eylemleri hep işçilerin doğrudan eylemleriydi. Hedefe odaklıydı. Çok sahici direnişlerdi ve başarı kazandılar.

O yüzden HDP’de nasıl Kürtlerden öğreniyorsak, burada işçilerden öğreniyoruz, kadınlardan öğreniyoruz. Yani sosyalistler durmadan öğreniyor ve çoğu zaman bildikleri, yanıldıklarına yetmiyor ....

-HDP’nin İzmir mitingine katılan Syriza Merkez Komite üyesi, Dış İlişkiler Genel Başkan Yardımcısı Yiannis Bournos, burada yaptığı konuşmada, dünya halklarını neo -liberalizme karşı ortak mücadeleye çağırdı. Bu bağlamda ekleyecekleriniz olur mu?

- Bunu da iyi ki sordunuz. İşçi sınıfının örgütlü mücadelesinin görece zayıf olduğu her yerde aslında uluslararası dayanışma imdada geldi. İç güç dengesiyle baktığımızda, yenilmeye mahkûm görülen pek çok grev ya da grev girişimi uluslararası sendikal dayanışmanın devreye girmesiyle kazanıldı.

Örneğin Söke’deki Lee fabrikasındaki grev, esasen Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun kendine bağlı işyerlerinde aldığı tavırla da çok desteklendi. Mesela THY ‘deki Hava-iş Sendikası’na grev yasağı getiren kanun uluslararası baskıyla geri alındı. Gerçi sendikayı kaybettik o başka.

Öte yandan doğrudan doğruya işçiden işçiye, partiden partiye ilişkiler olması gereken bir şey fakat nasıl olacağı konusunda çok fazla deneyimimiz  yok. Türkiye’de büyük sorunlardan birisi, bizim devredilebilir ve kökleri eskide olan uluslararası bir ortak mücadele deneyimimiz ve geleneğimiz yok, O nedenle de bu konu hep bir heves olarak kalıyor. Ama bu sefer inşallah başarılır.

-Son olarak, İzmir Mitingindeki coşkulu konuşmanız, dinleyenler arasında büyük bir duygudaşlık yarattı. 60’lardan beri içinde bulunduğunuz mücadeleyi de göz önüne alarak, siz coşkulu kalabalık karşısında neler hissettiniz?

Her zaman aslında kitle size ne yapacağınızı söyler. Aslında benim kendi kafamda, kendimce iyi hazırlanmış bir konuşma planım vardı. Ancak, hem biraz palas pandıras daha zamanı gelmeden ve yeterince yoğunlaşmış değilken çıkmak zorunda kaldım platforma.

Orada, hep en önde kadınlar var; kadınlar bana hep çok yardımcı oluyorlar. Onlar benimle öyle bir temas kurdular ki ben tamam dedim: “Onların suyuna gideyim.” Sonra da kendi konuşma planıma göre devam ettim. Bu insana çok büyük bir güven veriyor ama aynı zamanda da çok da  büyük bir endişe aşılıyor o kadar büyük bir toplulukla yüz yüze  gelmek. Boşuna demiyorlarmış;  “Allah mahcup etmesin“  diye. Orada “Ya mahcup edersek bu insanları, ya mahcup olursak” diye düşünüyorsunuz.

Sonuçta bunca çaba boşa gitmedi diye düşündüm. İkincisi, insanların sadece duygularına değil, düşüncelerine de hitap ettiğimde karşılık aldığını gördüm. Bu bana planımdan vazgeçmemem gerektiğini düşündürdü. Farkındaysanız biraz da tekrara düştüm, laf uzadı. 20 dakika konuştuğumu sanıyordum, meğer 40 dakika konuşmuşum. Çünkü insanlar size tepkileriyle, temaslarıyla, bakışlarıyla bazen durup dinleyişleri ile biraz daha anlat demiş oluyorlar. Bütün bunlar iyiydi, çok güzeldi.

Mersin’de 2011’ deki mitingde de çok heyecanlanmıştım. Bu ondan da büyük bir kitleydi.

İzmir’de hep şöyle bir duyguyla hareket ediyorum ben geldiğimden beri:

Bu İzmir’de her şey ağır gidiyor diye düşünüyorum. Sonra fark ettim ki hafta sonu; İzmir’de insanlar ağır hareket ediyorlarmış gibi gözüküyorlar ama yapılması gerektiği zaman da yapılacakları yapıyorlar, bir eksiklik olmuyor. Mitingde de öyle oldu; hiç oraya gelecek gibi gözükmüyordu insanlar ama geldiler ve çok iyi geldiler.

Daha sonra böyle iyi şey çok görür müyüm? Ancak bu hareket böyle giderse, görürüz gibi geliyor İzmir’de veya başka yerde.

Çok güzel oldu bence hem başkalarını kıskandırdık, hem de kendi insanlarımıza güven verdik. Şimdi HDP’li olmayanlar, HDP’ye HDP’li olanlardan daha çok güveniyorlar. Sanki bir nevi halkın fedaisi gibi olduk. Davut ile Callut’un (Golyat) kavgası gibi; cılız çoban sapan taşıyla bir zalim hükümdarın dev ordusunu durduracak. O güveni aldık İzmir mitinginden yani.

(Demokrat Haber)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ali Haydar 2 yıl önce

sizce altan tan, dengir mir fırat,hüda kaya, müslüm doğan ve nicelerinin böyle bir misyon yüklenmek gibi bir derdi olabilir mi? komik olmayın yeter.