Demirtaş: Gülen'le görüştük hiçbir şey değişmedi!

Tuğba Tekerek / Taraf

“İnsanlar nefes alamaz hale geldi” diyen BDP Eşbaşkanı Demirtaş, hükümeti uyardı.

17 Aralık operasyonunun ardından ülke ikiye bölünmüşken, Kürtlerin tutumu kritik önemdeydi. BDP, bazıları tarafından AKP’ye yüksek perdeden muhalefet yapmadığı için “otoriterleşen AKP’ye payanda olmakla” eleştirildi. Diyarbakır’da buluştuğumuz BDP Eşbakanı Selahattin Demirtaş, eleştirilere yanıt verirken, yolsuzluk operasyonunu nasıl gördüklerini ayrıntılarıyla anlattı. Demirtaş’a göre yolsuzluk operasyonunu yürütenlerin niyeti başka, ancak gelinen noktada AKP’nin politikaları artık tüm ülkeyi nefessiz bırakıyor.

***

MİT yasa teklifi “Şeffaf olmayan bir yapının yetkileri artırılıyor, yargı zırhı kalınlaştırılıyor” diye eleştiriliyor. Bu arada da JİTEM, 90’lar, Güneydoğu’daki faili meçhuller hatırlatılıyor. Siz, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

MİT yasasıyla bugüne kadar devletin yaptığı bütün gayrimeşru ve yasadışı işler bu şekilde yasa kapsamına alınıyor. O işler zaten yapılıyordu kimse de hesap soramıyordu. Şimdi bunu yasa güvencesinde yapmak istiyorlar. Tasarının büyük bir panik ve korkuyla hazırlandığı belli. Bugünü düşünüyorlar ama bir yıl sonrasını hesap etmiyorlar. Bu panik ve korku son dönemde yapılan tüm yasalara yansımış durumunda.

Ürkütüyor mu bu yasal değişiklikler sizi?

Yoo... Biz 17 bin faili meçhul hareketi yaşayıp gelmiş bir hareketiz. Ölümden öte köy yok. Biz en kötüsünü gördük bu ülkede. Ama şimdi Türkiye’nin batısı da kötülerin ne olduğunu görmeye başlayabilir. Gelişmeler, Türkiye’nin batısı açısından durumun kötüleşeceğini gösteriyor.

Doğudaki baskı batıya mı kayıyor?

Gezi direnişiyle kaydı zaten. Yine de Türkiye toplumunun karamsar olmaması lazım. Çok daha zalim iktidarlar gördü insanlık tarihi ama bunlar mücadelelerle atlatıldı. AKP iktidarı da karşısında direnen bir halk görecektir. Ya geri adım atacak ya iktidardan düşecektir.

BDP bu mücadelede ne yapıyor?

Seçimlere hiç olmadığı kadar güçlü hazırlanıyoruz. Bu, Türkiye’yi AKP’ye mahkum etmemek için ortaya koyduğumuz bir çaba. Ayrıca her yerde protesto yürüyüşü, mitingler yapılıyor. En çok sesi BDP çıkarıyor. Ama, hem AKP’yi hem cemaati eleştirdiğimiz için bu, AKP yanlısı bir tutum olarak gösterilmeye çalışılıyor.

Belki insanlar “BDP istese çok daha fazlasını yapabilir” diye düşünüyor.

Evet, BDP potansiyelini biraz daha zorlayabilir, bunun için uğraşıyoruz. Ama şöyle bir şey var -sizleri tenzih ediyorum sadece BDP’den değil PKK’den muhalefet bekleniyor. PKK’nın silahlı gücü devreye girmediği müddetçe Kürtler bütün gücünü AKP’ye karşı kullanmamış gibi düşünülüyor. Bu ahlaki olarak doğru değil. Silahların konuşması hükümetin düşmesi için talep edilemeyecek bir husus. Bu duruma kolay gelmedik. Herkesin Kürtlere çağrı yaparken daha dikkatli olması lazım. Kürtler artık siyasi mücadelesini güçlendirmeye çalışıyor. Bunun için de barış ortamını korumaya çabalıyor.

İktidar ne cevap veriyor Kürtlerin bu çabalarına?

Siyaset yoluyla çözüm süreci ilerlemiyorsa hükümet tam tersine baskıyla cevap veriyorsa, bu, siyaset kanallarının tıkanması anlamına gelir ki o zaman çatışma riski ortaya çıkar.

Siyaset kanalları tıkanıyor mu?

Sayın Öcalan’ın Newroz bildirisinden bu yana demokratik siyaset kanalları ne kadar açıldı? Seçim barajı, siyaset kanallarını tıkıyor. Medya özgürlüğüne baktığında Başbakan’ın konuşmasını 20 kanal canlı verirken muhalefet engellensin diye “Alo Fatih” hattı açıldı. Hazine yardımı, ifade özgürlüğü, gösteri hakkı, örgütlenme hakkı... Bunların hepsi siyaset kanallarının açılmasıyla ilgili, ama adım atılmadı. Sayın Öcalan’ın İmralı adasında dış dünyayla teması sözü verilmişti. O da yapılmadı.

Tüm bu kısıtlamalar nasıl bir sonuç doğuruyor?

BDP’ye televizyon, gazete kapalıysa artık internet de kapalıysa hiçbir yerden sesimizi topluma duyuramayacaksak, yürüyüş yapmak, Erdoğan’ın belirlediği yerler dışında yasaksa, hükümetin belirlediği sloganlar dışında slogan atamayacaksak o zaman devlet insanlara şunu demiş oluyor: “Dağ orada, çıkın dağa”. Sadece Kürtlere değil, Türklere de “Dağa çıkın” demiş oluyor. İnsanlar artık nefes alamaz hale geldiler. Siyaset kanallarının kapanması şiddet kanallarının yeniden devreye girmesi anlamına gelir ki bu büyük bir tehlikedir.

Hükümet bir yanda böyle yasalar çıkarırken barış süreci ilerleyebilir mi?

Otoriterleşmiş, tekleşmiş ve bütün gücü elinde bulunduran bir lider ülkeye demokrasi falan getiremez. Biz antidemokratik yasalara destek vermedik. Süreç kopar kaygısı hiç duymadık. Tam tersine süreç kopacaksa işte bu otoriterleşmeden dolayı kopacak. AKP’nin otoriterleşmesine karşı çıkmak aynı zamanda süreci sahiplenmektir.

Bu yasalar çözüm sürecinin kalbi olan yerelin gücünü artırmanın tersi yönde hamleler değil mi?

Elbette... Sistem eskisinden daha güçlü bir iktidar, merkezileşmiş bir başbakana doğru gidiyor. Dikkat edin artık yasalarda “Başbakan” geçiyor, “Başbakan’a bağlı,” “Başbakan’ın izni” diyor. Kendi bakanlarına bile güvenmiyor. Bunların hepsi süreci zora sokma potansiyeli taşıyan yasalar.

“Otoriterleşme artarsa barış süreci kopar” diyorsunuz. Bu artışın sınırı nerede? Her gün dünyamızı karartan başka bir yasa teklifiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Bakın şuna dikkat etmek gerekir. Dünyadaki barış deneyimlerinde de hep müzakere dönemlerinde sorunlar yaşanmıştır. Bir hükümetle görüşmelere başlanıp aynı hükümetle görüşmeler bitirilmemiştir. Birkaç hükümet değişikliğinden sonra kalıcı barışa ulaşılmıştır. Türkiye’de de muhtemeldir ki böyle olacak. AKP iktidarı kalıcı barışa imza atacak zamanı görmeyebilir. Bu, muhtemelen başka iktidara nasip olacak. O nedenle uzun süreli bir iş olarak meseleye bakmak lazım. Barış, AKP’nin bize bahşettiği bir şey değil. AKP olsa da olmasa da savunulması gereken kutsal bir değer.

Barış sürecini, toplum önemli ölçüde kabullendi. Barışın AKP’ye ihtiyacı azaldı, diyebilir miyiz?

Diğer muhalefet partileri “Biz barış sürecini sürdürürüz, daha iyisini yaparız” gibi bir mesaj vermiyorlar. CHP’nin olası iktidarı durumunda görüşmelerin kesileceğini bizzat genel başkanının ağzından duyuyoruz. O nedenle barışın AKP’nin elinde rehin olmasına neden olan bir başka duruş da CHP’nin duruşudur.

Hükümet Kürtlerin taleplerini de karşılamak amacıyla Eylül ayında bir demokratikleşme paketi açıklamıştı. Ama özel okulda anadilde eğitim gibi en önemli maddeler yasalaşmadı. BDP’den de bu konuda hiç ses duymuyoruz. Neden?

Biz alternatif bir paket hazırladık. Paketin güçlü şekilde çıkması için en etkili muhalefeti yaptık. Gücümüz neyse sonuna kadar kullanıp AKP’yi zorladık. Hatta İmralı’da kopma noktasına geldi görüşmeler.

Ne zaman?

Son iki görüşmede. Müzakerelerin yasal altyapısı oluşmazsa ve paketler bu kadar içi boş, sadece kendi güvenliklerini düşünen bir halde hazırlanmaya devam ederse İmralı’da görüşme trafiği son bulacak. Abdullah Öcalan görüşme yapmayacak artık. Giden heyetlerimize şunu söylüyor, “Ben” diyor “Bir yıldır neden sabrediyorum? Hükümet bu sorunu yasal ve anayasal yöntemlerle çözecek, diye. Bana bu görüşmelerde bu vaatlerde bulunulurken, iktidar bunun tersini yapıyorsa, benim görüşmeyi sürdürmem ilkesizlik olur. O nedenle ben görüşmeleri kesebilirim. Bu seçim öncesi de olabilir, seçime bir hafta kala da olabilir. Seçimden bir hafta sonra da olabilir” diyor. Ama hükümet bu mesajları ciddiye almamış görünüyor.

GÜLEN’LE GÖRÜŞTÜK HİÇBİR ŞEY DEĞİŞMEDİ

BDP’nin Gülen’le görüştüğü yönünde haberler çıktı. Görüştünüz mü?

Ben görüşmedim ama Ahmet Türk görüştü. Karşılıklı istek vardı. Çözüm süreci başlamıştı ve barışa katkı sunabilecek herkesin elini taşın altına koyması gerekiyordu. Bu çerçevede yaptığımız bir görüşmeydi. “Kötü oldu” demiyorum. Fakat çok pozitif pratik sonuçları da olmadı.

Gülen BBC röportajında çözüm sürecine karşı olmadığını söyledi...

Bunların hiçbiri sahada karşılığını bulamadı. Çok basit bir örnek vereceğim. Gülen cemaatine yakın TV kanallarında yayınlanan diziler var. Bu dizilerde kullanılan dil, ötekileştirici yaklaşım, incitici üslup, bazen PKK kastedilerek, Kürtlerin tümünün hedeflenmesi... Biz RTÜK’e de şikayet ettik, cemaate yakın kişilere de haber gönderdik. Görüşme sonrası en azından orada bir düzelme olabilirdi. Bırakın düzelmeyi daha sert bir üslupla sürece dönük saldırılar oldu. Şimdi o görüşmedeki iyi niyete rağmen bir dizide bile değişiklik yapmayı kendinize zul görüyorsanız, bu bizim açımızdan bir mesajdır. Ya da kendilerine yakın savcı ve hakimler...

Öyle olduklarını nerden biliyorsunuz?

Ne kadar saklasalar da biliyoruz, cemaate kendilerini duygu olarak bağlı hissediyorlar. Birçok zaman cemaat sorumlusundan onay almadan tahliye kararı bile vermiyorlar. Bu kadar vahim bir durum. Biz hakimlere talimatla tahliye kararı verdirsinler diye beklemedik ama süreci desteklediklerini göstermenin ve kendi tabanlarına bu hissiyatı hissettirmelerinin bir yolu olarak görüyorduk tahliye meselesini. Orada da bir ilerleme olmadı.

ANADİLDE EĞİTİM BAŞLIYOR

“Yerel seçimlerden sonra demokratik özerkliği inşa edeceğiz” dediniz. Zaten, BDP belediyelerinde fiili olarak var olan özerkliği nereye taşıyacaksınız?

Eğitim alanına taşıyabiliriz. Anadilde kitaplar basacağız, anadilde okullar açacağız. Sınıflarda çocuklarımıza matematik, kimya, fizik dersi anadillerinde verilecek. Biz Ankara’dan gelip sorunlarımızı çözmelerini beklemiyoruz. Demokratik özerklik dediğimiz budur. AKP’den ve benzeri iktidarlardan kurtulmanın yolu da budur. Güçlü hükümet değil, güçlü yerel yönetim bu ülkenin ihtiyacıdır.

Kürtçe özel okullar mı açacaksınız?

Hayır! Gönüllü, sivil alanda örgütlenmiş parasız eğitim yapan sınıflar olacak. Şu anda devlet eğitimiyle paralel gidebilir. Bugün itibariyle resmi diploma verilmeyebilir. Ama belediyelerimiz ve kurs açan kurumlarımız sertifika verebilirler. Ve bu sertifikaları almamış olanlar ilerde bölgede iş bulma konusunda sıkıntı yaşayabilirler. Türkçe, Kürtçe ve İngilizce bilmiyorlarsa siyaset de ticaret de yapamayabilirler.

Gelecek yıl mı başlayacak bu eğitim?

Umarım yetişir. AKP bir yasal, anayasal değişiklik yaparsa iyi olur. Yapmazsa biz yaygınlaştırarak sürdüreceğiz. Herkesin anasından doğarak hak ettiği bir şeyi, AKP’nin bize bahşetmesini beklemeyeceğiz.

BİR “ALO FATİH” DE SIRRI SAKIK’A

AKP’nin BDP’nin medyada görünmesine de müdahalesi var mı?

Elbette... Ben büyük bir yayın kuruluşunun genel yayın yönetmeninden şunu duydum: “Biz sizleri çok çıkarmak istiyoruz. Ama yakın zamanda şöyle bir sorun yaşadık, Sırrı Sakık bizim televizyonda konuşurken Bülent Arınç patronu arıyor gece o saatte, “Kendi televizyonunu bir aç bakalım” diyor. “Ne konuşmuştuk” diyor.” Çünkü daha önce toplantı yapılmış bunlar uyarılmışlar. Dolayısıyla bana bunları anlatan yayın yönetmeni de “Niye çıkarıyorsunuz bunları” diye azar işitiyor.

BARIŞA DA DARBE YAPILACAKTI

Sizce 17 Aralık barış sürecine de darbe miydi?

Evet, yani şöyle bir risk taşıyordu 17 Aralık. Eğer ki, Başbakan’a gayrimeşru yollarla müdahale edilseydi, Hakan Fidan’a da, görüşme trafiğini yürütenlere de, belki bizlere İmralı’ya giden heyetlere de müdahale edilebilirdi. Özel yetkili mahkemeler bununla ilgili soruşturma açabilirdi. Geçmişte yaptılar çünkü Hakan Fidan’la ilgili. 17 Aralık operasyonu, süreci yürütenlere operasyona dönüşebilirdi.

17 Aralık yolsuzluk operasyonu değil miydi?

Yolsuzluk operasyonu olarak meşru bir yerden başladı ama niyet bununla sınırlı olsaydı bu kadar belden aşağı vurmalar, bu kadar birbirini hukukdışı yıpratmalar olmazdı. Rüşvetin belgesini bilgisini ortaya koyarsınız. Ses kayıtlarına, şuna buna ihtiyaç duymadan gereğini yaparsınız. Ama görünen o ki “Hükümet yolsuzlukla yıpranmıyorsa başka yöntemlerle yıpratırız” mesajı verilmek isteniyor.

Buna karşı hükümet açısından da, rüşvet yemediyseniz ne bir şeyden korkmanıza gerek var ne de Fethullah Gülen’in ses kayıtlarını yayınlamanıza. Demek ki hükümet de temiz değil, korkuyor. Başbakan dedi ki “Darbe riski ortadan kalkmıştır.” Çok güzel... Öyleyse şimdi kalk çalınan paraların hesabını ver. O noktaya geldik şimdi.

ERGENEKON’DA HUKUK KATLİAMI

KCK davası gibi Ergenekon ve Balyoz da hukuki açıdan eleştirildi, süreci yürütenler de cemaatle ilişkilendirildi. Sizce Ergenekon ve Balyoz’da yeniden yargılama ya da af talebinin meşru zemini var mı?

Cemaat ve AKP yapılarının ortak operasyonuydu bunlar. Ergenekon da KCK de AKP’nin siyasi sorumluluğunda cemaatin pratisyenliğinde gerçekleşti. Her ikisinde de büyük haksızlık yapıldığını hep söyledik. KCK’nin tümü haksızdı, bildiğim için bunu söyleyebiliyorum, hepsi çalışma arkadaşlarımdı. Ergenekon’da da büyük kısmında haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Ama işin darbe yönüne, bu işe bulaşanlar olduğuna inandık hep, bu da vardır. Bununla birlikte bir sürü bu işe bulaşmamış kesimler de toplanıp götürüldü. Biz bunu söylediğimizde “BDP Ergenekon’u sahipleniyor” diye cemaat ve AKP medyası tarafından çok eleştirildik. Geldiğimiz noktada görülüyor ki hukuk adı altında hukuk katliamı yapılmış bir çok yerde.

DEMİRTAŞ: ARTIK BATI DA NEFES ALAMIYOR

Yalnız, göründüğü kadarıyla yayınlanan ses kayıtlarının tamamı soruşturma kapsamında yasal dinlemeler sonucu elde edilmiş kayıtlar...

Tamamı öyle değil. Fethullah Gülen’le ilgili yasal dinleme mi yapılmış?

Gülen’e yönelik dinlemeler yasal değil ama AKP’ye yönelik dinlemeler yasal.

Şundan emin miyiz mesela, yayınlanan ses kayıtlarından mı ibaret tüm çirkinlikler? Fethullah Gülen cemaatiyle bağlantılı olduğu bilinen isimler yolsuzluk işlerini hiç konuşmadılar mı Başbakan’la? Savcının dinlemesine takılan öyle biri yok mu sizce? Niye savcılar bunu koymuyor dosyaya?

Savcılar da adil bir soruşturma yürütmüyorlar. İşin altından başka kokular geliyor ki bu bizi rahatsız ediyor. Yoksa “Neden bunların yolsuzluğunu ortaya çıkarıyorsunuz” demiyoruz. “Niye hepsini çıkarmıyorsunuz, niye ayrıştırıyorsunuz, hepiniz pisliğe bulaştınız“ diyoruz.

Bu operasyonları yürüten kişilerin başka bir niyeti mi vardı sizce?

Bundan şüphemiz yok. Başka niyetleri olmasaydı bu kadar kişi odaklı ve siyasi hedef odaklı çalışmazlardı.

Siz darbe riski gördüğünüz için mi başlangıçta sesinizi yükseltmediniz?

Biz “Buradan bir darbe çıkarırım, diyen, süreci bitirmeye dönük, PKK’yi yeniden sahaya sürmeye dönük, tahrik etmeye dönük bir şeyler yapmayı düşünen birileri varsa -ki burada da kastettiğimiz cemaat değil, uluslararası başka güçler ortam hazırken devreye girebilirler, hepsi birlikte iş yapabilirler- biz buna prim vermeyeceğiz” dedik. “ Yoksa rüşvet yolsuzluk operasyonları sürmeli, hesabı da sorulmalı. Başından beri tavrımız buydu.

Ve Sayın Abdullah Öcalan da “Ben bu yangına benzine dökmeyeceğim” diyerek bu konudaki tavrını ortaya koydu. Buradan yola çıkarak “Kürt hareketi yolsuzluk operasyonunun yapılmasını desteklemedi” gibi bir anlam çıkarılması haksızlık olur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.