Delik deşik hikayelerin yazarı: Ferzend Gülserin


Soner Aydın / Demokrat Haber

...Gözlerimi açtığımda henüz yeni doğuyordu güneş. Şehrin üzerinde biriken karbonmonoksitin ve bulutların arasından bize ulaşmaya çalışıyordu. Odanın perdeleri kapalıydı ancak manasız bir aralıktan güneş ışığı tam gözümün içine süzülmüştü. Gözlerimi açtım. Karşımda soğuk bir duvar vardı. Soğukluğu mevsimsel olarak hissettim. Gözlerimin altında oluşan yaşa bağlı çatlaklardan içeriye doğru giriyordu soğuk hava dalgası ve inan bu çok can yakan bir durumdur...

Ferzend Gülserin. Esnaf bir baba ile memur emekçisi bir annenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi.

Diyarbakır'ın Küçeleri'nde* büyüyen genç yazar, yazmaya okul sıralarında lise öğretmeni Mehmet Hoca'nın telkinleriyle başlar.

'Karanfil Kırmızısı' adlı ilk denemesi ile adı duyulur. Birkaç denemenin ardından bir kitap yazmaya karar veren genç yazar, 'İlk göz ağrım' dediği Devrim Cinayeti'ni yazar. İçinde, çok büyük bir aşkı, ihaneti, kaybetmeyi, var olma duygusunu, kaçışı barındıran kitap 'Yasaklı' cümleler nedeniyle bir türlü basılmaz. Yayın evlerinden aldığı olumsuz cevaplara rağmen yazmayı bırakmayan genç yazar yeni bir kitap için şimdiden kolları sıvamış durumda. Gelin kitabı yayınlanmamış fakat belki birçok şair ve yazar gibi değeri öldükten sonra anlaşılacak bu genç yazarın hikayesini kendisinden dinleyelim...

Bize biraz kendinden bahseder misin? Ferzend Gülserin kimdir?

Ferzend, kim ben de bilmiyorum aslında. Biraz geriye gidelim isterseniz. Öyle anlatayım. Belki buradan bir sonuca varabiliriz. Diyarbakır’da, esnaf bir babanın, memur emekçisi bir annenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Üç yaşına kadar filan orada kaldık. Tabii meşhur 90 dönemi olayları var o sıralar. Yani annem anlatıyordu, dinlediklerimi size söylüyorum. Her neyse, olaylar başlayınca ve kardeşim Felat da dünyaya gelince annem babam tedirginliğe kapılmışlar. Şehir artık yaşanmaz bir hale geliyor. Akşam belli bir saatten sonra sokağa çıkmak yasak. Zaten sıkı yönetim bölgesi ilan edilmiş, faili meçhul cinayetler artmış. E bir de o dönem JİTEM korkusu var insanlarda. Bir yandan bölgedeki ayaklanma bir yandan devlet korkusu olunca insanlar mecburen göçe yöneldi. Annem babam da bu kervana katılan, bana göre şanslı insanlardan. Şu an Mersin’e baktığınızda birçok doğulu insan o dönem geldiler buraya. Şimdi, Diyarbakır’da, Batman’da, Şırnak’ta, Hakkari’de… kime sorarsanız ya halası ya dayısı ya da bir tanıdığı kesinlikle buradadır. İşte biz de o dönem buraya geldik. İlk başlarda ailem zorlanıyor tabii. Hiç kimseyi tanımadıkları bu şehirde ayakta kalmaya çalışıyorlar. Belli dönemlerde başımızdan geçen olayları hatırlıyorum. Diyarbakır’da ki olayların bıraktığı travmalar, korkular; bu şehirde yaşanan ekonomik problemler vs vs…birkaçı aklımda hala. Unutamam onları asla.

Olaylar böyle devam ederken tabii zaman geçiyor, yerinde durmuyor. İlkokul hayatım başladı. Benim, yine ömrümde unutamayacağım bir dönemdir. Hüseyin öğretmenim vardı. Galiba bir daha öylesine bir öğretmen ders vermedi bana. Üniversite hayatım dahil. Dersten kastım okuma yazma öğrenme filan değil. Hüseyin öğretmen, ben ve sınıf arkadaşlarımı aslında hayata hazırladı. İyi olmayı öğretti bize. Onun için derslerden daha önemliydi bizim iyi kalpli olmamız. Mesela bize ırkları öğretmedi. Şu Kürt, Şu Türk demedi. İnsan olmayı öğretti. Emeği çok çok büyüktür bende. Her daim hürmet ve saygıyla bahsederim kendisinden.

İlkokul, ortaokul derken lise dayandı sonra kapıya. Pek parlak bir öğrenci olduğum söylenemez. Ders çalışmak bana göre değildi. Aslında belli dersleri severdim. Mesela edebiyat. O dersi pür dikkat dinlerdim. Edebiyat temelimi lisede sağladım zaten. Ama matematik, geometri, kimya, fizik gibi dersler bana göre değildi. Bir tek biyolojiyi severdim. O da okuma ağırlık bir ders olduğu için. Üniversitede de bu yüzden biyoloji okudum.

Liseden de zar zor mezun oldum, o ayrı bir konu. Daha sonra bir kimlik arayışı başladı. Siyasi-politik kimlik daha da yerine oturdu. Karakter şekil aldı. Şimdi bakıyorum o zamanlar daha cesur ve çılgın düşünüyormuşum aslında. Şu an kendi halinde bir adamım. Mecbur olmadıkça çıkmam evden. Kitap okumayla, yazı yazmayla geçiyor günlerim. Bunun dışında bir şey yaptığım söylenemez.

Yazmaya ne zaman başladın? Seni yazmaya iten şeyler neler. Neler etkili oldu yazmanda?

Yazmaya lisede başladım diyebilirim. Aslında 8 yaşında bir deneme yaptım fakat o sayılmaz galiba. Yılmaz Erdoğan’ın ilk şiir kitabı olması gerekiyor; Kayıp Kentin Yakışıklısı. O kitabın arkasında 4-5 sayfa boşluk vardır. Ben de kendimce bir şeyler karalamışım oraya. Hala durur kütüphanemde. Bunu saymazsak, ilk yazı yazma denemem lisede kompozisyon derslerinde oldu. Hatırlıyorum bazılarını, hep bir hikaye anlatmaya çalışıyorum yazdıklarımda. Kimden etkilendim bilmiyorum fakat mesaj vermeye çalışıyorum. Tabii bunlar başarısız denemeler. Ne olduysa liseden sonra oldu. 21 yaşımda filan şimdi bahsetmek istemediğim bir durumla karşı karşıya kaldım.

Duygusal yüküm oldukça ağırdı ve ben yazmayı denedim. Yazdım da. Tam anlamıyla olmasa da içime sinen ilk yazım diyebilirim.

Sonra bunu yapmak istediğimi, bunun bende bir tutku olduğunu fark ettim. Artık kafamda netleşmişti yazma fikri. Yazacaktım. Fakat ne yazacaktım? Nereden beslenecektim, bilmiyordum. Sürekli okumaya başladım. Hiç bıkmadan okudum. Şuna benzetirim hayatımın o dönemini; bir futbolcu maça çıkmadan evvel antrenman yapar ya hani, öyle bir şey. Önümdeki büyük maça hazırlandım. Tam 4 ay boyunca okudum ve notlar aldım. Kitapları roman gibi değil de yazı dillerini, olay örtülerini öğrenmek için okuyordum.

Böyle geçen zamanda bir hayli bilgi yüklendim tabii. Ve sonra yazmaya başladım. Karakterler yarattım kafamda. Basit olaylardan bahsediyorum ilk başlarda. Kadın var bir tane, sonra adamı seviyor filan. Ama terk ediyor… böyle şeyler. Şimdi okuduğumda basit geliyor ama o zamanlar hayranlık duyuyordum kendime. Kibir olarak algılamayın bunu. Bir emek veriyorum ve meyvesini alıyordum. Her neyse, bu denemeler ardı arkası kesilmeden devam ediyordu. Fakat hala içime sinmeyen bir şeyler vardı. Yayınlamaya cesaret edemiyordum. Karanfil Kırmızısı adlı bir yazı yazdım. Yazılarım arasında nirvanaya ulaştığım bir hikaye diyebilirim.

Ve yanlışlıkla onu bir blogda yayınladım. Ama tamamıyla istemsiz oldu. Şans bu ya; yanlışlıkla yayınlanan hikayem twitter ve facebook gibi sosyal ağlarda binlerce kez tıklandı. Bana gelen mesajlara yetişemedim artık. Sabah 4’e kadar bununla uğraştım. Bir kesim Ferzend Gülserin adını duydu. Sonra böyle böyle gitti ve her gün hatalarımdan ders çıkararak devam ettim. Nelerden beslendiğime gelirsek; sizlerden besleniyorum esasen. Yani sizin yaşadıklarınızı anlatıyorum ama farklı bir dille. Sevdiğiniz kadın ya da adamları anlatıyorum, ayrılıklarınızı anlatıyorum, kaybedişlerinizi ve en önemlisi var olma sancınızı. Esasen bir var olma durumunu anlatmaya çalışıyorum.

Böyle devam eden olaylardan sonra 'Devrim Cinayeti' adında bir kitap yazmaya karar verdim. Zor bir karar oldu ama üstesinden geleceğimden emindim. Geldim de zaten. Devrim Cinayeti’ni yazdım, bitirdim. İlk göz ağrımdır. Bütün yazdıklarım bir kenara o bir kenara. Emeğim çoktur üzerinde.

Devrim Cinayetinden bahsettin. Hikayesi nedir bu kitabın, neyi anlatıyor bize?

Aslında bu kitap birçok konuyu anlatıyor. Çok büyük bir aşk var içinde, ihanet var, kaybetme var, var olma duygusu var, kaçış var… yani aslında toplumun sinir uçlarının bir sentezi diyebilirim. Baran ve Deniz adında iki ana karakterimiz var. Baran, ülkenin doğusunda dünyaya gelmiş ve hayata epey yenik başlamış bir adam. Deniz ise, ülkenin batısında seküler bir ailede dünyaya gelmiş, yaşadığı yer yüzünden hep şanslı olan bir kadın. Esasen kitapta anlatmaya çalıştığım; ideolojileri ve bakış açıları taban tabana zıt bir kadın ve adamın ilişkisi. Başka birçok karakter var içinde. Nusret baba var, Sinan var, Mesut var… Zengin içeriğe sahip bir kitap oldu.

Bu olaylardan başka aslında bir eleştiri yağmuru da var kitapta. Özellikle şu an var olan iktidar partisine, o partiyi yöneten, yönetmiş olan kişilere. Dokunulmazlığın ardında yer alan bedenlere birer iğne Devrim Cinayeti. Zaten başıma bir sürü iş açtı bu eleştirel tavırlar. Yayınevleri özellikle çok çekindiler basım sürecine girmekten. Neden? Çünkü iktidara yükleniyor. Yahu arkadaşım, ben bu ülkenin bir vatandaşıyım ve var olan iktidarı beğenmiyorum. Olamaz mı bu? Pek tabii olabilir ancak ne yazık ki buna izin verilmiyor. Mesela 7 Hazirandan sonra birçok ölüm haberi aldık. Asker, polis, sivil, çocuk, kadın… bununla ilgili hiçbir şey yapılmazken; o süreçten bugüne Cumhurbaşkanına hakaretten birçok insan tutuklandı. Kardeşim, boş ver hakareti. İnsanlarımız ölmesin. Ama duyan yok beni. Kitapta da böyle söyledim. Yayınevleri duydu beni ama sonra hepsi 3 maymuna döndü. İsimlerini vermek istemiyorum yayınevlerinin ama yaptıkları umut ve özgüven kaybına sebep olacak şeylerdi.

Yayın evleri ile ilk görüşmende neler yaşadın? Olumsuz cevaplar ne hissettirdi sana?

İlk görüşmeler aslında rutin şekilde devam eder. Kitabınızın özeti ile bir yayınevinin kapısını çalarsınız. Orada olan editöre ya da ilgilenen kişiye kitabınızdan bahsedersiniz. Sonra olumlu ya da olumsuz bir şeyler olur. Fakat ben daha farklı şeyler yaşadım. İçerideki eleştirel tavrı görenler kaçtılar. Anlam veremedim başta. Yarım ağız cevaplar alıp kapının önünde buldum kendimi. Fakat sonra bir yayınevi müdürü beni aydınlattı. Açık konuştu, bunun olmayacağını söyledi. Ve sansür yiyeceğimi dile getirdi. İktidar kaynaklı sorunlar yani, tahmin edersiniz. İktidar zaten sansür uyguluyor, her alanda her kolda. Bunu hepimiz biliyoruz. Fakat yayınevleri de bu cevaplarla bir nevi sansür uygulamış oluyor. Yürekli insanlar yok değil bu ülkede, var. Fakat ben, politik çalışan yayınevlerini tercih etmiyorum. Kişisel bir sebebi var, değinmek istemiyorum oraya. Ama onun dışında kalanlar da korkuyorlar. E hal böyleyken, siz söyleyin ben ne yapayım?

Bu çaresizlik örneğidir aslında. Elinizde bitmiş bir kitap var. Fikrin oluşması ve temellenmesi 2 yıl sürmüş. Bir sürü emek sarf etmişsiniz. Ve sonunda korkulu gözlerle hayır almışsınız. Siz olsaydınız ne hissederdiniz? Yani bu, çocuğunu kaybetmiş bir anne ya da babanın acısı gibi. Tarif edilemiyor. Sadece ve sadece üzülüyorsunuz. Başka elinizden bir şey gelmiyor. Çoğu kez bırakmayı düşündüm. Aldığım olumsuz yanıtlar, ve hele ki siyasi temelli yanıtlar buna itti beni. Fakat her defasında tutunacak bir dal buldum. Sonuna kadar gideceğim. Elimden geleni yapmama rağmen olmadıysa, kitabı masaya koyup bir kahve içeriz. Kütüphanemdeki en asil yere saklarız sonra. Yapacak bir şey yok.

Kitabınıza uygulanan sansürün nedenleri neydi? Yayınevleri neden kitabı yayınlamaktan kaçındı?

Aslında biraz önce söylediğim gibi, sansür iktidar tarafından uygulanıyor. Yayınevleri de korkudan buna aracı oluyor. Yani pek yayınevlerini suçlamak istemiyorum. Bazıları kabahatli elbette ama bazıları da suçsuz. Zaten zar zor ayakta duruyorlar. Üflesen uçacağım dedikleri olay var ya; aynen öyle olanlar var. Kitap okuma oranı ülkemizde her yıl düşüyor. Artık insanlar 140 karakterli tweetler okuyor. Kitap filan kimsenin umurunda değil. Düzenli okuyucu dediğimiz bir avuç insan kaldık. E azınlık olunca yayınevleri de bir şeyden etkilenmemek için yanaşmıyorlar buna. Çok iyi anlıyorum, hak veriyorum onlara. Suçlamıyorum. Asıl suçlanacaklar belli. Aslında sen, ben, o, diğeri; hepimiz hatalıyız bu konularda. Bu olanlara rağmen pek siyasi şeyler söylemek istemiyorum ama sen eleştiriyi kabul etmezsen ayakta kalamazsın kardeşim. Sen konuşma, sen sus, sen defol tavrı sana zarar verir. Biz, Türkiye halkları olarak bu tavra ses çıkarmadığımız sürece, birlik olmadığımız sürece bu iş böyle devam eder ne yazık ki.

Peki bundan sonra ki hedefin nedir?

Valla ne yalan söyleyeyim her geçen gün Devrim Cinayetinden umudumu kesiyorum. İçimden bir ses o kitap okuyucuya ulaşamayacak diyor. Beni buna iten şeyleri söyledim size zaten. Elimden geleni yapmaya devam ediyorum. Beklediğim birkaç haber var. Adını söylemek istemediğim, herkesin tanıdığı bir abimle ortak proje olabilir. O gündemde şu an ama İstanbul’a gittiğimde netleşecek her şey. Kafamda çok farklı fikirler var ama imkan gerek bunun için. Hem maddi şartlar hem manevi şartları olgunlaştırmak lazım. Devrim cinayeti dışında Delik Deşik Hikayeler adında bir çalışmam devam ediyor. O da Ankara’da geçen bir aşk hikayesini anlatıyor. Değişik bir olay örtüsü hazırladım. Ve inanın içinde siyaset namına hiçbir şey yok. Bundan dolayı bittiği zaman iyi şeyler olacağını düşünüyorum. Bitişi birkaç ay bulur galiba. Esasen 3 ayda filan okuyucuya ulaştırmak istiyorum. Onun dışında başka bir hedefim yok.

Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz. Umarım Devrim Cinayeti okuyucu ile buluşma fırsatı bulur.

 (Gülümseyerek) Umarım.

_____________________________

*Küçe: Dar sokak

Ferzend Gülserin'in hikayelerini ferzend1.wordpress.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
mert 1 yıl önce

keske bu röportaji hic yapmasaydin kardesim. "siyasi nedenlerle basmiyorlar" iddian hic inandirici degil. bugün piyasada abdullah öcalan`in kitaplari bile var, senin romanina niye taksinlar. emek harcamayi ve sabir göstermeyi bilmek gerekiyor. az laf cok is yani.

Avatar
Bahar 1 yıl önce

Tebrik ederim guzel bi roportaj olmus insAllah Ferzend'in kitaplarini okuma gibi bi sansimiz olur :)

Avatar
ruya 1 yıl önce

Yolun açık olsun genç arkadaşım. Olumlu veya olumsuz her eleştiriyi dikkate almak seni daha olgunlaştiracaktır.