Cizre’den Yüksekova’ya İstanbul’un yeni sakinleri: Çocukların ahı yerde kalmaz!

Cizre’den Yüksekova’ya İstanbul’un yeni sakinleri: Çocukların ahı yerde kalmaz!

Eylem Yılmaz'ın Yazı Dizisi (eylemyilmaz83@gmail.com)

2. Bölüm

Cizre’den Yüksekova’ya İstanbul’un yeni sakinleri: Çocukların ahı yerde kalmaz!

Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 Aralık 2015’te başlayan sokağa çıkma yasağı valilikten yapılan açıklamayla 2 Mart 2016’da 05:00 ile 19:00 arasında kaldırıldı. 28 Mart tarihinden itibaren yasağın kapsamı 23:30-04:00 olarak düzenlendi. 5 Haziran’dan itibaren ise 23:00-2:30 olarak düzenlenerek hala sürüyor. TİHV’e göre, en az 192 sivilin hayatını kaybettiği Cizre’de çatışmaların en şiddetli yaşandığı yerlerden biri Nur Mahallesi’ydi.

“Sokağa çıkma yasağının 22’nci günüydü, hiç erzağımız kalmadı. Ne yemek, ne su, duş bile alamıyorduk. İki ay boyunca duş alamayınca haliyle kokmaya başlıyorsun. Bırakın ceset kokusunu artık sen kendin kendinden tiksiniyorsun. Elektrik yok, su yok yıkanamıyorsun, su içemiyor, yemek yiyemiyorsun, attığın pisliği nereye atacaksın, pisliğe su dökemiyorsun. İki ay boyunca böyle yaşamanın psikolojisini bir düşünsenize. Allah düşmanımın başına getirmesin. Buna sebep olanı, Allah kahrı perişan etsin! Başka da bir şey diyemiyorum. Bunlara sebep olanlar bir gün daha kötüsünü görecekler, buna inanıyoruz. Çünkü çocukların ahı yerde kalmaz.”

Böyle söylüyor Bahar Özmen. Cizre’nin Nur Mahallesi’nden üzerindeki kıyafetleriyle, çocuklarına ufak da olsa bir eşya alamadan dört çocuğuyla düşmüş yola. Bahar Hanım, 46 yaşında. Şırnak’ta bir aşiret ailesine gelin gittiğinde 13 yaşındaymış. İlk çocuğunu 22 yaşındayken kucağına almış. Eşiyle severek evlendiğini yüzünde beliren bir gülücük ve yarım Türkçesiyle söylüyor. Çok az Türkçe bildiği için bize 20 yaşındaki oğlu Yusuf Özmen tercüman oluyor. Yusuf, orta boylarda, geniş omuzlu, karakaşlı, kara gözlü bıçkın bir delikanlı. Aşçılık yapıyor ve işini çok seviyor. Ailesinin koşullarını düzeltebilmek için ek işe de gidiyor, toplam 16 saat çalışıyor.

İstanbul’a yeni gelmişler, yaklaşık beş ay olmuş. İstanbul yolculukları hayli zor geçmiş. Mahallelerinden çıktıklarında bazen denk geldikleri tanıdıklarının, bazen tanımadıklarıyla adım adım önce Gaziantep’e gitmişler. Otobüs bileti alacak paraları olmadığından biletleri İstanbul’dan alınmış. Aile, parça parça yola çıkmış. İlk önce eşi ve büyük oğlu gelmiş. Onlar iş ve ev bulacak, Bahar Hanım’da dört oğluyla sonra gelecek diye planlamışlar ama işler planlandığı gibi yürümemiş, evlerinin bulunduğu mahalleden kolaylıkla çıkamamışlar. Yaşadıklarının dehşeti hala üzerinde Bahar Hanım’ın, yıkılan evlerinden geriye sadece kan donduran anıları kalmış.

“En zoru, zehirlenen oğlumun gözlerini açana kadar geçen zamandı”

Yasağın 22’inci gününde oğlu zehirlenmiş:

“Yasağın bitmesine yedi gün vardı. Hiçbir şeyimiz kalmadı. Kalan son bulguru pişirdim. Elektrik olmadığı için buzdolabını kullanamıyordum. (ağlıyor) Yedi gün boyunca üst üste o bulguru yemek zorundaydık. Bir süre sonra bozulmaya, kokmaya başladı. Yemeğe devam ettik. Başka çaremiz yoktu. Sonunda oğlum zehirlendi, evin ortasında yığıldı kaldı. Gelinim durmadan kalp masajı yaptı da kendisine geldi. En zoru buydu. Oğlumun zehirlenip de yere yığıldığı andan gözlerini açana kadar geçen zamandı en zoru. Her şeye dayanılır da, evlada dayanılmıyor.”

“Kardeşimi kurşun gelmesin, yaralansın diye çatıdan attım”

Evde bunlar yaşanırken Yusuf da, karanlığa dayanamayıp hiç kimseye haber vermeden mum bulabilmek için evden çıkan kardeşinin peşine düşmüş:

“Her yer keskin nişancı, bu çocuğa ne olur diye hemen duvarların diplerinden koşmaya başladım. Tankları, keskin nişancıyı, silahı nereye atacağını görüyordum. O silahını attıktan sonra hızlıca karşı tarafa geçiyordum. Evin üstüne çıkıp, caddeye çıkana, mumu alacağı yere gidene kadar evden eve atlıyordum. Kardeşimi alıp, oradaki dedemin evine götürdüm. Dedemin evi iki katlı, her katı 1000 metre kareydi. Hali vakti yerinde olduğundan herkes ona tutunmuştu. Kalabalıktan dolayı biz orada duramıyorduk. Yine evlerin üzerinden atlaya atlaya, çocuğu eve getirmeye çalıştım. Tam bir evin üstünden diğerine atlarken resmen içime doğdu, hissettim kurşun geleceğini ve kardeşimi alıp önümdeki boşluğa attım. Kurşun vurmasın, en azından yaralansın diye düşündüm. Onu, o gün öyle boşluğa atmasaydım, belki bugün yanımda olmayacaktı. Biraz yaralandı. Onu attıktan sonra kurşunlar tam onun olduğu yerden duvara girdi. Kurşunlar yağmur gibi geliyordu. Benim ayağımın hemen yanına isabet etti ve ben de boşluğa atladım. Allah’tan isabet etmedi. Önce donup kalmış, bedenimi hareket ettirememiştim, şans eseri isabet etmedi. İki, üç dakika boyunca aynı yere kurşunlar geldi. Bizim yüzümüz açıktı, oranın çocukları olduğumuz belliydi. Hiçbir şekilde elimizde ne bir silah, ne başka bir şey yoktu. Evlerin aralarında boşluklar olduğundan keskin nişancılar oraları göremiyordu, biz de tekrar dedeme döndük. Yasak bitene kadar da orada kaldık, geri dönemedik.”

Bu sırada Bahar Hanım, iki çocuğunun yaşayıp yaşamadığını bilmediği için korku içinde yaşamış. Yasak kalktığında çocuklarını karşında gördüğü an bu kez sevinçten ağlamış, çocuklarını uzunca bir süre bırakmamış. Yusuf’ta annesinden ayrı kaldığı zamanı; “Şimdi erkek çocuk anneye çok düşkündür, her zaman annesini düşünür, özler. Anneannemlerde kaldığım süre boyunca sadece annemi düşünür, beni, kardeşimi göremiyor, ne düşünüyor diye merak ederdim” diye anlatıyor.

“Kürtünden çok Türküyle anlaşıyorum”

İstanbul dışında başka bir yerde yaşamayı hiç düşünmemişler. Çünkü daha önce gelip, yaşadıkları, bildikleri bir yermiş. Yusuf, daha önce 8 yıl kadar İstanbul’da çalışmış, Bahar Hanım ise 2 yıl kalmış. Yusuf, buraya geldikten sonra bulduğu işinden bahsederken; “İnsanlar Cizreliyim deyince bakışları değişiyor. Medya böyle gösteriyor, haliyle haklıdır, bir şey diyemem. Ama Allah’a şükür iş yerimde Kürtünden çok Türküyle anlaşıyorum. Tanışıp, konuştuktan sonra birbirimizi anlayabiliyoruz” diyor.

Bahar Hanım’a İstanbul’u gezip gezmediğini sorduğum da, sadece Eyüp Sultan’a gidip dua ettiğini söyledi. Boğazı hiç görmek istemedin mi diye sorunca da:

Bahar Hanım: Yok, hiç görmemişim.

Yusuf: Nasıl görmedin? Dört, beş sene öncesi ben vapura bindirdim ya seni. Eminönü’ne gitmiştik.

Bahar Hanım: (gülüyor) Valla hatırlamıyorum, bilmiyorum.

Yusuf: Gördü, gördü. (gülüyor)

Yıkılan evden sonra 300 TL’lik yardım

Başbakan Binali Yıldırım, Eylül ayında Güneydoğu’da evi yıkılan halka kira yardımı yapılacağını açıkladı. Bu açıklamadan bir ay sonra Ekim ayında görüştüğüm Özmen ailesi, geldikleri İstanbul’da kaymakamlıktan yalnızca 300 TL yardım almış.

Evin babası, bir markette temizlikçilik yapıyor. Sigortası ve izni olmadan çalışıyor. İki oda, bir salon olan evlerinde 10 kişi kalıyor, 600 TL kira ödüyorlar. Zararlarının karşılanacağından yana hiç umutları yok.

‘Sağlık olsun, canım sağ ol yeter’

Evlerinin ne durumda olduğunu görmek için bir tek Yusuf geri dönmüş:

“Tamamen yıkılmış. Eşyalarımız da havan toplarının yarattığı ateş sonucu yanmış. Hiçbir şey sağlam çıkmadı. Ağabeyim yeni evli, iki yıl kadar oldu. Yengemin bütün yatak odası, oturma odası, çeyizleri yandı, kül oldu. 9.500 TL’lik eşyaydı. Yengeme gördüklerimi anlattığımda canı acıdı, üzüldü. Onca emeği küle dönmüş olsa da, ‘Sağlık olsun, canım sağ ol yeter’ dedi. Biz o işkenceyi, çatışmaları yaşadık artık, hala korkusunu yaşıyoruz, atlatamadık. Allah, düşmanımın başına getirmesin. ”

Not: Bu yazı dizisi Uluslararası Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı’nın desteğiyle hazırlanmıştır.

Yarın Nusaybinli Doğan ailesiyle devam edecek…

Güncelleme Tarihi: 12 Mart 2017, 20:38
YORUM EKLE