Cizre’den Yüksekova’ya İstanbul’un yeni sakinleri: Anne biz buraya mutlu olmak için mi geldik?

“Kuşu ya da kekliği dalından tutup da bir kafese koyduğunda nasıl olursa, aynı öyle oldu.”

Cizre’den Yüksekova’ya İstanbul’un yeni sakinleri: Anne biz buraya mutlu olmak için mi geldik?

Eylem Yılmaz'ın Yazı Dizisi (eylemyilmaz83@gmail.com)

4. Bölüm

Cizre’den Yüksekova’ya İstanbul’un yeni sakinleri: Anne biz buraya mutlu olmak için mi geldik?

Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde 13 Mart 2016 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağı 30 Mayıs 2016 tarihine kadar sürdü.  30 Mayıs’tan itibaren 20:00-06:00 olarak geçerli olan yasak 5 Haziran 2016 tarihinden itibaren de 22:00-06:00 saatleri arasında geçerli olacak şekilde düzenlendi. Belirli zaman aralıklarıyla yasaklar sürüyor.

Bu iki aylık süreçte yoğun çatışmalar nedeniyle, özellikle Cumhuriyet, Göngör, Mezarlık, Orman, Eski Kışla, Dize ve Kuruköy mahallelerinde yaklaşık 5 bin bina büyük hasar gördü, bin 300 ev yıkıldı.

Kazan ailesi Cumhuriyet mahallesinden. Yıkılan bin 300 evden biri onlara ait. Aysel ve Şerafettin Kazan çifti üç sene önce birlikte yapmışlar evlerini. Her ikisinin bu nedenle belinde fıtık var. Üç çocuklu Kazan çiftinin en büyük çocukları Muhammed Ali, 11 yaşında. İstanbul’a geldiğinde sürekli ağlayıp Yüksekova’ya gitmek istediği için şu an orada anneannesinin yanında ve dönmek istemiyor. 8 yaşındaki Sude Naz ve 6 yaşındaki Ahmet ise sürekli psikoloğa gidiyorlar. Doktorları resim çizmelerini söylediğinde, onlar sadece evlerini ve tanklarla, silahları çiziyormuş.

Aysel Kazan, kendisine göre 30 yaşında,  nüfus kaydına göre ise 35. Bu durumu şöyle anlatıyor; “Eskiden on çocuk sayısına varınca kimlikler çıkartılıyordu. Biz de 10 kardeşiz. Babam benim kimliğimi çıkarttığı zaman bizimle birlikte amcalarımın çocuklarıyla birlikte çıkartmış. Gününde çıkartılmadığı için de hepsi yanlış yazılmış.” Aysel, doğum gününü de bilmiyor. Doğum gününü hiç kutlamamış. 16 yaşında ailesinin isteği üzerine amcasının oğluyla evlenmiş, 18 yaşında da anne olmuş. İlk kez 8 yaşındayken asker görmüş; “Bir gün yaylada hayvanlarımızı otlatırken askerler orada baskın yapıp hayvanlarımızı aldı. Dedemi yüz üstü yere yatırmışlardı, bütün bu olanları korkuyla seyretmiştim. Bineklerimizi aldıkları için köye kalan hayvanlarla yürüyerek dönmüştük de tabanlarımız çatlamıştı” diyerek anlatıyor ve ekliyor; “Şimdi yaşadıklarımız daha da kötü. Şimdi insan ölümü çok daha fazla, her yerde insan ölüyor, her yerde patlamalar oluyor. O zaman belki şiddet, baskı vardı ama bu kadar ölüm yoktu. Şimdi ölümler iki, üç misli fazla oldu.”

Eşi Şerafettin Kazan 48 yaşında, Yüksekova’da kâhyalık yapmış, İstanbul’a geldiğinden beri de bir tekstil firmasında çalışıyor. Maaşı 1.400 TL. Sigortası yok. Şu an 800 TL kira veriyorlar. Geçim sıkıntısının yanında artık çocuklarını da eskisi kadar sık göremiyor; “Onlarla vakit geçirmemde eskiye oranla yüzde 50 fark var, bayağı azaldı. Çocukların psikolojileri gerçekten bozuldu. Çünkü aniden özgürce yaşadıkları yerden koptular. Kuşu ya da kekliği dalından tutup da bir kafese koyduğunda nasıl olursa, onlarda aynı öyle oldu. Ben de, kendimi cezaevinde gibi hissediyorum. İster istemez insan bunalıma giriyor. Özgürlük olmadıktan sonra gerçekten de hayat olmaz” diyor.

Geniş bahçeli, kendi emekleriyle yaptıkları evlerinden üstlerindeki kıyafetlerle çıkmışlar. İlk önce çocuklarıyla birlikte Aysel çıkmış, halasının evine gitmiş. Evinin yandığını oradan izlemiş. 23 kişi bir evde yaşamışlar. Sokağa çıkma yasakları ilan edilmeden önce, Aysel durumun kötüleşeceğinin belli olduğunu; “Karla kaplanan yollar açılmıyordu, çöpler toplanmıyordu, çocukların okula gidip gelmeleri büyük bir sorun olmuştu. Öğretmenlerin tamamen gitmesiyle de anladık, durumun ne boyuta geldiğini. Ama yine de evimizin yıkılacağı hiç aklıma gelmedi” diye anlatıyor.

“Kuluçkaya yatmış tavukları bile yaktılar”

“Önce çatışmalar, bir süre sonra direk top atışları başladı. Evimizin yakınına, biz içindeyken bir, iki top atışı yapıldı. Bu atışlardan sonra kuzenim trafik kazasında ölünce başsağlığı için evden üç günlüğüne çıkmıştım. Döndüğümde mahallede benden başka kimse kalmamıştı. Yalnız başımıza kalmıştık. Artık bir ışık bile yanmıyordu. Önce inadına çıkmak istemedim ama çocuklarım çok korkunca, hayatları tehlikede olunca insan ister istemez çıkmak zorunda kalıyor. Halam telefon açıp; ‘Sen nasıl o çocukları savaşın içinde tutarsın, gözlerinin önünde çocukların ölsün mü istiyorsun? Ölümlerine sebep olacaksın. Çıkart çocuklarını, bana gelin’ dedi, gittim. Eşim de yanımıza geldikten sonra ilk hedefte bizim ev olmuş. Evimiz boş bir arazide olduğu için zaten hedefti. Halamda kaldığım zaman yanımıza bir kız gelmişti ve ‘Babamın evini tamamen yaktılar’ demişti. Çay içiyorduk, içimden ne hissediyor diye düşünüyordum ki,  bir, iki gün sonra da benim evimi yaktılar. Evi sadece yakmamışlar biliyor musun, önce çatısını ateşe vermişler. Sonra birkaç gün geçti, yine evimin top atışına tutulduğunu öğrendim. Ağabeyim ile kardeşim dürbünle sürekli bakıyorlarmış; ‘Senin evi yerle bir ettiler, camlarından dumanlar çıkıyor’ diye haber verdiler. Halamın evinden sürekli dürbünle bakıyordum, görüyordum dumanların çıktığını. O kadar çok duman çıkınca insan tam nereden yandığını göremiyor. O kadar çok ağladım ki, sonra da ne yapayım gidenle gidilmiyor dedim. Halamın oğlu da, benim eve yakın bir yerde otururdu, onunkini de yakmışlar. Onunki sadece ev de değildi, ahır da vardı. Koyun evi, inek evi, samanlığı vardı. Hepsi yanmış.  Annemin evinde de vardı ahır, onların da 40’a yakın tavuğu, civcivleri sana yemin ederim diri diri yanmış. Yemin ederim, annem dedi ki; ‘Tavuklar yumurtalarının üzerinde öyle yanmışlar.’ Bizim mahallede hendek ya da başka bir şey yoktu, niye öyle yaktılar, niye bu derecede bitirdiler ki anlamıyorum. Kuluçkaya yatmış hayvanları bile yaktılar.”

“Arama yapılırken eşyalarımızı çöpmüş gibi yolun ortasına boşalttılar”

Yasakların kalkmasının ardından Aysel gidip evini hiç görmemiş, görmek istememiş. Halasının evinde yaşam şartlarının ve erzak sıkıntısından dolayı o da, çocukları da hastalanmış. Bir odadaki yer yatağında evindeki çocuklarla birlikte kalmış, sabah kafasında, karnında ayaklarla uyanıyormuş. Halasının evinde 13 kişi olduğundan erzak ona göre ayarlanmış, onlarla birlikte 23 kişi olunca yemek sıkıntısı başlamış. En sonunda yasağın kalkmasından 53 gün sonra babasının İstanbul’a gidin ısrarı üzerine doktora gitmesi gereken eniştesiyle birlikte onun arabasına atlayıp önce dinlenmek için Adana’ya gitmişler, yolda ise kötü bir sürprizle karşılaşmışlar:

“Çocuklar yol boyunca çok yorulduğu, yıprandığı için mola vermek zorundaydık. Polis kontrolünün olmadığı yer yoktu ama biz Adana’ya kadar rahat geldik. Adana’nın girişinde polisler durdurdu. Bizden başka kimse yoktu. Bir, iki tane bile olsa araç yoktu. Çocukların tuvaletleri gelmişti, o kadar çok sıkışmışlardı ki, durmadan ağlıyorlardı. Bizi öyle iki, üç saat boyunca beklettiler. Bütün eşyalarımızı çöpmüş gibi yolun ortasına boşalttılar. Köpeklerle arama yaptılar. Aralarından bir polis, tam karşımızda duruyordu. Üç saat boyunca o durduğu yerden sadece bize baktı. Bir neden söylemeden bu şekilde iki, üç saat beklettiler. Bundan sonra da İstanbul’a kadar çok şükür ki bir sorun daha yaşamadık.”

“Evimdeki 10 bin TL tutarındaki eşyalarım 500 TL’lik hurda oldu”

İstanbul’da eşinin kardeşine gelen Aysel, burada da çocuklarının rahatsızlığı arttığından ve yine kalabalıktan dolayı çok zorlanmış:

“Yine bir sürü kişiydik. Babamın, iki ağabeyimin, kız kardeşimin, erkek kardeşimin, kayınbabamın (amca), diğer amcalarımın da evleri yandı. Ailece gidecek hiçbir yerimiz kalmadı. Hepimiz oradan kaçıp geldik. Evin nüfusu fazla, ev dördüncü katta, bir pencereye kurşun isabet etmiş çatlamış, izi duruyordu. Kira 1.000 TL’ydi. İki oda, bir salon evde kişi sayısı fazlaydı, herkes göç etmiş işsizdi, masraf çoktu. Büyük oğlum uyurgezer, dördüncü kattan düşecek diye korktuğum için uyuyamıyordum. Evlerinin olduğu sokakta her gece çok ses oluyordu, her sesten ürküyordum, yatamıyordum. Çok zor, çok kötüydü. Çocuklarım çok hastalandı. Grip, nezle gibi hastalıklarla birlikte, bir de kızımda baş dönmeleri, kusma vardı. Bir gün götürdüm doktora kardolojiye yönlendirdi, durumumuz yoktu götüremedik. Küçük oğlum bağırsak rahatsızlığı geçirdi. Bağırsakları sıkıştığı için tuvalete çıkamıyordu. Bu rahatsızlığı halen tekrar ediyor.”

Eşi Şerafettin, sürekli dışarıda ev ve iş arıyor:

“Sürekli ev arıyordum; ‘Hakkârilere ev yok, iş yok’ deniliyor, kapılar kapanıyordu. Bir gün dairesinin boş olduğu bir binaya girdim; ‘Kiralık ev midir, bakabilir miyim?’ diye sordum. Önce; “Tamam” dedi, aşağı kata eve doğru inerken adam; ‘Nerelisin’ diye sordu. Ben de; ‘Hakkâri, Yüksekova’ dedim. Adam hemen ürperdi, ‘Ben kiraya verdim kardeşim, gerek yok’ dedi. Bir başka yerde de aynı şekilde; ‘Biz Hakkârililere ev vermiyoruz’ denildi. Bunu diyeni o zaman terlikle kovalamıştım. (gülüyor) Evler baya pahalıydı. 1+1, bir de bodrum katında olan ev için verilen fiyat 950 TL oluyordu. Genelde en düşük fiyatlar 1.200 ile 1.300 TL oluyordu. En son tesadüfen bir evin camında kiralık ilanını gördüm, hemen telefonla aradım. Ev sahibinin bana sorduğu ilk şey; ‘Nerelisin’ oldu. Dedim; ‘Hakkâriliyim.’ Dedi; ‘950 TL kirası.’ 2+1 ev ama odaları küçük. Ben de durumumu anlattım; ‘800 TL’ye bırakırım’ dedi. 1.000 TL depozito istedi. 600 TL boya parası, 800 TL de ilk kirayı istedi. Benim elimde de 750 TL kadar para vardı. Patronumdan Allah razı olsun, 1.500 TL de borç aldım, getirdim ev sahibine verdim. Bir de, evimizin hurdaya dönen eşyalarını eşimin babası satmış, 500 TL de onlar tutmuş, öyle hallettik. Bir televizyon almıştım 3.400 TL’ye, kurutmalı çamaşır makinası almıştım yine aynı fiyatla, bunlar gibi neredeyse 10 binden fazla para tutmuş eşyalarımın hepsinin karşılığı işte 500 TL oldu. Şimdi geçiniyoruz bakalım.”

“Milletin evinde yer yataklarından yatmaktan anamız ağlamıştı”

Aysel’in aylar sonra çıktığı “yeni” evinde onu mutlu eden tek şey eniştesinin hediye getirdiği yatak olmuş:

“Sokağa çıkma yasağına üç gün kala evimizden, yatağımızdan olmuştuk. Milletin evlerinde yer yataklarında yatmaktan anamız ağlamıştı. Bu evi tutup da yatağımız geldiğinde çocuklar çok sevindi. Hangimiz burada yatacağız diye zıplamaya başladılar. Sonra hepimiz aynı anda girdik, yattık. Yatak evin içine girer girmez kendimizi üstüne attık. Birkaç gece beşimiz de yatakta yattık. Sonra çocuklarım daha rahat yatsın diye yine yerde yatmaya başlamıştım. “

“Anne biz buraya mutlu olmak için mi geldik?”

Sekiz yaşındaki Sude Naz, sınıf birincisi olacağı zaman öğretmenlerinin gitmesine ve okulunun kapanmasına çok üzülmüş. Kitap okumak en büyük zevki. En sevdiği ders Türkçe. Kendisinden çok küçük olan kardeşi Ahmet’e üzülüyor; “Ahmet kavganın başladığını bilmiyordu. Çünkü daha küçüktü. Küçük olduğu için bir şey bilmiyordu. Biz buraya gelince ağlayarak; ‘Anne biz buraya mutlu olmak için mi geldik? Biz zaten mutluyduk, neden buraya geldik’ diyordu Ahmet’ diye anlatıyor. Kardeşine öncelik veren Sude Naz, kendisinin durumunu ise şöyle anlatıyor:

“Burada mutluyum ama köyümde yaşarken daha çok mutluydum. Köyüme gitmek istiyorum, gidemiyorum. Orada arkadaşlarım vardı; Eda, Gamze bir de Ela. Onlar da köylerine yakın bir yere gittiler. Burada da hiç arkadaşım yok. Sokağıma yakın yerde çocuklar var, beni daha tanımıyorlar ama gidip onların oyunlarına katılıyorum, oynuyorum. Bana köydeki arkadaşlarım gibi davranıyorlar, mutlu oluyorum. Ama kendim ip atlarken kimse gelmiyor, karşı binadaki kızlara; ‘Benimle ip atlar mısınız’ diye soruyorum; ‘Hayır’ diyorlar.”

Sude Naz, bir şey daha anlatmak istiyorum diyor ve bana daha önce videosunu izlettiği, çok mutlu olduğu kartopu oynadıkları günü anlatıyor:

“Bizim kartopu oynadığımız günü anlatacağım. Bir gün kar yağmıştı, babam da işe gitmiyordu, Salı günü evde kalıyor. Annemden izin aldık, ağabeyim, kardeşim ve ben dışarıya kartopu oynamaya gittik. Sonra annem ve babam da katıldı. Bir de, bir arkadaşım o zaman bize geldi. Hep birlikte kartopu oynadık. Babam bümbüyük kartopunu kardeşime attı, kardeşim de ağladı, içeriye girdi. Ben de babamın yanına gittim; ‘Bana vurma kartopu, hastayım’ dedim, bana da kocaman bir kartopu attı. Ben de bağırdım, annemlerin tarafına kaçtım. Bir tane çok yüksek kardan adam yaptık, babamın boyunu bile geçiyordu. Çok mutluyduk.”

“Eşyası hariç 140 bine yakın masraf yaptığım evime 91 bin vermek istediler”

Yıkılan evlerinin zararı için bir dosya hazırlamış ve çektikleri fotoğrafları CD haline getirmişler. Birini kaymakamlıktan gelen görevlilere vermişler, diğeri kendilerinde duruyor. Şerafettin Bey;  “Nereden baksanız 140 bine yakın parayı eşyası hariç evime harcamıştım. Hatta 13 bin ustasına borçluydum, şu anda da borçluyum. Ayrıyeten 12, 13 bin de eşyaların borçları var. Bana tazminat için 91 bin para çıkardılar. İtiraz hakkımı kullandım. Sonra ikinci kez açıkladıklarında da 107 bin dediler. Eğer istediğimiz gibi eşya bedeliyle 160, 170 bin TL vermezlerse mecburen mahkemeye sunacağım. Şu an avukat tutmadık. Ödeyip, ödemeyecekleri zaten belli değil.”

“Seni öldüremedik ama acından öl”

Evlerinin yıkılmış halini gören Aysel, en çok da Kuran’ın yanmasına üzülmüş. Evinden çıkarmadığı için bir keşkesi o. Buradaki evine yerleşir yerleşmez de, iki tane Kuran’ı ve rahlesini alıp, ufak masasının üzerine, salonunun hemen girişine koymuş. Salonlarında sadece iki halıları, ufak televizyonları var. Ufak bir kilimin üzerinde üç yastığa sırtlarını verip, televizyonlarını izliyorlar. Örtünecek yorgan ve battaniye, en az elektrik, doğalgaz kadar büyük bir sorun onlar için. Aysel, şu an içinde bulundukları duruma; “’Seni öldüremedik ama acından öl’ dediler de biz de onu yaşadık, yaşıyoruz” diyor. Kol saatinin dahi kurşunlanmış olduğunu anlatıyor:

“Oğlum, oraya gitmek için çok ağlıyordu. Dayanamadım, gönderdim. O da, gider gitmez eve gitmiş, aradı; ‘Anne senin saatini buldum. Yapılabilirdi belki ama kurşunlanmış, ortasından delinmiş’ dedi. Bir odanın yerlerinde halının bir bölüm yanmış, yanmamış olan yerdeki parkeleri, yatakları silahla taramışlar. Özellikle o eşyalar tekrar kullanılmasın, yapılmasın diye zarar vermişler. Benim çoluk çocuğumun geleceğini, benim geleceğimi, umutlarımı, hayallerimi, emeklerimi, her şeyden önce geçmişimi yaktılar. Tamam, yaktın niye yıkıyorsun? Tamam, yıktın niye yakıyorsun? Birazını bırak da, biz de yaşayabilelim. Yaşamımı alıyorsun elimden.  Yaşayabilmemiz için hiçbir şey bırakmamışlar.”

Eşi Şerafettin Bey, devam ediyor; “Bunca şeyi gördükten sonra insan konuşmak bile istemiyor. Benim tek umudum Türkiye’nin barış masasına oturması, artık ölümler olmasın. Her ölen sonuçta bir aile çocuğudur. İnsanlar ne umutlarla çocuğunu gönderiyor, sağ salim dönmesini istiyor ama maalesef ölüm haberlerini alıyorlar.”

Kazan ailesiyle de vedalaşıyorum. Barış, bugüne kadar görüştüğüm ailelerin ortak talebi, nasıl olmasın ki. Örneğin, yine Yüksekova’dan Gülsüm Arslan, adını söyleyemediği için öğrenemediğim rahatsızlığı nedeniyle her gün iğne olmak zorunda, iğnesi yapılmadığında vücudunu yaralar kaplıyor ve bir başkasına dokunduğunda da bulaşıyor. Bu nedenle 1 yaşındaki kızı Havva Nur’u uzunca bir zaman emzirememiş. İstanbul’a geldiğinde Kâğıthane Devlet Hastanesi’ne gittiğinde ona bakan hemşire; “Siz bizim askerimizi, polisimizi öldürüyorsunuz. Bir de buraya gelip tedavi mi olacaksınız” demiş. Gülsüm abla şoka girmiş, eşi başhekimle görüşmeye işi nedeniyle bir türlü gidememiş. İstanbul’un yeni misafirlerinin bir ortaklığı yıkılan evleriyse, bir diğeri ise hemen her çaldıkları kapıda karşılaştıkları ırkçılık olmuş. Hepsinin dilinde ise aynı özlem, aynı istek: Barış!

Barış Türkiye’ye uzak bir “düş” olarak kalacak mı bilinmez ama içinden geçtiğimiz süreci en iyi anlatan fıkralardan biriyle bitirelim:

Ortak bir dilleri bulunmayan papazla imam, el işaretleriyle birbirlerini sınamaya girerler. Papaz, parmakları açık iki avucunu yukarıdan aşağıya doğru, havayı bastıra bastıra birkaç kez indirip kaldırır… İmam da, parmakları açık iki avucunu, aşağıdan yukarı doğru, birkaç kez kaldırıp indirir…

Papaza sorarlar; “Sen ne demek istedin?” Papaz da, “Tanrı”nın, der, “rahmeti bol olsun demek istedim”. Yine sorarlar papaza; “Peki, imam sana ne yanıt verdi?” Papaz; “O da, toprağın bereketi çok olsun demek istedi” der.

İmama da sorarlar; “Papaz ne demek istedi?” İmam da; “Ah şöyle tepeleme bir pilav olsa demek istedi.” Tekrar sorarlar; “Yanıt olarak sen ne demek istedin?” “Ben de, yağı da bol olmalı demek istedim.” Papaz ve imam arasındaki el işaretli diyalog sürer:

Papaz, sağ elinin işaret parmağını öne doğru uzatır. İmam da, işaret parmağıyla orta parmağını açarak öne doğru uzatır. Sorarlar papaza; “Ne demek istedin?” Papaz; “Tanrı, birdir demek istedim.” Yine sorar; “Peki, imam ne demek istedi?” Papaz yanıtlar; “O da, iki parmağını uzatarak peygamberi de unutmayalım demek istedi.”

Sorarlar imama da; “İşaret parmağını uzatarak papaz ne demek istedi?” İmam verir cevabı; “Senin bir gözünü çıkarırım demek istedi.” Yine sorarlar; “Peki, sen ne demek istedin?” İmam; “İki parmağımı uzatarak, ben de senin iki gözünü çıkarırım demek istedim.”

Not: Bu yazı dizisi Uluslararası Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı’nın desteğiyle hazırlanmıştır.

Güncelleme Tarihi: 09 Mart 2017, 17:35
YORUM EKLE