BDP Hewler temsilcisiyle konuştuk

Barış ve Demokrasi Partisi’nin Kürdistan Federe Bölgesi’nin Hewler kentindeki temsilciliğinden Cemal Coşkun’la sıcak gelişmeleri konuştuk. Cemal Coşkun Paris'te öldürülen Sakine Cansız'ı da yakından tanıyan bir isim. İmralı’yla görüşmeler, Paris'teki cinayet, Talabani’nin sağlığı, Kerkük sorunu, Suriye’deki gelişmeler ve daha pek çok yakıcı konu hakkında Cemal Coşkun’un değerlendirmelerini aldık…

Siyabend Fırat Çetin / Demokrat Haber Hewler

Merhaba Cemal Coşkun… Demokrat Haber okurlarına öncelikle sizi tanıtmak isteriz. Biraz kendinizden ve konumunuzdan bahseder misiniz?

1978’den beri Kürtlerin, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde aktif yer aldım. 1979’da 10 yıl ceza alıp Diyarbakır vahşetini yaşayıp, çıktıktan sonra da HADEP’ten en son DTK sözcülüğüne kadar kesintisiz olarak çalıştım. İstanbul, İzmir il başkanlıkları, MYK üyeliği, genel başkan yardımcılığı ve en son da Demokratik Toplum Kongresi’nin sözcülüğü görevinde bulundum. Şimdi de BDP’nin Kürdistan Federe Bölgesi (Kuzey Irak) Hewler (Erbil) temsilcilerindenim. 18 yaşından beri aktif olarak Kürt siyasal mücadelesinin bir aktivistiyim.

Tüm coğrafyamızda çok sıcak gelişmelerin yaşandığı bir dönemdeyiz. En sıcağından başlayalım isterseniz. Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata İmralı’da Öcalan’la bir görüşme gerçekleştirdi. Bunu ve son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sayın Ahmet Türk ve Sayın Ayla Akad Ata’nın İmralı’ya gidip görüşme yapması son derece sevindiricidir. Çünkü bir buçuk yıldan beri Oslo sürecinin bozulmasıyla beraber Sayın Öcalan üzerinde ciddi bir tecrit vardı. Ne ailesiyle ne de avukatlarıyla görüştürülüyordu.

Bu tavır ve davranışı kınarken bir buçuk yıldan sonra da olsa Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü noktasında, diyaloğun başlaması ve akabinde müzakerelerin gelişmesi için samimi bir yaklaşım varsa bunu olumlu bir adım olarak değerlendiriyorum.

Eğer farklı hesaplar varsa, bu farklı hesapların boşa çıkarılmasında Kürt siyasetinin de kendi rolünü oynaması gerektiğini düşünüyorum.

Sıcak bir gelişme de Paris’te yaşandı. Bu görüşmelerden sonra öldürülen 3 kadın siyasetçiyle ilgili neler söyleyeceksiniz?

Bu katliamı kınıyorum. Bu arkadaşlarımızın biri Ezidi diğer ikisi de Alevi ve aynı zamanda Kürttürler.

Türk gladyosuyla Avrupa gladyosunun ortak bir planı olduğu düşüncesindeyim. Çünkü gladyonun esas merkezi Avrupa’dır. Her ne kadar bugün o merkeze Almanya ev sahipliği yapıyorsa da Fransa’yı da diğer Avrupa ülkelerini de bundan ayrı ele alıp değerlendiremezsin.

Oslo’dan sonra diyalog ve müzakere sürecinin tekrar başlama umudu toplumda yaratılmışken, açığa çıkan bir heyecan varken böylesi bir katliamın bir taraftan bu heyecanı söndürme diğer taraftan da bu sorunun demokratik barışçıl yönde çözümünü engelleme amacı olabilir diye düşünüyorum.

Bu olay aydınlatılırsa bu tür sorunların yaşanmasında temel faktör olan güçlerin zihniyeti perde önüne çıkacaktır. Avrupalı demokratik güçlerin ve Kürtlerin demokratik mücadelesi bu olayın boyutlarının açığa çıkmasında önemli bir rol oynar diye düşünüyorum.

Ahmet Türk görüşme hakkında bilgi verdi basına. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sayın Ahmet Türk’ün söylediklerinden görüşmelerde tartışılan konuların sorunun çözümü noktasında ne kadar hassas olduğunu ve ne kadar ciddi şeyler olduklarını anlayabiliyoruz.

Sakine arkadaşlarımızın cinayeti de böylesi bir süreçten kopuk ele alınamaz, karanlık güçler hala iş başındadırlar ve bu sorunun çözümünü istemiyorlar. Bunda bir Suriye faktörü vardır, İran faktörü vardır, dolayısıyla Amerika’nın bölgedeki hesapları vardır, İsrail’in, İngiltere’nin ve Avrupa’nın hala bölge üzerinde stratejik hesapları vardır, bunların hepsini göz önüne getirdiğimizde parçaları birleştirdiğimizde bu cinayete anlam yükleyebiliyoruz.

Bu sürecin ne noktaya varacağına gelince de eğer hükümet gerçekten çözüm istiyorsa gelişme olabilir.

Ben PKK’nin çözüme samimi yaklaştığına inanıyorum. Sayın Öcalan’nın samimi olduğuna (1993’ten bu yana, yapılan ilk ateşkes çağrısından günümüze kadar da, barış için demokrasi için Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun demokratik çözümü için ortaya koyduğu düşünceleri ve pratikleri yakından takip ediyorum) yürekten inanıyorum.

Ama bu boyutuyla henüz hükümet ve devlet nezdinde dilde, üslupta, yaklaşımda ciddi bir değişikliğin olmadığını da görüyorum. Gerçekten samimilerse bu tür provakasyonların önüne geçebilecek gücü de gösterirler.

“Devlet bazen rutin dışı şeyler yapar” diyen Demirel’i göz önüne getirdiğimizde bu tür şeyleri devletin çok yaptığı biliniyor. Çiller’in, Ağar’ın pratikleri ortada, henüz hafızalarda. 17.500 faili meçhul cinayetin izlerini toplum hala taşıyor. Ve bugüne kadar da birinin faili ortaya çıkmamıştır. Yargılamalar da devletin ve toplumun başına bela olan 12 Eylül hukukunu aklama temelindedir.

Burada niyet çok önemli gerçekten. Devlet bu sorunla yaşamak istemiyorsa, Ortadoğu yeniden dizayn edilirken kendi sorunlarını çözüp iç barışını sağlayıp Dünya’ya açılıp demokratik değerleri kendi toplumunda egemen değer durumuna getirmek istiyorsa hükümet de, devlet de bu tür provakasyonların kesinlikle önlemini almalı.

Bir sıcak gelişme de burada Irak’ta yaşanıyor. Irak Cumhurbaşkanı Sayın Talabani’nin sağlık durumu ciddiyetini koruyor. Talabani sonrası neler olabileceği konuşuluyor. Siz neler düşünüyorsunuz? Gidişatı nasıl yorumluyorsunuz?

Öncelikle Sayın Talabani’ye sağlık diliyorum. Temennimiz odur ki bir an önce sağlığına kavuşur, kendi görevinin başına döner, en azından bugün Talabani sonrası için yapılan tartışmalara da noktayı koyar. Tabii Dünya fani, ne zaman ne olacağı da belli olmaz. Böylesi bir durumda da YNK’nin veyahut Talabani’nin geleneğini sürdüren akımların üzerinde hem fikir olacakları bir lider çıkarabileceklerine inanıyorum.

Tabi ki bu yönde birçok hesap yapılıyor. Bu hesaplar pratik olarak tutar mı tutmaz mı onu kestiremiyorum. Sayın Talabani’nin bir an önce sağlığına kavuşup kendi görevinin ve halkının başına dönmesini temenni ediyoruz. Şu an yapılan açıklamalar da giderek sağlığının düzeldiğine yöneliktir.

Nihayetinde kendi iç sorunları ve bu iç sorunlarını da aşabileceklerine inanıyorum. En azından temenni ediyorum. Hiçbir güce malzeme vermeden bu sorunu aşabilecek güce, potansiyele sahip olduklarını görüyorum.

Sayın Coşkun sizin de aralarında bulunduğunuz DTK heyetiyle birlikte Kürdistan Federe Bölgesi’ndeki siyasi partilerle, Kerkük valisi ile görüşmeleriniz oldu. Barzani ile görüşmeleriniz oldu. Neler görüştünüz? Tartışmalı konulardan biri de Kerkük. Türkiye’nin Kerkük Türkmenlerinden Kürtlerden yana davranmasını istediği iddia edildi. Bu konuda son durum nedir? Görüşmelerinizden bize biraz bahseder misiniz?

Demokratik Toplum Kongresi adına bir heyet gelmişti, o heyetle beraber BDP Hewler (Erbil) temsilciliği olarak bir program çıkarıp bir dizi görüşmelerde bulunduk. Ki ben kendim de bir önceki dönem DTK’nin sözcüsüydüm. Aynı zamanda partimiz Barış ve Demokrasi Partisi de DTK’nin bir bileşenidir.

Gelen arkadaşlarımızın, heyetimizin bu görüşmelerde üzerinde durdukları temel iki konu vardı; Biri Rojewa’nın (Suriye Kürdistanı/ Batı Kürdistan) durumuydu, diğeri Kerkük ve merkezi Irak hükümetinin yaklaşımlarıydı.

Rojewa’nın durumu biliniyor, Kürtler orada kendi Demokratik Özerkliklerini inşa etme noktasında bütün alanlarda örgütlenmişler.

Özellikle orada hükümet dışı olanların hükümete karşı veya Esad’a karşı savaşanların yanlış politikalarına alet olmamışlar. Esad rejiminden de yana yer almamışlar.

Çünkü oradaki Kürtler bunun yalnız Suriye boyutu olmadığını, geliştirilmeye çalışılan muhalefetin veyahut Esad’ın geleneksel tavrındaki direncin yalnız ondan kaynaklı olmadığını, uluslararası boyutu olduğunu, bir taraftan Türkiye’den, İsrail’den, İngiltere’den Amerika’ya kadar uzanan adeta eski NATO kampını andıran bir taraf olduğunu, diğer tarafında İran, Suriye ve Çin’den Rusya’ya kadar uzanan bir taraf olduğunu, bir nevi Suriye şahsında Ortadoğu’da kendi politikalarını hükümran politika durumuna getirme çerçevesinde uluslar arası güçlerin çatışma alanına dönüştüğünü gördü.

Bu boyutuyla Kürtlerin oradaki tavrı bence olumlu. İki tarafın yanlışı ile iradesini buluşturmama, halkının örgütlüğüne ağırlık verme.

Ve yine oradaki halklarla beraber barış içerisinde kardeşçe yaşayabilecek atmosfere zarar gelmemesi noktasında arayışlarını sergilemesini olumlu görüyorum.

TÜRKİYE ÇETELERİ SİLAHLANDIRIYOR

Irak tarafından Rojewa’nın bir kapısı var. Türkiye zaten kapıları kapatmış ancak çetelere açıyor, çeteleri silahlandırıyor, maddi ve manevi onlara destek veriyor ve onları Rojewa’nın üzerine yani Suriye Kürdistan’ının üzerine yolluyor. Tabi burada amaç ne? Amaç Kürtlerin Suriye’de statü sahibi olmaması. Suriye Kürdistan’ı, Kürdistan’ın en küçük parçasıdır. Kürt nüfusunun en az yaşadığı parçadır. Ve bu koşullarda en küçük parçanın statü sahibi olması Türkiye’yi hem siyasal anlamda hem sosyal hem diplomatik alanda ve diğer alanlarda ciddi bir zorlukla yüzyüze getirecektir. Çünkü yarın siyasi ve diplomatik çalışmalarda iki üç milyon nüfusa sahip olan en küçük parçası statü sahibi iken yirmi milyon olarak veya daha fazla olarak telaffuz edilen ve en büyük coğrafi parça olarak telaffuz edilen Kuzey Kürdistan’ın statüsüz kalması, siyasal ve diplomatik olarak veremeyecekleri sorularla yüzyüze getirir.

Bu boyutuyla da bu parçanın statü sahibi olmaması için her şeyi yapmaktadırlar. Ya da kendi çıkarlarına göre kendi ellerinde oyuncak gibi kullanabileceği bir yönetim, işbirlikçi bir yönetim olursa ona da eyvallah diyeceği kendini gösteriyor.

Türkiye’nin, Suriye politikalarını ben yalnızca Esad karşıtı politikalar olarak görmüyorum. Yani Esad daha dün kardeşiydi, ne zaman düşmanı oldu. Kürtler aptal değil, bunları çok iyi gözlemliyorlar. Temel faktör, Esad’a karşı uluslar arası sistemin yaklaşımını biliyor, onunla karşı karşıya gelmek istemiyor, çünkü kendisi de Büyük Ortadoğu’nun Eş Başkanıdır. Büyük Ortadoğu projesinin Eş başkanı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla o boyutuyla Eş başkanlık görevini Esad’a karşı yapıyor diğer taraftan da Kürtlerin statü sahibi olmaması için her türlü kirli politikayı yapıyor.

İşte o çetelerin Serîkanî’ye saldırması, silahlandırılarak gönderilmesi, ekonomik olarak beslenmeleri bunun bir parçasıdır. Burası için de öncesinde Sayın Barzani için söylemedikleri çirkinlik yokken şimdi kardeş Barzani oldu.

Biz öyle bir noktaya gelmelerini de istemiyoruz. Yani bir daha kendilerinin bu kadar zavallı bir konuma düşürülmelerini de doğru görmüyoruz. Türkiye’nin bir an önce PYD ile ‘Destêbilinda’daki Kürt Halk Konseyi ile ilişkiye geçerek şimdiden diplomatik, ekonomik, sosyal, siyasal ilişkilerini geliştirerek, Suriye’deki Kürtlerin de Türk halkıyla oradaki Kürt kardeşleriyle diyaloğunu ve ilişkilerini geliştirmelerini sağlamalı diye düşünüyoruz.

Diğer boyutu ise Irak-Suriye sınır kapısının da kapalı olmasıydı. Bu konuda özellikle Suriye’deki kimi örgütlenmelerle PYD’de başta olmak üzere kimi görüşmelerimiz oldu. Sınırın kapalı olduğunu Türkiye’nin ambargo uyguladığını Suriye tarafında savaş varken Maliki’nin kapıları kapattığını, dolayısıyla toplumun açlıkla, yoksullukla, sefaletle, bu kış koşullarında zorluklarla karşı karşıya olduğunu, bundan dolayı da kapıların açılmasına yönelik bir beklentiyi gelen heyetimizle beraber bütün kurum ve kuruluşlarla paylaştık. Maliki’nin ve Kerkük’ün durumuyla ilgili görüşmelerimiz oldu.

Görüşmeler olumlu ve samimi bir havada geçti, sonuçta sınırın kapalı olmasının yol açacağı gelişmeler de tartışıldı. Tabiî ki bunları söylerken merkezi Irak hükümetinin bölge hükümeti üzerindeki baskılarını göz ardı etmiyoruz. İran faktörünü, Türkiye faktörünü, Amerika faktörünü göz ardı etmiyoruz. Ama bütün bu gerçekliğe rağmen kardeş olduğumuz gerçekliğinin göz ardı edilmemesi gerekiyordu. Ve bundan dolayı da birlik ve beraberlik halinde Kürtlerin hareket etmesinin sonuçta bütün bu güçlere, bu coğrafyanın, bu halkın tarihi ve kültürel değerleriyle gerçekliğini onlara tekrardan hatırlatıp onları tekrardan içe dönük kendilerini sorgulamaya itecek bir gelişmeyle de yüzyüze getireceğimizi düşünüyorum.

Bunlar paylaşıldı, tabiî ki yaklaşımlar pozitifti, biz yaklaşımlarda negatif bir durumla karşılaşmadık. Sanırım PYD’nin Eş başkanı Sayın Salim’in de bir açıklaması oldu; birkaç güne kadar sınırların açılacağına yönelik temel gıda ve insani ihtiyaç kapsamında değerlendirebileceğimiz malzemelerin sınırdan gidip geleceğini bu boyutuyla bu sorunun çözüleceği yönünde bir yaklaşım vardı.

Birleşmiş Milletler çatısı altında 200 tane ulus devlet var. Kendi toplumsal sorununu çözen kendi komşusuyla sorununu çözen hiçbir ulus devlete rastlayamıyorsun. Bu kadar deneyim ve bu kadar tecrübe önümüzdeyken biz onların fotokopisi değil tam aksine onların bizi örnek alacağı bir sosyal siyasal öz savunmalı yapılanma olabiliriz. Bizim onlardan örnek alacağımız bir şey de yok çünkü insanlığa örnek alacağı hiçbir şey bırakmamışlar. Ama bizim gelenek, görenek örf ve ananelerimiz, aşiret hukukuna kadar dahi onların devletçi yapılarından çok daha iyidir ve çok daha ileridir. Çünkü doğaldır, toplumsaldır, insani değerlere ve vicdana dayanıyor, adil paylaşımlara dayanıyor, bu boyutuyla da Kürtlerin tarih boyunca böyle devlet peşinde koşmamalarını da anlayabiliyoruz.

KERKÜK’ÜN DIŞINDA DA BİRÇOK İL YEREL YÖNETİME BIRAKILMAMIŞ

Mezhepçi siyasetler Şii’leri kuşattıkça Şiiler de arayış içine girdiler gibi görünüyor. Irak da bundan etkileniyor gibi. Şii Maliki’nin Irak’ı Şii İran’la birleştirmeye çalıştığını iddia edenler de var, Irak’ın Suriye ile birleşmesini savunan da, üçünün birlikte davranmak zorunda kalacağını da. Bu senaryoların gerçekleşme durumu nedir? Kürtler olası senaryolarda nerede duruyor?

Şimdi birçok senaryo var. Kürtler bugün tam otonomi olmasa da yarı otonomi bir statünün sahibidirler. Adım adım da bunu tam otonomiye götürme gibi bir yaklaşımları var. Ama merkezi hükümet bugün işte çokça tartışılan Kerkük de dahil birçok Kürdistan şehrini henüz yerel hükümetin denetimine bırakmamıştır. Hala o eski egemenlikçi zihniyetini devam ettirme, hatta güç yeterse Süleymaniye’den tutalım Erbil’den Zaxo’ya gelebilecek şekilde kendi otoritesini pekiştirme yönünde bir yaklaşım sergilemektedir. Bu başlı başına sorun. Kerkük diyoruz fakat Kerkük’ün dışında da birçok il henüz merkezi hükümetin denetiminde, yerel yönetimin denetimine bırakılmamış.

140. Maddenin de hayata geçirilmemesi başlı başına sıkıntı kaynağı. 140. Madde hayata geçirilirse birçok sıkıntının çözüm yoluna gireceğini düşünüyorum.

Şiilerle sünnilerin kavgası, Kürtlerle Maliki’nin çekişmesi, yine Kürtlerin giderek sünni kampın kucağına Türkiye şahsında itilmeleri, Şiilerin de İran’ın kucağına itilmeleri tesadüfi gelişen bir durum değil. Yani Amerika bölgeye müdahale ederken, Irak’ı işgal ederken Saddam’ı devirirken bence toplum bilimcileri, siyaset bilimcileri inceden inceye bunu hesaplamışlardır.

Yaralı bırakıp gitmeleri bu sorunun bu şekilde belli bir süre devam etmesinden medet umdukları içindir. Çıkarlarını bu kaosta, bu gerginlikte gördükleri içindir. İşgal zaten başlı başına kabul edilecek bir davranış değil, bir buçuk milyon insan öldü deniliyor. On beş bin insan da olsa, on beş insan da olsa nihayetinde candır. Katledilmişlerdir ve hiçbir şekilde meşru gösterilecek bir şey yok. Ama sen kendi iç sorunlarını çözmesen, kendi demokrasini oturtmazsan, bu tür zihniyetlere zemin olursun ve nihayetinde Saddam buna zemin olmuştu ve davetiye çıkarmıştı.

Halepçe katliamı göz önündedir. Hafızalardadır. Onun dışındaki tarihsel olaylar da göz önüne getirildiğinde ve en son da Filistin sorunundaki Saddam’ın tavrı Amerika’nın İsrail politikalarının dışında olması uluslar arası sermayenin bölgeler önünde set çekmesi Kürtler üzerinde yaptığı baskı ve katliamlar hepsi üst üste binince ister istemez uluslar arası bir müdahale zeminini kendi yarattı ve kendisinin akıbeti bugün biliniyor.

İKİ TARAFIN DA İŞİNE GELMEZ SAVAŞ

Kerkük için Irak’la Kürtlerin bir savaşa girmesi İran tarafından istenilecek bir durum değil. Çünkü Amerika İran’la bu kadar sıkıntıyı yaşarken İran, Amerika’nın tekrar gelip burnunun dibine dikilmesini istemez. Amerika da böylesi bir çatışmaya fırsat vermez biraz zamana yayarak bazı şeyleri soğutarak bir çözüm arayışı içerisindedir gibi gözüküyor. Çünkü Kürtlerle Maliki şahsında Iraklı Arapların savaşa girmesi, Suriye’deki savaşın boyutunu da farklı noktaya götürür, İran üzerindeki umutlarını da boşa çıkarır. İki tarafın da işine gelmez savaş.

Daha önce partimizin çağrısı da bu yönde oldu, BDP’nin bir çağrısı da vardı. Hatta DTK’nin çağrısı da bu yöndeydi ki ziyaret de bu amaçla gerçekleştirildi. KCK ve PKK’nin de bu yönde çağrıları oldu. Bir savaştan ziyade sorunların diyalogla, müzakereyle çözümünde ısrar edilmesinin iki halkın yararına olacağı kanısındayız.

Ama bütün bunlara rağmen sömürgeci, egemenlikçi politikaları güney halkının üzerinde ısrarla sürdürmeye çalışırlarsa dört parça Kürdistan güçleri güneyi savunma yönünde bir duruş sergiler.

Bu çerçevede peşmergeler de ziyaret edildi, Kürtlerin savaş istemediği ama bir saldırı karşısında da kendilerini savunma hakkının meşru bir hak olduğu dile getirildi.

Bundan dolayı DTK ve BDP olarak kesinlikle meşru savunma temelinde peşmergenin içine gireceği her türlü tavır ve davranışın yanında olacağımızı belirttik.

KÜRDİSTAN’DA YALNIZ KÜRTLER YOK

Saddam sonrası Irak’ta özellikle Hristiyanlara ve Ezidiler’e yönelik çeşitli saldırıların olduğu, bu kesimlerin hayatının eskiye göre daha kötü olduğu yorumları yapılıyor. Neler oldu ve neden oldu? Bu kesimlerin hakları ve özgürlükleri nasıl teminat altına alınabilir?

Saddam döneminde Kürtler de dahil Hıristiyanların da, Ezidilerin de, Süryanilerin de hakları hukuksal olarak teminat altına alınmış değildi. Bu sıkıntıları daha beter bir şekilde yaşıyorlardı. Saddam sonrası da henüz sistem oturmadığı gibi henüz bir anayasa Kürtlerle, Ezidilerin, Asurilerin daha doğrusu Hristiyan taban ile Müslüman tabanın merkezi hükümetle hukuku yeteri derecede netleştirilmedi. Bu bugünden yarına oturtulacak şeyler de değil. Ama özellikle Ezidilere, Süryanilere ve Hristiyanlara yaklaşımda o eski ulus devletçi yaklaşımı görüyoruz.

Temennimiz de odur ki bu konuda güney hükümeti pratik içerisine girsin, bugün güneyde Türkmenlerin okulu var, Süryaniler, Asuriler, Saddam dönemine göre çok rahattırlar. Kimi yerlerde baskılarla yüzyüze gelebiliyorlar, Şengal sorunu da başlı başına bir sorundur. Hala merkezi hükümete bağlıdır, hala Ezidi Kürtlerin yaşadığı ciddi sorunlar var, onlar üzerinde ciddi hesaplar var.

(Demokrat Haber’in notu: 14 Ağustos 2007 tarihinde Musul'un Şengal İlçesi'nde Ezidi Kürtleri hedef alan Qathaniye ve Adnaniye köylerinde eşzamanlı olarak tankerlerle düzenlenen 4 ayrı intihar saldırısında resmi rakamlara göre 525 kişi yaşamını yitirdi 400 kişi de yaralandı. Yerel kaynaklara göre 700 kişi yaşamını yitirdi. Katliamın ikinci yıldönümünde ise Şengal'deki kahvehaneye giren iki 'intihar bombacısı' üzerlerindeki bombaları patlattı. Hastane kaynaklarına göre saldırıda en az 21 kişi öldü, 32 kişi de yaralandı)

Bu noktada özellikle Kürdistan bölgesi hükümetinin kendi yaşadıklarından da ders çıkararak bugünkü kucaklayıcı politikasını çok daha ileri taşıması gerekir. Çünkü Kürdistan’da yalnız Kürtler değil birçok kadim halk beraber yaşamışlardır. O geçmişin kadim halklarını tarih sahnesine gömme yönünde bir hareket asla Kürtlere yakışmaz tam aksine onları ayağa kaldırıp, örgütlenmelerine zemin olup kendi kimlikleriyle kendileri olarak yaşamaları için tedbiri geliştirmek gerekir ki bunu da Kürtlerin başarabileceğine inanıyorum.

Kürtler bu yönüyle diğer halklardan çok farklıdır ve tarih boyunca da bunu göstermişlerdir.

KÜRDİSTAN FEDERE BÖLGESİ’NİN PARTİSİ DEĞİLİZ

Kürdistan Federe Bölgesinde BDP’ye ait bir büroda çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Türkiye’den buraya gelen Kürtlerin de ziyaret ettiği bir büro burası. Burada ne tür çalışmalar yapıyorsunuz, Kürdistan Federe Bölgesiyle ilişkileriniz nasıl? Onların size yaklaşımı nasıl?

Burası BDP’nin temsilciliği. Barış ve Demokrasi Partisi aynı zamanda Türkiye yasalarına göre kurulan bir parti ve burada bir temsilcilik açtı.

Burası Kürdistan’ın güneyidir, bizler de kuzeyinde yaşıyoruz. İrademiz dışında coğrafyamıza sınırlar çizildi, ülkemiz dörde bölündü. Dolayısıyla halkımızın ruhu da, yüreği de dörde parçalandı. İşte bu egemenlikçi zihniyete karşı sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik alanda Kürtlerin dayanışması ve ilişkilerini sıcaklaştırması önemli. Klasik anlamda bir ulus devletçi zihniyetin dışındaki ulus esprisiyle dört devletle dört parçalı özerkliklerle, otonomilerle, federasyonlarla Kürtler bu devletlerle birlikte yaşayabilir. Tabiî ki bu devletlerin, Kürtlerin demokratik özerkliğini kabul etmesi zaten demokrasiye duyarlı duruma gelmelerinin göstergesi olur.

Bu boyutuyla biz kuzey ile güney arasında hukuksal, siyasal ve kültürel anlamda ilişkilerin geliştirilmesi, yerel yönetimlerin birbirlerinin tecrübelerinden faydalanması yönünde diplomatik faaliyet içerisindeyiz. Bununla birlikte hükümetle de Sayın Barzani’yle de YNK ve parlamento başkanından tutalım Kürdistan’da faaliyet gösteren birçok siyasi partiyle de görüşmelerimizi yürüttük. Sivil toplum kuruluşlarıyla da görüşmelerimiz devam ediyor.

Kürdistan Federe Bölgesi’nin bir partisi değiliz. Buranın sorunlarıyla ilgilenme ve buranın iç sorunlarını çözme gibi bir amaç içerisinde değiliz. Fakat sağlıklı ilişkiler geliştirerek siyasal ve toplumsal anlamda faaliyet gösteriyoruz.

Eklemek istediğiniz bir konu var mı?

Bu diyalog ve müzakere sürecinin başlatılmasına dair kamuoyunda bu kadar şeyler tartışılırken, Sayın Öcalan’la, Sayın milletvekilimiz Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata görüşmeye başlamışken aynı zamanda devlet kimi organlarını görüşmeye göndermişken ve bunlarla birlikte toplumdaki umutlar gelişmişken hem Lice’de, hem Şemdinli’de 20’nin üzerinde gerillanın katledilmesi, Avrupa’da bu son cinayetin işlenmesini kınıyoruz.

Fransa hükümetinin bu cinayeti aydınlatması yalnızca Kuzeyli Kürtlerin değil, bütün Kürtlerin talebidir.

Bu aynı zamanda demokrasisiyle övünen Fransa’ya da bir tokattır. Fransa demokrasisinin arkadan hançerlenmesidir. Fransa hükümeti ne yapıp yapıp bu alçakça cinayeti, bütün ayrıntılarını açığa çıkararak aydınlatmalıdır.

Bunun Avrupa’da dönen dolapların açığa çıkarılması ve kendi eksikliklerini tamamlaması yönünde katalizör rolü oynayacağını düşünüyorum. Diğer yandan bu tür cinayetlerin, katliamların böylesi bir süreçte araştırılması için Türkiye devlet ve hükümetinin de ciddi bir sorumlulukla yaklaşmasını bekliyoruz.

34 sivili katletmek de terörün daniskasıdır. Kürtler sadece kendi ülkelerinde özgürce ve kendi haklarıyla kültürleriyle yaşamak istiyor. Kimsenin dilini, dinini yasaklamamışlar. Ama Türk hükümetinin dil konusunda Kürtler üzerinde hep terörü olmuş. Kürtleri kişiliksiz olarak Türkleştirme faaliyetleriyle bir soykırım uygulamaktadırlar.

BU DİLİN VE ÜSLUBUN DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKİR

Son olarak Paris’teki 3 kadın siyasetçinin katliamını basın ve yayın organları ve hükümet örgüt içi hesaplaşma ve infaz olduğunu söylüyorlar. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben Sakine arkadaşı 1978’den beri tanıyorum. 6 yıl da beraber cezaevinde yattık. Avrupa’da birkaç kez bir arada bulunduk. Burada da (Erbil) kendisiyle karşılaştık, görüştük. Dolayısıyla görüştüğü herkes üzerinde etkisi olan ve sempatik bir duruş sergileyen bir arkadaşımızdı. Ve kendi şahsında bağlı olduğu kurum veya topluluğa dahi zarar verme niyetinde olanları dahi terk ettiği bir kişiliktir. PKK kendi kurucu kadrosunu bu şekilde hele böylesi bir konjonktürde, kime hizmet edeceği bile bile öldürmez.

Bize de uzun bir süre Türk basını özellikle o yandaş medya olarak nitelendirilen medya DEP’ten tutalım HADEP’e ve BDP’ye kadar, günümüze kadar “şu kanat, bu kanat”, “güvercinler, şahinler” diye söylem geliştirdiler. Hayal ettikleri şey neydi; Bizi kendi içimizde gruplara, kamplara bölerek iç çatışmayı derinleştirmek ve öngördüğümüz stratejiden uzaklaştırmak.

Bizler legal demokratik alanda sorunun çözümü noktasında köprü konumundayken, bizi dahi “güvercin, şahin” diye bölmeye, ayırmaya çalıştılar.

Bu dil Hüseyin Çelik’e de ve onun şahsında hükümete de, devlete de yakışacak bir dil değil. Çünkü 35 yıldır bu dili kullanıyorlar. Bu yüzden bu dilin ve üslubun değiştirilmesi gerekir. Çözüme hizmet eden, barışa hizmet eden, kardeşliğe ve Türkiye’nin demokratikleşmesine hizmet eden bir dil üslup değil. Bunları ifade etmek istiyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.