Abdullah Demirbaş: ‘Twitter’dan destek çok anlamlı oldu’

Son günlerde yakalandığı hastalık ve tedavisi önündeki engellerin kaldırılması için yürütülen kampanyalarla gündemde olan Diyarbakır Sur İlçesi Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş ile Diyarbakır’daki arkadaşımız Siyabend Fırat Çetin görüştü…

Demirbaş, Başbakan’ın fon aldılar iddialarından, son operasyonlara, çok dilli belediyecilikten Terzi Fikri’ye, BDP’nin meclise dönme kararından sivil ölümlerine kadar birçok soruya samimi yanıtlar verdi…

DEMOKRAT HABER ÖZEL / Siyabend Fırat Çetin/ Diyarbakır

Sayın Başkan, sizi daha önce çok dilli belediyecilik hizmetlerinizden biliyoruz. Tekrar hatırlatalım okurlarımıza, ne yapmıştınız ve neler geldi başınıza?

Ben 2004 yılında o zaman DEHAP listelerinde seçildim ve % 56 oy almıştım. 2007 yılının haziran ayında özellikle çok dillilikle ilgili çalışmaları yaptığımız için ve çok dilli belediyecilikle ilgili kararları aldığımız için görevden atıldım, meclisimiz de fesh oldu.

2009 yılında da aday oldum ve %66 oyla yeniden seçildik. Tabi bunu hazmedemeyen hükümet 24 Aralık 2009’da ben dahil birçok belediye başkanı arkadaşımızı ve birçok siyasetçiyi tutuklayarak bizi hapse attı. Yaklaşık 6 ay kadar cezaevinde kaldım, hastalığım nedeniyle cezaevinden bırakıldım.

Bu konuda henüz bir gelişme olmadı biliyorsunuz. KCK davası hala devam ediyor. Bizler de çok dilli belediyecilik, çok kültürlülük ve çok kimlikle ilgili çalışmalarımızı yapıyoruz.

Ben felsefe grubu öğretmeniyim, 17-18 yıl öğretmenlik yaptım. Bu öğretmenlik sırasında sendikacılık yaptım, önce Eğit-Sen sonra da Eğitim-Sen’de şube başkanlığı ve yöneticilik yaptım. KESK Merkez Disiplin Kurulu Üyeliği yaptım. Öğretmenlik yaşamım boyunca anadilde eğitim, demokrasi, barış ve özgürlükleri savundum. Bunu savunduğum için 2 defa sürgün edildim ve o zaman da görevden atıldım. Zaman zaman özellikle dil çalışmaları nedeniyle, dile konulan yasaklara karşı çıktığım için çeşitli sıkıntılar yaşadım ama şunu önemsiyorum; her mücadelenin belirli kazanıma yol açtığını çok rahat ifade edebilirim. Dolayısıyla mücadele etmenin kazanç getirdiğine inanan biriyim. İnsan direnirse haklarına ve özgürlüklerine kavuşabilir.

“MÜCADELE EDEREK KAZANIRIZ ÖZGÜRLÜĞÜ”

Çok net bir somut örnek vermek istiyorum; 1989’da kızımın adını Berfin koymuştum. O zaman koşullar çok daha kötüydü. Beni mahkemeye verdiler ben de o dönem Kütahya’da öğretmendim. O dönem Türkiye Cumhuriyeti, Bulgaristan’da isimleri değiştiriliyor diye birçok Türk’ün, Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelmesine izin veriyordu ve bunu işliyordu. Oysa ben Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıydım, bir Kürttüm ama ben bu ülkede kendi dilimden bir ismi kızıma bırakamıyordum. Bu bir trajedi, bu bir çelişkiydi. Devlet, isme konulan baskılara karşı çıkıyordu ama aynı devlet Kürt olduğum için bana baskı yapıyordu. Ben buna inat Berfin isminde direndim ve o ismi kazandım. Bugün benim gibi insanların verdiği mücadeleyle isim konusunda birçok sıkıntı aşıldı. Mücadele ederek kazanırız özgürlüğü, yoksa kimse barışı ve özgürlüğü bize tepsiyle sunmaz.

Şimdi de “Üç dil, üç mahalle, üç kitap” projeniz gündeme geldi. Bize bundan bahseder misiniz?

Her kent kimlikleriyle vardır. Eğer kentlerin kimlikleri kaybolursa veya yok edilirse aslında kentler soysuzlaşır. Ve bence aslında cumhuriyetin, tek dil, tek millet, tek kimlik mantığının yapmak istediği şu; toplumları ötekileştirerek, halkları yok sayarak inkar ve imhaya yöneldi. Bunu kentler üzerinde de yaptı. Örneğin kentlerin birçoğunun ismi değişti. Yerleşim birimlerinin isimlerini değiştirdi. Onları kendi kimliklerinden ve hafızalardan silmek istedi. İşte bize buradan kaybettirmeye çalıştılar. Biz de özgürlüğü ve barışı kaybettiğimiz yerden kazanmamız gerektiğine inandık.

Kentlere kimlikleri kaybettiriliyorsa, kentleri kimliklerle buluşturmak gerekiyor. Bu nedenle biz bu kentte tekçi bir yaklaşımı değil çoklu bir yaklaşımı esas aldık. Diyarbakır 10.000 yıllık tarihi bir geçmişe sahip, çok dilli, çok kültürlü, çok kimlikli ve çok inançlı bir kent. Toplumsal barışın da tam da buradan gerçekleşeceğine inanıyoruz.

Bu nedenle önce 3 sokağa Diyarbakır’ın 3 tanınmış, 3 ayrı halkından yazarın isimlerini verdik. Ahmed Arif bir Kürt şair ve Türkiye’den de tanınan biri aslında, Türklerle Kürtlerin buluştuğu ortak bir şair. Sanat halkları buluşturuyor. Onun doğduğu yere onun ismini verdik.

Yine hemen yanı başında Mıgırdıç Margosyan’ın doğdu ev vardı. O da Türkiye’de tanınan Türklerle Ermenilerin buluşmasını sağlayan bir Ermeni yazardı. Ve biz onun doğduğu yere de onun ismini verdik.

Üçüncüde Süryani yazar-şair Naum Faik Palak’tır. O da dünyada tanınan, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin ve Amerikalıların tanıdığı önemli bir yazardır. Onun da doğduğu sokağa ismini verdik.

“TÜRKİYE DEMOKRASİSİNİN ADI ÇİFTE STANDART”

Ama ne yazık ki; dışişleri bakanlığı Naum Faik’in Türk yurttaşı olup olmadığını araştırmak istedi ve sokağa isminin verilmesini istemedi. Şimdi sormak lazım; John Kennedy Caddesi var, Simon Bolivar Caddesi var, Willy Brandt Sokağı var. Bunların hangi birisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da onların isimleri konulduğu zaman bir problem olmuyor?

İşte AKP demokrasisi, Türkiye demokrasisinin adı bu; çifte standart. Kendisine demokrat başkasına diktatör.

Şimdi özellikle bu 3 sokakla birlikte başlayan bir kimlik buluşmasıydı. Ama bunu biraz daha ileriye götürdük, bu 3 yazarın 3 kitabını 3 dilde bastık.

Mıgırdıç Margosyan’ın “Gavur mahallesi” kitabını Kürtçe, Türkçe ve Ermenice yaptık.

Yine Naum Faik’in kitabını Kürtçe, Türkçe ve Süryanice yaptık. Ve bunlar Türkiye de bir ilkti.

Kentleri kimlikleriyle buluşturmanın bir başka ismi de, Diyarbakır’ın girişlerine farklı dillerde “Hoş geldin” yazısı yazdık. Diyarbakır’ın Silvan’dan girişi daha çok Ermenice ve Zazaca kullanan insanların geldiği bölgedir. Biz o alana Kürtçe’nin Zazaca lehçesi ve Ermenice “hoş geldiniz” yazdık.

Yine Mardin girişinden bu sefer Süryanice, Kürtçe’nin Kumanci lehçesi ve Türkçe “hoş geldiniz” yazdık.

Yine kentimizin başka tarafına, İngilizce, Arapça ve Kürtçe yazıyoruz. Burada amacımız şu; bu kentin kimliklerini kentin dışından gelenlere tanıtmak olduğu gibi bu kentte yaşayanların bu kente aidiyet duygusuna kapılmasını istiyoruz ve bu bence çok önemli bir olaydır.

“BARIŞ DA ÇOK DİLLİLİK, ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK VE ÇOK KİMLİKLİLİKLE OLACAKTIR”

Diyarbakır da diğer şehirlerimiz gibi Ermeni, Süryani gibi halklarını ve rengini yitirmiş. Ancak sizin bu konuda bazı çalışmalarınız var ve bir ödül (Dikrana Krallığı nişanı)da aldınız? Bize bunlardan bahseder misiniz?

Öncelikle bundan büyük bir onur duyduğumu söylemek istiyorum. Özellikle sadece Ermeniler değil Süryaniler de, Asuriler de bir ödül verdi bize. Şimdi en son Dünya Süryaniler Birliği’nin isteğiyle biz bir sokağa “Barcaliva Sokağı” adını verdik. Özellikle buradaki yaklaşımımız şu; biz halkların bir arada yaşayabileceğine inanıyoruz. İnançların bir arada yaşayabileceğine inanıyoruz. Nasıl çok dilliliği savunduksa yine aynı şekilde çok kültürlülüğü de savunuyoruz.

Bir sokağımızı “kültürler sokağı” yaptık. Ermeni kilisesi, Süryani kilisesi, Keldani kilisesi ve Dört ayaklı minarenin olduğu sokakları restore ederek bunun dünyaya örnek olacağını düşündük. Bu temelde biz bir arada yaşama kültürünü daha da artırmak için Diyarbakır’ı barışın başkenti yapma düşüncesiyle ilerleyeceğiz. İşte barış da çok dillilikle, çok kültürlülükle ve çok kimlikle olacaktır. Bu nedenle bu farklılıkların bir arada yaşayabileceğini tüm Türkiye’ye ve tüm Dünyaya kanıtlayacağız.

TWİTTER ÜZERİNDE GELİŞTİRİLEN DESTEK ÇOK ANLAMLI VE DEĞERLİ OLDU”

Öncelikle geçmiş olsun dileklerimle sormak istiyorum; son zamanlarda yaşadığınız rahatsızlık nedeniyle de gündemdesiniz? Bu rahatsızlık nedir? Nasıl seyrediyor? Yurt dışında tedavinize neden izin verilmiyor? Ayrıca bu konuda bir kampanya başlatılmış, bu konuda bize bilgi verir misiniz?

Çok teşekkür ediyorum, özellikle böylesi bir kampanyaya destek verenler için de çok teşekkür ediyorum. Sağlığım nedeniyle hem cezaevindeyken hem de çıktıktan sonra sivil toplum örgütleri, parti üyeleri ve İHD, MAZLUM-DER gibi sivil toplum kuruluşları ve birçok kişi, kurum, gazeteci, yazar; özellikle cezaevinden çıkmam için büyük kamu desteği sağladılar.

Ben onlara çok teşekkür ediyorum. Yurt içinden ve yurt dışından ciddi bir kampanya oluşturuldu. Çıktıktan daha sonra tedavi arayışlarına girdim ve maalesef tüm Türkiye’de gitmediğim hastane kalmadı. Hepsi de başka yapabilecekleri bir şeyin olmadığını söylediler ve bunun üzerine yurt dışına gitmem ile ilgili raporlar verildi.

Başvurdum mahkemeye ve mahkeme reddetti. Çünkü KCK davası nedeniyle tutuklanmıştım bırakılmıştım ve yurtdışı yasağı vardı. Kaçma şüphesi olduğu ifade edilerek hala bırakılmıyorum. Ama yaşamım risk altında. Hastalığım "Herediter Derin Ven Trombozu", yani kalıtımsal nedenli kan pıhtılaşması rahatsızlığı ve iki defa ölümden döndüm.

Kanama riskiyle pıhtılaşma riskini bir arada taşıyorum. Kullandığım bir ilaç var. Bu ilaca da vücudumun reaksiyon gösterme durumu var. Şimdi kaçma şüphesi deniliyor, yani şunu özellikle önemseyerek ifade etmek istiyorum, yaşam hakkı her şeyin üstündedir ve kutsaldır. Yani kaçma şüphesiyle beni tutanlar yarın nasıl vicdani, ahlaki, hukuki ve dini cevap verecekler?

Ben bu konuda merkezi hükümete bir çağrıda bulunmak istiyorum; yani bu kararı verenler bu kararı gözden geçirmelidirler. Ama başka bir boyutu var ki özellikle bu Twitter üzerindeki geliştirilen bu destek benim çok anlamlı ve değerli oldu. Gerçekten dünyanın birçok yerinden insanlar videolarıyla ve düşünceleriyle bir tweet atmayla çok büyük destek oldular. Ben bu kampanyaya destek veren herkese teşekkür ediyorum. Umuyorum bu sadece benim için değil birçok hasta tutuklu için de umut olur. Umuyoruz tüm hasta tutuklular da bir an önce bırakılırlar.

“TERZİ FİKRİ’NİN DE VE DİĞERLERİNİN DE RUHUNUN YAŞATILDIĞINI SÖYLEYEBİLİRİM”

Türkiye’de halkçı belediyecilik deyince 80 öncesi bir Fatsa örneği verilir. Şimdiyse BDP’li belediyeler onlarca Fatsa yarattı gibi görünüyor. Fatsa ve Fikri Sönmez ruhunun Sur Belediyesi'nde de yaşadığını söyleyebilir miyiz? Belediyecilik anlayışı olarak değerlendirirsek ne tür benzerliklerden söz edebiliriz?"

Şimdi öncelikle şunu söyleyelim; tabi Terzi Fikri düşüncesinde sayın Mehdi Zana’nın düşüncesinden feyz aldığımızı söyleyelim. Dünyanın birçok örneğinden de feyz aldığımızı söyleyebiliriz. Ama bugün BDP’nin oluşturduğu model bunları da aştı. Bu anlamıyla Terzi Fikri’nin de ve diğerlerinin de ruhunun yaşatıldığını söyleyebilirim. İdealler anlamında söylüyorum. Ama bunu aşan bir tarzda da olduğunu yarın çıkacak yeni düşüncelerin veya modellerin de, paradigmaların da bunu aşacağına inanıyorum. Bu bir süreç çünkü.

“HALKÇI BELEDİYE HALKIN İÇİNDE GEZMEK DEĞİLDİR”

Bu nedenle biz halkçı belediyecilikle yapmak istediklerimize, özellikle anlayış temelinde halkla birlikte karar verme süreçleriyle başladık. Yani şudur, halkçı belediye halkın içinde gezmek değildir. Bu kurumlar halka hizmet etme yerleri ise kararların halkla birlikte alınması gerekir. Bu nedenle bir boyutu kadın, bir boyutu çocuk, gençlik ve halk boyutlarıyla, çalışanlar boyutlarıyla meclisleşerek onları yönetim süreçlerine katarak ve birlikte karar verme süreçlerini başlatmış durumdayız. Biraz daha organize. Tabi eksiklikleri var ama önemli bir aşama kat ettiğimiz söylenebilir. Şunun özellikle ifade etmek isterim; geçmişte mahalle meclisleri de vardı ama o günün koşullarında belki oturtulamamıştı. Biz yarım kalan projeyi daha da geliştirerek güçlendirmeye çalışıyoruz. Açıklık, şeffaflık ve yönetimdeki yetki devrini bir anlamıyla gerçekleştirme çabası içindeyiz. Bütün eksikliklere rağmen.

“KENDİSİNE HER ŞEY MÜBAH BAŞKASINA YASAK”

Başbakan Erdoğan belediyelerin yurtdışı fonlar ve kredilerden yararlanmasını eleştirdi. Özellikle BDP’yi hedef aldı. Bu anlayışa ne diyorsunuz? Kötü bir şey mi bu? AK Parti de dünyanın her yerinden kredi ve fon kullanmıyor mu? Neden bunu bir kabahat gibi sunuyor Başbakan? Bize bu konudaki düşüncelerinizi anlatır mısınız?

Şimdi AKP’nin bir huyu var, kendisine her şey mübah başkasına yasak. Bugün çok dillilik nedeniyle bizi görevde attı ama bizden sonra bizim projemizi alarak çok dilli televizyon açtı TRT 6 (TRT şeş). Şimdi orada ‘’Bi xer hatin’’ dedi, Türkiye’de büyük bir demokrasi hamlesi olarak, devrim olarak nitelendi.

Ama aynı AKP, KCK tutuklularının Kürtçe konuşmasını “bilinmeyen dil” olarak gösterdi. Şimdi diyebilir ki; Mahkeme bunu yaptı. Peki mahkemeler kimin yasalarını uyguluyor. Tabi ki hükümetin yasalarını. Hükümetsen neden yasayı değiştirmiyorsun? Kendisine hak olarak gördüğü bir şeyi bir topluma, bir halka hak görmüyor. İşte AKP’nin demokrasisi bu. Şimdi 2014’de seçimler var, AKP bütün kendi belediyeleri için her şeyi mübah görüyor, kredi mi alırsın, Katar’la mı anlaşırsın, kiminle anlaşırsan anlaş ama bütün bunlara rağmen AKP’li belediyeler halkın derdine derman değil. Şimdi binlerce belediyesi var ama 98 tane belediyeden korkuyor. Çünkü bu 98 belediye karanlık içinden bir aydınlık olarak doğuyor.

Korkuyorlar, diyorlar ki bunlar böyle gelişirse bizi de götürecekler, bizim belediyelerimizi de elden alacaklar. Aslında korku bu. İki yönlü yapıyor, birincisi bizi topluma suçlu diye gösterip aynı zamanda bir operasyon başlangıcı da yapıyor olabilir, ikinci bir boyutu da belediyelerimizi kötü gösterip kredi vermeyerek hizmet yapmamızı engellemek istiyor.

Hizmeti başka türlü engelleyemedi, zaten iller bankasından para gelmiyor, olabildiğince kaynaklarımızı kısıyor. Buna rağmen biz halkla birlikte çok şey yapıyoruz. Bunun da artık önüne geçemeyince şimdi bize kredi vermek isteyen kuruluşlara da engel olmak istiyor.

AKP’nin unuttuğu bir şey var; bütün AKP’li belediyeler de fondan yararlanıyor, hatta kredi de alıyorlar. Ama bir şey var, AKP kendi belediyelerine mübah gördüğünü bize yasak görüyor. Globalleşen bir dünyada, belediyelerin birbirleriyle diyalog kurması veya uluslararasılaşma o kadar rahat ki. Şimdi hem dünyada globalleşmeden bahsedeceksiniz hem de milliyetçi kesileceksiniz, böyle olamaz, bu tarz doğru değildir.

İkincisi şunu unutuyor Sayın Başbakanımız; her sene Sayıştay müfettişleri zaten geliyor, zaten bir usulsüzlük olsaydı Sayıştay Müfettişleri bunu tespit ederdi. O zaman Sayın Başbakan’a bir çağrım var, Sayıştay müfettişlerine soruşturma açsın. Sayıştay müfettişleri onun müfettişleridir. Zaten içişleri bakanlığı müfettişleri de eksik olmuyor. O zaman onun müfettişleri de bir şey bulamadığı için onlara da soruşturma açsın bence.

“SUÇSA EĞER HAZİNE DE BU İŞİN ORTAĞIDIR”

Bir diğeri de, sayın Başbakan’a herhalde yanlış bilgi veriliyor ki, bir yabancı kuruluştan, bir bankadan veya bir yerden kredi alabilmek için hazine onayı gerekiyor. Hazine de Sayın Başbakan’ın hükümetine bağlı, biz kredi almışsak demek ki o zaman hazine bize onay vermiştir, suçsa eğer hazine de bu işin ortağıdır. Hükümet de bizim ortağımızdır o zaman. Suçumuzun ortağıdır.

Böyle olamaz, böyle bir demokrasi anlayışı olamaz. Biz Başbakan’dan şunu beklerdik; herkesin ve herkesimin Başbakanı olsun. Yalnız AKP’nin Başbakanı değil. Türkiye cumhuriyeti Başbakanı olsun. Biz de Türkiye cumhuriyeti yurttaşıysak ve belediyesiysek, bize de yaklaşımı AKP’li belediyeler kadar olmalıdır. Ona hangi olanaklar varsa bize de olmalıdır. Bu demokrasinin gereğidir. Hele hele Müslümansa bu daha çok önemlidir. Allah korkusu olmalıdır. Şimdi insan eğer müslümanım diyorsa bir kere adaletten ayrılmayacaktır. Ben de Hz. Ömer’i ona hatırlatırım.

Bu konuda bence sayın Başbakan yanıltılıyor bürokratlar tarafından. Sayın Başbakanın bu yanlışları ona söyleyen bürokratları uyarmalıdır bence.

“HÜKÜMET BDP’NİN SİYASET YAPMAMASINI MI İSTİYOR”

Son dönemde çatışma ve ölümler artıyor, KCK operasyonu adı altında sivil siyasetçiler tutuklanmaya devam ediyor. Hatta geçtiğimiz günlerde 150’ye yakın siyasetçi daha gözaltına alındı. Bunun ardından BDP de boykot kararını bozarak meclise döndü. Gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle biz BDP’nin demokratikleşme sürecine katkı anlamında, toplumsal barışa katkı anlamında meclise dönmesini çok olumlu buluyoruz. Çok iyi bir karar, boykot etme kararı da doğru bir karardı, tamamladı sürecini dönmesi bir o kadar doğru oldu.

Çünkü BDP siyaset yapan bir parti ve halkın istediği toplumsal barışı gerçekleştirmek için tekrar dönmesi pozitif bir karardı. Bu anlamıyla partimiz doğru bir karar verdi. Ama ne yazık ki aslında ortaya bir şey çıktı; bütün kamuoyu da özellikle Türkiye kamuoyu da şunu söylüyordu, BDP meclise dönmeli. Zaten Kürtlerin böyle bir düşüncesi de vardı. Ama BDP meclise dönsün diyen kesimler BDP’nin tabanına yönelik siyasi operasyonu da bir siyasi darbe olarak da eleştirmelidirler.

Şimdi BDP siyaset yapmak için döndü, oysa siz BDP’nin tabanını tutuklarsanız kiminle siyaset yapacaksınız? Toplumun geri kalanına şunu diyorsunuz, ben size siyaset yaptırmıyorum. Siyasetten çekilin dağa gidin diyorsunuz. Acaba hükümet BDP’nin siyaset yapmamasını mı istiyor?

Aslında bütün bu gelişmeler bir kez daha göstermiştir, BDP’nin meclise dönme kararı ne kadar doğrudur? İşte BDP’nin meclise dönmesi AKP’yi bir demokrasi havarisi olarak görenlerin aslında çıplak gerçeklikleri görmesine neden olacaktır. Şimdi eğer AKP demokrasi havarisiyse niye bu kadar operasyon yapıyor? Demek ki Kürtlerin siyaset yapılmasında korkuluyor. Kürtlere siyaset yapmayın deniyor. Bu nedenle bu tavırdan vazgeçilmelidir. Siyasi ve askeri operasyonlar çare değildir.

“OLMASI GEREKEN ŞEY DİYALOGDUR, MÜZAKEREDİR”

Biz şunu söylüyoruz; olması gereken şey diyalogdur, müzakeredir. Bu diyalog ve müzakere birçok ölümü durduracaktır, birçok sıkıntıyı ortadan kaldıracaktır. Bu temelde biz hükümete diyalog ve müzakere çağrısında bulunuyoruz. Tutuklanmalar, askeri operasyonlar çare olmadığının yanında zarardır.

“DEMOKRATİK SİYASET YAPMAKTAN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

Şu bilinmelidir; biz ısrarla ve inatla AKP’ye rağmen demokratik siyaset yapmaktan vazgeçmeyeceğiz. Doğru çözüm odur, doğru zemin odur. Belki AKP bizi siyaset dışına iterek kriminalize etmeye çalışıyor, oysa biz inatla demokrasiden yana olacağız. Bunu unutmayalım ki; biz Türkiye halkıyla birlikte demokratik bir cumhuriyette yaşamak istiyoruz. Bir arada ortak vatanda kendi kültürümüzle, kimliğimizle yaşamak istiyoruz. Manipüle etmesinler, Kürtler ayrı bir devlet istiyor gibi manipülasyonlara artık kimse kanmıyor. Kürtler tarihi olarak bir karar vermişler, statüsüz yaşamak istemiyoruz. Bizim statümüz olmalı, bu statümüz demokratik bir cumhuriyet içinde, Türklerle ve diğer halklarla birlikte özgür ve eşit bir yurttaş olarak yaşamak istiyoruz.

Çatışmalarla ilgili bir şey daha eklemek istiyorum; her ölen insandan dolayı yüreğimiz yanıyor. Bugün bir gerillanın ölümüne üzüldüğümüz kadar bir askerin de, bir polisin de, bir korucunun da ve sivillerin ölümüne de o kadar üzülüyoruz. Yüreğimiz yanıyor. Bence şunu bilmeliler; her ölen can yüreğimizden bir parça götürüyor. Bence bu kötü gidişat Türk ve Kürt analarının yüreğini birleştiriyor. Her akşam evimizin üstünden jetler geçiyor ve aslında geçen bu jetlerin her geçişi Türk analarıyla Kürt analarının yüreğini birleştiriyor. Evladı orada olan Kürt ana ile evladı orada olan Türk ana birleşiyor aslında. Çünkü o uçak bir askeri de öldürebilir, bir gerillayı da. Dolayısıyla gözleri ağlayan annelerin yürekleri buluşuyor bence. Bu barışı getirecek.

“SİVİLLER ÖLMEMELİ VE ÖLDÜRÜLMEMELİ”

Sivillerin ölümleri yaşanan acıları başka bir boyuta taşıdı. Savaşla hiç ilgisi olmayan insanlar, kadınlar, çocuklar ölünce yoğun tepkiler gelişti. Siirt’te 4 kadının ölümü üzerinde PKK özür diledi. Siirt Belediye Başkanı Selim Sadak da, çok vicdani bir çıkışla “Özür dilemek neye yarar” dedi. Sizce de savaşı ve ölümleri tamamen bitirmek için çalışma görevimiz yanında, sivillere zarar veren eylemlerde gerek devlet, gerek PKK’nin daha dikkatli olmasını sağlamak için neler yapılmalı?

Birincisi; ben sivillerin ölmemesine inandığım kadar, hiçbir insanın ölmemesine inanıyorum. Evet savaşta siviller hiç olmamalı. Çünkü sivil hedeflere yönelmek savaş hukukuna da aykırıdır. Bu anlamıyla bu bir çağrımızdır. Siviller ölmemeli ve öldürülmemeli. Ama asıl önemli olan bence bu savaş durmalıdır. İşte “özür dilemek neye yarar”ın altında yatan budur.

“GÖZLERİNİN RENGİ FARKLI OLSA DA GÖZYAŞLARI AYNIDIR”

Biz bu çatışmanın ve bu savaşın durması için çaba göstermeliyiz. Ha Siirt’te bir sivil ölmüş ha Yozgat’ta bir sivil ölmüş, ha Cudi dağında bir asker bir gerilla ölmüş, ha İstanbul’da bir sivil ölmüş, insan ölümü aynıdır. Bu nedenle; biz siyasetçilere düşen işte tam da budur.

Ben 2009 da bir söz söylemiştim ve bugün yine söylüyorum; Bir asker annesiyle bir gerilla annesinin gözlerinin rengi farklı olsa da gözyaşları aynıdır. Biz siyasetçilerin bütün çabası bu gözyaşlarını durdurmak olmalıdır. Ve asıl özür budur bence.

“YARIN KİMİNLE MÜZAKERE EDECEK?”

Ama bunun olabilmesi için siyaseten zeminin açılması gerekiyor. Siz siyasetçileri tutuklarsanız, siyasi zemini yok ederseniz dağa gidişleri arttırırsınız. İşte bu nedenle biz siyasetin aktif rol almasını istiyoruz. İşte siyasal zeminde tutuklanmalar devam ederse bunu yaratanlar aslında yarın çok kötü duruma düşecekler. Şimdi hükümet bu kadar tutuklanmaları yaparsa yarın kiminle müzakere edecek? Yarın kiminle bu işi çözecek? O zaman çözmek istemiyor demek ki. Peki savaşta ısrar etmek çözüm müdür? Hayır. 30-35 yıldır çatışmalar devam ediyor. Neyi çözdük? Öl ve öldür yerine artık yaşa ve yaşatı düşünmeliyiz.

Peki Başkan 90’lı yıllardan bu yana değişen bir şey var mı?

Öncelikle şunu söylemek istiyorum; her mücadele kendinde bir kazanım getiriyor. En büyük kazanım kadının özgürlük mücadelesidir. Çünkü Kürt kadını özellikle 80’li yıllarda çok daha kötü durumdaydı ama bugün kadın çok önemli bir toplumsal aşama kaydetti. Özgürlük kazandı. Eskiden annelerimiz komşuya giderken kocalarından izin alıyorlardı, ama bugün kadınlarımız alanlarda ve önde. Yeterli mi? Hayır. En önemli kazanım budur bence.

İkinci kazanım ise dildir. 1983’de biz Cumhuriyet gazetesini okuyorduk bugün okumuyoruz. Ama bir şeyi önemsiyorum; bir halk önce kendi kimliği ve kültürüyle buluşmalıdır.

Valla ben şunu söyleyeyim, 12 Eylül öncesi ve sonrası birçok Kemalizm adı altındaki sol mantık bize kendi kültürümüzü kaybettirdi. Biz o dönemde sosyalizm gelecek bu iş çözülecek anlayışlarıyla kandırılmaya çalışıldık ve Kürtçe konuşamıyordu insanlar aman şövenizm olmasın diye. Ve aslında sol adına Kemalizm yutturuldu. Reel sosyalizm dediğimiz şey de bu aslında. Bu nedenle biz bu mantığın dışına çıktık. Bugün de, İslam kardeşliği adı altında, ümmetçilik adı altında diyor ki ümmet gelince iş iyi olacak o yüzden Kürtçeye, dile falan gerek yok. Nasıl olsa her şey hal olacak. Oysa biz biliyoruz ki, ümmet kavmiyeti reddeden bir şey değildir, kavmiyetçiliği reddeder. Bugün Türk İslam sentezi adı altında, Kürtlerin Müslümanlık duyguları kullanılarak bir başka asimilasyon politikası uygulanmak isteniyor.

Geçmişte sol Kemalist kültürünün yaptığını bugün Türk İslam sentezcileri yapmaya çalışıyor.

Bu konuda ne olursak olalım önce kendimiz olalım. Kimliğimiz, kültürümüz neyse önce onu olalım. Biz kendimiz olamazsak bir başkasına yardımcı olamayız, kendimizi sevmezsek bir başkasını sevemeyiz.

Ben bunu ilkel milliyetçilik anlamında söylemiyorum. Ben yurtseverleşirsem enternasyonelleşirim.

“AKP DEĞİŞİM İSTİYORSA BDP’DEN KORKMAMALIDIR”

Başkan bilindiği üzere 23. Dönemi geride bıraktık ve 24. Dönem başladı ve tekrar meclistesiniz, geçen dönemden sayıca fazlasınız. Peki yeni anayasanın hazırlığı nasıl olacak, özellikle BDP’nin de direndiği tekçi anayasanın yerine çoğulculuk kavramı nasıl yerleşecek. Bu konuda neler düşündüğünüzü öğrenebilir miyiz?

Biraz da siyasi operasyonları bunlarla da ilişkilendiriyorum. Yeni anayasa sürecinde BDP’nin büyük bir toplumsal gücü olduğunu biliyor. Belki parlamentoda sayımız 35, AKP kadar değil ama unutmayın ki 35 milletvekilinden ve onun kitlesinden korkuyor 350 milletvekili. Bu çok ilginç bir şeydir. AKP, BDP’den korkuyor. Onun siyaset yapmasından korkuyor. Çünkü BDP’nin Türkiye’nin bir umudu olduğunu biliyor. Ve umutla yarın onun yanlışlarını ortaya çıkaracağı için BDP’ye operasyon yapıyor. Oysa bence AKP değişim istiyorsa BDP’den korkmamalıdır. BDP ile ortak hareket etmelidir. Gerçekten değişim istiyorsa müzakere etmelidir ve diyalog geliştirmelidir. Ama ben istemediği kanaatindeyim, görüntü böyle. Şimdi eğer böyle değilse de bunun ispat edilmesi gerekir.

İkincisi yeni anayasanın 12 Eylül anayasası gibi olup olmayacağı başlangıçtaki maddelerden belli Anayasal yurttaşlık güvence altında olmalı. Onun için bu yeni anayasa hiçbir etnik kimliğe vurgu yapmamalıdır. Anayasal yurttaşlığa vurgu yapmalıdır veya Türkiye Cumhuriyeti eşit yurttaşlığına vurgu yapmalıdır. Eğer ilk 3 madde olacaksa o zaman 12 Eylül’den ne farkı kalır. Peki o zaman yeni anayasaya ne gerek var. Bu nedenle muhalefetin ve iktidarın bu koşullarla gelmemesi gerekiyor. Yeni bir anayasa Türkiye cumhuriyetinin bütün yurttaşlarının anayasası olmalıdır. Ve bütün farklılıkları hem inançsal anlamda hem de kimliksel anlamda farklılıklarını kabul etmelidir. Özgürlükçü anayasa böyle olur.

“TÜRKİYE ÖZGÜRLEŞTİĞİ GÜN TAM ANLAMIYLA MUTLU OLACAĞIM”

Başkan siz KCK tutuklusuydunuz. Serbest bırakıldınız. Kardeşlik, birliktelik mesajlarınızı kısaca alabilir miyiz?

Şunu söyleyeyim; benim bırakılmam beni sevindirmiyor, içim hala buruk çünkü arkadaşlarım içerde, yüreğimin bir parçası onlarla. O nedenle ben onlar çıktıkları gün ve Türkiye özgürleştiği gün tam anlamıyla mutlu olacağım. Asıl dağdakilerin de demokratik siyasete dahil oldukları gün mutlu olacağım. Türkiye demokratik özgür bir ülke olduğu zaman daha da mutlu olacağım.

Şimdi ben şunu önemsiyorum, Türkiye’de farklılıkların bir arada yaşaması gerektiğine inanıyorum. Ve bu nedenle de biz Türkiye’de Kürt olarak ama Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak veya demokratik bir Türkiye’nin yurttaşı olarak yaşamak istiyoruz. Bu inancımızı ifade ederken halkların kardeş olduğuna inanıyorum. Bizim ne Arap halkıyla ne Türk halkıyla ne de diğer halklarla sıkıntımız yok ve olmayacaktır. Son olarak bu renklerin bir arada olmasını ve kardeşçe yaşamasını temenni ederek daha da mutlu olacağımıza inanıyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.