'Sol geçmişte kalmadı mı?'

Geçen hafta “Türk Solu”nu yazan Oya Baydar’ın T24’teki yeni yazısı da sol üzerine:


Yazının başlığını “Sola Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği” olarak düşünmüştüm ama geçen haftaki “Türk Solu” yazısına bir okurdan gelen yorum rotamı biraz değiştirdi. “Sol geçmişte kalmadı mı? Boşuna tartışıp duruyorsunuz” diyordu yorumcu. Ben şöyle söylemeyi tercih ediyorum: “Türkiye solu, kendi zaaflarının, doğuş koşullarının ürünü olan bünyesel hastalıklarının, teorik boşluğumuzun, kadim biat kültürümüzün, sağ-sol cepheleşmesindeki mevzilenme hatalarının ve de en temel ilkeleri unutmamızın etkisiyle kendi antitezine evrilerek kendini tüketti. Geçmişte kalan; solun/ sosyalizmin deforme edilmiş, tükenmiş şeklidir; bazı eski arkadaşların iddia ettiği gibi bizatihi kendisi değil.

Terimlere, kavramlara takılmak; hele de düşünceleri, ideolojileri, kişileri ve de geçmişi (kendi geçmişim bile olsa) dokunulmazlaştırmak, kutsallaştırmak gibi bir derdim yok. Galiba inanç genim eksik, hiçbir konuda mümin olamadım; ama herkes gibi, en azından hayatıma bir anlam kazandırmak için doğru gördüğüm birşeylerin peşinden gittim. Bazen yanıldım, yanıldığımı anladığımda da nerede yanıldığımı yeni verilerle sorgulamaktan çekinmedim. Beni yanılttılar diye dövünmedim, yürüdüğüm yollardan hiç pişmanlık duymadım. O yolların güzergâhı, zemin kaplaması, yol işaretleri ve benim yürüyüş tarzım, hızım varmak istediğim hedefe götürmüyormuş demek ki diye düşündüm. Her şeyden kuşkuya düşsem de hedeften kuşkulanmadım. Kısacası, bu yazının maksadı sol güzellemesi yapmak değil; “sol/sosyalizm öldü mü, ölmediyse öldürülmeli mi?” sorusu üzerine düşünmek.

Peki sol nedir? Daha da daraltalım, sosyalizm nedir? Teorik, ideolojik, politik, tarihsel, vb. tanımlara, yorumlara, tartışmalara girmeden: şu yaşadığımız dünyanın ahvalinden, insanların çektikleri türlü türlü acıdan, zulümden- zalimden, şu kurulu düzenden memnun muyum, sorusuna verilen HAYIR cevabıdır sosyalizm. Bu dünyanın değişmesi gereği ve başka bir dünyanın mümkün olabileceği umududur. İnsanın doğayla ve kendisiyle barışık olarak her türlü baskıdan ve sömürüden kurtulmuş, özgür yaşayacağı eşitlikçi, adil, barışçı bir dünya özlemidir. İnsanlığın, eski çağlardan beri süren; dinlerin yeryüzünden gökyüzüne taşıyıp yaşamdan ölüm sonrasına ertelediği büyük ütopyasının bu dünyada gerçekleştirilebilmesi çabasıdır. Bu düşünce ve çabanın tarihin belli bir kesitinde, 19. yüzyılda aldığı, günümüze kadar da süren adıdır. Ne bir fetiştir, ne de bir ayet. 1789 Fransız burjuva devriminden sonra kurulan Konvansiyon meclisinde (1791- 92) salonun sol üst sıralarında oturan Jakoben kulüpleri üyesi radikal devrimcilere atıfla sıkı devrimci, radikal değişimci anlamında kullanılan bir nitelemeden ibarettir.

Günümüzde, kapitalist sisteme temelde itirazı olmayan, mevcut düzenin muhafazasından yana, yani değiştirmeyi değil sürdürmeyi amaçlayan sağın karşısındaki siyasal çizgiyi belirtmek için kullanılır. Bu yüzden de, hele de sağın solun epeyce karıştığı Türkiye’de “Hangi sol?” sorusu haklı bir sorudur. Geçen haftaki yazıda, ırkçı faşist bir yayın örneğinden hareketle sol kavramının çarpıtılmasına işaret etmeye çalışmıştım.  Tekrarlamadan; ve anlamı epeyce bulanmış sol yerine sosyalizm diyerek “Sol geçmişte kalmadı mı?” sorusuna kendi cevabımı vermeyi deneyeyim.

Eğer şu yaşadığımız dünyadan memnunsanız, Voltaire’in Candide’i gibi “Yaşanacak dünyaların en iyisinde her şey iyiye gidiyor” düşüncesindeyseniz, ya da “Bana ne, ben keyfime bakarım” diyorsanız, sosyalizmle bir işiniz yok demektir. Rahatsınız, ne iyi!.. Bir eski arkadaşımın, katılmadığım ama önemli bulduğum bir yazısında ileri sürdüğü gibi “Artık sosyalist olmaya gerek yok, çünkü kapitalizmin alternatifi kendi bağrında yeşeriyor, demokrasinin gelişmesi için çalışmak yeter” diye düşünüyorsanız, evet sosyalizme de, sosyalizmi tartışmaya da gerek yok. Bu da bir görüş, bu da iyi...Yine de bu düşüncenin, tam da unutmaya ve unutturulmaya çalışılan Marksizmin ana fikirlerinden biri olduğunu, her üretim tarzının kendinden sonra gelecek olanın tohumlarını içinde taşıdığı tezinin sosyalizmle çelişmek bir yana onu güçlendirdiğini geçerken hatırlatmadan edemeyeceğim. Temel sorumuza gelecek olursak...


'Bıktık şu eski solcuların!...'

Dört-beş yıl önceydi. Bir 1 Mayıs gösterisinde polisin göstericilere gerçekten hunharca, düşmanca saldırısı sırasında ağır yaralananlar olmuştu. Genç kuşaklar benim gibi değil, sürekli on-line durumdalar anlaşılan ki, izlemekte olduğum Barış Girişimi mail grubuna, olaylar bütün hızıyla devam ederken, “Taksim taraflarında sağlıkçı, hekim arkadaşlar yok mu? Acilen müdahale etmeleri gerekiyor” gibisinden “acil” kodlu bir ileti gelmişti. Birkaç dakika sonra ekrana cevabi bir ileti düştü: “Bıktık bu eski solcuların yaygarasından!” Her iki iletinin sahiplerini de ismen tanıyordum. Acil yardım isteyen de, ona kızıp tepki veren de gencecik, pırıl pırıl çocuklardı. Biri, “eski” olmak bir yana sosyalizmle de ilgisi olmayan, insancıl, barışçı, ezilenden, mağdurdan yana, özgürlükçü, demokrat bir genç kadın; ona tepki veren de vesayete, darbeciliğe karşı etkili mücadele yürüten Genç Siviller topluluğu üyesi bir genç.

E-posta adresinden ulaşıp, ablaca, teyzece bir e- mektup yazdım eski solcuların yaygarasından bıkan genç arkadaşıma. İçten ve saygılı bir cevap aldım. Çocukluğunda göğsünde Özal yazılı ve Anavatan amblemli tişörtlerle dolaştığını, ailesinin ANAP’lı olduğunu, çocukluk ve gençlik yıllarında çevresindeki sol düşmanlığını anlatıyor, “İnsan kolay kolay değişemiyor, içindeki tortuları atamıyor” diyordu. Doğrudur, hele de çocukluğumuzda gençliğimizde kafamıza yüreğimize kazınanlardan kurtulmak güçtür. Nitekim sonraki yıllarda, kendisi olmasa da aynı çizgideki yakınlarının, arkadaşlarının yazılarına, yorumlarına rastlıyorum ara sıra. Kürt meselesinden futbola, dış politika sorunlarından antidemokratik uygulamalara, her konuda sola, sosyalistlere dokundurmak, “çakmak” üzerine kurulu hırslı, intikamcı, yer yer saldırganlaşan sol düşmanlığı sürüyor. Sürüyor, çünkü o ve benzerleri solu, sosyalizmi olduğu veya olması gerektiğinden çok farklı bir surette görüp tanıdılar. Bunda sosyalist sistemin çöküşünün, zamanın ruhunun, yıkıcı propagandaların, dezenformasyonun, kısır siyasal tarafgirliğin payı var kuşkusuz, ama solun hiç payı yok mu?

Geçen haftaki yazıyı hatırlatarak sol ve sosyalistler gerçekten sol ve sosyalist olamadıkları için, olamadığımız için bunu hak ediyoruz demekten çekinmeyeceğim. Sen darbeciliği, vesayeti, statükoculuğu, Dersim’leri, 1915’leri, ulusalcılık adı altında milliyetçiliği; kültürel, etnik, dinsel ayrımcılığı devrim adına, sol adına savun, ya da hoşgör; sen farklı yaşam tarzlarına, farklı inançlara sahipler diye, örtünüyorlar, açılıyorlar diye halkın bir bölümünü ikinci sınıf vatandaş say; neredeyse yüz yıldır kendini “şu hep yanlış yapan, cahil, medenileşememiş” halkın çobanı ilan et, sonra da kendine sol de, devrimciliği, hatta sosyalistliği yakıştır. Alemin kendine liberal diyen, demokrat diyen Özalcı çocuğu da “Bıktık bu eski solculardan” diyiverir, darılmaca yok!...

Ya da sosyalist solun göbeğinden çıkmış birileri de, eski solun kendinin de ortak olduğu hatalarını solla, sosyalizmle özdeşleştirir. “Başka bir dünya” imkânını ve sosyalizmin bu imkânın gerçekleştirilmesi çabası olduğunu unutup umutları tarihin çöplüğüne gönderir. Üzülmek yok!...

Aslında ben de bıktım sosyalizmin özünü çarpıtan, anlamını boşaltan, hataların üzerinde tepinip, ezberlere sığınıp insanlığın ütopyası ve umudu olan bir düşünceyi, bir özlemi, bir gelecek vizyonunu tahrip eden bu “eski solcu” zihniyetten. Sosyalizm bu zihniyetin tekelinden kurtulamadıkça, eski ezberlerin tekrarıyla yetinip 21. yüzyılı, yeniyi, değişeni kavrayamadıkça; devrimci ütopyasını koruyarak gereğinde adından yöntemlerine kadar kendini yenilemeyi göze almadıkça “Sol geçmişte kalmadı mı?” ya da “Neden artık sosyalist olunsun ki?” soruları haklı görünecek.

Dünyayı açıklamak yetmez değiştirmek gerekir diyen 11. tez, şu dünyanın haline bakınca bir kez daha önem kazanıyor. Değiştirmenin yolu yordamı; değiştiriyoruz sanırken atılan yıkıcı, yanlış adımlar ayrı bir konu. Değiştirebilir miyiz? sorusu da büsbütün ayrı bir soru. Ama, Hacca gitmek üzere yola düzülen karınca misali, “yolunda bulunmak” bile önemli.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.