Nuray Mert yazdı: Kürtlere borcumuz var, şimdi başlarına gelenlerin vebali de hepimizin üzerine
Nuray Mert, bugün Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısında "Cumhuriyet kurulalı doksan küsur sene oldu; hâlâ inkâr, hâlâ sindirme, hâlâ yok etmekten medet umuyoruz, olacak şey değil! Bu arada, unutmamamız gereken bir gerçek var. Kürtlerin inkârı, sindirme, susturulma çabaları sadece Kemalist siyasete yüklenip işin içinden sıyrılınacak bir mesele değildi, kolektif suçumuzdu" diyor.

İşte Mert'in "Kürtler borcumuz: Müzakere ve barış" başlıklı yazısı:

Hiçbir şey, bir ülkede savaş görüntülerini, savaş halini haklı ve meşru gösteremez. Hiçbir şey, bu durum karşısında sessiz kalmaya gerekçe olamaz. Nasıl bu noktaya gelindiğini, Kürt siyasetinin sorumluluklarını, hatalarını yazdık durduk, artık o noktayı çoktan geçtik. Hiçbir iktidar, “Derdinizi bize değil, örgüte anlatın, bize değil, onlara seslenin” diyerek işin içinden sıyrılamaz. Ben şahsen örgüt mensubu değilim, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, siyasi anlayış olarak ayaklanma, devrim gibi yöntemleri benimseyen biri değilim, demokratik, barışçı, müzakereci yöntemlere inanan biriyim; ancak demokratik siyaset içinde ses verebilirim, demokratik siyasete bel bağlayabilirim, bu nedenle benim muhatabım yaşadığım ülkenin iktidarıdır, devletidir. Bu kadar açık bir gerçeğin, laf kalabalığı ile boğulup, barış çağrılarının “terörizme, teröristlere destek” diye yaftalanması karşısında mücrim gibi sesimi kesemem. Niyetimin halis olduğundan emin olduktan sonra, hiçbir şey bir vatandaş olarak talebimi meşru iktidara/devlete tekrarlamaktan beni alıkoyamaz.

Bu ülkede böyle düşünen vatandaş yok mu veya çok mu az; nedir bu sessizlik? Türkiye’nin batısı neden gür sesle, nedeni, sorumlusu kim olursa olsun, “Savaş değil, barış ve bunu gerçekleştirmek için operasyon değil, müzakere” istiyoruz diyemez? Katiyyen sadece muhalif kesimleri kastetmiyorum, bu bir siyasi görüş meselesi değil, o nedenle, iktidar partisine oy verenler dahil, hepimizi, bu ülkede yaşayan herkesi kastediyorum. Bu ülkeden ümidini kesmişlerden biri değilim, bu hali bir yandan yadırgıyor, diğer yandan buna direniyorum, direnmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkenin selametinin “Ne olursa olsun, savaş haline hayır, en berbatı bile olsa yine de müzakerede ısrar” diyenlerin çoğalmasında olduğunu düşünüyorum. 
Kürtlerin kaderi, o veya bu siyasetçilerinin söylediklerine de, bir kısmının kurtarıcı olarak benimsedikleri örgütlerinin stratejilerine de, içinde yaşadıkları devletin kudret gösterilerine de kurban gitmemeli. Bu ülkede yaşayan hepimizin, hepimize ve bu meyanda Kürtlere borcumuz var, şimdi başlarına gelenlerin vebali de hepimizin üzerine olacak. Tabii en büyük vebal, iktidar partisi içinde yer alan Kürtlerin pek çoğunun, kendi çıkarları uğruna olsa gerek, “daha fazla vurun, ezin, bu iş böyle hallolur” yönünde uğursuz rehberlikleri üzerine olacak.

Cumhuriyet kurulalı doksan küsur sene oldu; hâlâ inkâr, hâlâ sindirme, hâlâ yok etmekten medet umuyoruz, olacak şey değil! Bu arada, unutmamamız gereken bir gerçek var. Kürtlerin inkârı, sindirme, susturulma çabaları sadece Kemalist siyasete yüklenip işin içinden sıyrılınacak bir mesele değildi, kolektif suçumuzdu. Kürtlerin inkârı sadece Cumhuriyet’in kurucu Kemalist kadrolarının siyasetini belirlemedi, Cumhuriyet’e karşı tepki veren sağ siyasetler inkâr konusunda bir adım önde koşmayı marifet sayıyorlardı. Şu anda Meclis Başkanı olan İsmail Kahraman’ın altmışlı yıllarda bir dönem başkanlığını yaptığı, iktidar siyasetçilerinin pek çoğunun okulu denebilecek Milli Türk Talebe Birliği’nin 1969’da yayımladığı “İşte Doğu Anadolu” başlıklı bir küçük kitapçık şu ifadeler ile bitiyordu: “Artık kesinlikle ispat edilmiştir ki, Türkiye’de Kürt denebilecek bir unsur yoktur. Kendilerini Kürt diye ayrı bir ırk zannedenlerin, Türk asıllı Oğuz boylarından biri olduğunu iyice bilmeleri gerekir. Bu tarihi bir gerçektir. Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür”. Belli ki, bu kafa hâlâ tam değişmemiş, ama artık değişmeli. 

Artık zamanımız dar. İktidar mensupları sanıyorlar ki, “Kürtçüler” dedikleri insanlar, karşı taraf sıkıştığı için barış, müzakere çağrısı yapmaya daha meyilli. Oysa asıl devletin, iktidarın ve nihayet bu ülkede yaşayan hepimizin zamanı dar, çünkü bunu kavrayamazsak hep birlikte bir cehenneme yürüyeceğiz.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Iste bu 13 ay önce

Türkiye ingilitere kadar güçlü değil yine ispanya kadarda değil yine bölgesinin en güçlü devleti olan güney afrika kadar onun ayarında bir ülke rusya kadarda güçlü değil simdi bakalım onlar nasıl cozdu britanyalilik üst kimliği kurguladı ira ile on koşulsuz müzakerelere başladı barışı ve saygınlığı kazandı yine ispanya müzakeresiz federalizme geçti 4 kimlik esaslı toplam 26 özerk bölge inşa etti yine anc güney afrika rusya çeçenistan müzakereleri ve sonrasında gelişen olaylar tarihe nottur. Her çatışma her ölüm ülkeyi cehenneme sürüklüyor bunu göremeyen tarihsel perspektiften akıldan ve vicdandan yoksundur

Avatar
Kemal Arslan 13 ay önce

Isvicre de dört dil konusulur ama ekonomi ve dūsūnce özgùrlūgūnde Tūrkiye den cok cok ileri.Acaba neden.
Ayrica sizin gibi cesur aydinlara daha cok ihtiyacimiz var.

Avatar
Cemil Ferhat 13 ay önce

Evet İspanya özerk bölgelerinden Katalanya ve Bask da ayrılmak için referandum düzenliyorlar. Türkiye İber yarım adası değil, İsviçre Alpleri de değil. Ortadoğu denen en belaı mahallede. Burada demokrasi yok insan hakları da uzaklarda.