Taha Akyol bu yakınlarda çıkan yeni kitabıyla ilgili olarak Neşe Düzel’e (*) şöyle diyor:

“Atatürk kendi medyasını kurdu.”

Düşündüm.

Kendi medyasını kurmayan iktidar var mı?

Sanmıyorum.

Her iktidar kendini sağlama almak için ilk iş olarak kendi medyasını oluşturmaya bakar. Medyanın nasıl olması gerektiği konusunda kırmızı çizgileri saptar.

Tek partili olsun, çok partili olsun, değişmedi bu.

Demokrat Parti de, Adalet Partisi de, ANAP da 1950’lilerde, 1960’larda, 1980’lerde ‘kendi medyası’nı kurdu. Gazetelerde, televizyonlarda neyin nasıl olması gerektiğini kendince belirlemeye, dikte etmeye çalıştı.

1937 yılından bir örnek.

Dersim’de operasyonların, kıyımların devam ettiği o korkunç dönem.

Atatürk döneminin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, gazetelere beş maddelik bir genelge yollar, nasıl haber yapılması gerektiğine dair:

“(1) Hükümetin programı, Cumhuriyet’in temin ettiği huzur, refah ve medeniyetten bu zavallı, cahil ve görgüsüz vatandaşları da istifade ettirmektir. Dersim havadislerini ve hadiselerini yalnız bu nokta-i nazardan tetkik etmek.

(2) Askeri harekâttan bahsetmemek.

(3) Neticenin yakında kat’iyetle elde edileceği fikrini yazmak.

(4) Bu harekâte iştirak edenlerden başkaları hakkında hiçbir suretle idareten bir karar alınmayacağını yazmak.

(5) Dersim havadislerini ikinci, üçüncü sayfalara intikal ettirerek vak’ayı hattı layıkına irca etmek.” (Radikal, 10 Şubat)

1938’den bugüne çekin çizgiyi?

Ne değişti?

Tek parti döneminde de böyleydi de, çok partili dönemde değişti mi?

Ne yazık ki hayır.

Daha bu yakınlarda Başbakan Erdoğan, Ankara’daki Başbakanlık Konutu’na medya patron ve yöneticilerini toplayıp Kürt sorunu ve PKK’ya ilişkin yayınlara ilişkin ince ayar vermedi mi?

Bu toplantıda medyanın devlete hizmet arzı konusunda ne kadar gönüllü olduğu ortaya çıkmadı mı?

1980’lerde, 1990’ların başlarında genel yayın yönetmeniydim Cumhuriyet gazetesinde.

12 Eylül askeri yönetimiyle Turgut Özal döneminde, medyadan devlete hizmet arzıyla ilgili çarpıcı örneklere bizzat tanık oldum.

Bunları yazdım da.

Kitaplarımda da vardır.

Özellikle Güneydoğu haber ve yorumlarına Genelkurmay’ın çekmiş olduğu kırmızı çizgilerle 1990’lardaki gazeteciliğim sırasında çok karşılaştım.

Medya elbette bütünüyle devletin medyası da, askerin medyası da değildi.

Ancak, bu konuda hizmet arzı açısından devletin taleplerine öteden beri açıktı Türk medyası.

Gözünü neye açacağına, neye kapayacağına, 1980’li ve 1990’lı yılların Güneydoğu’sundaki gibi hangi olaylara sırtını döneceğine yıllar yılı Genelkurmay’dan, devletin içinden gelecek sinyallere göre karar verdi. 

Medyanın bu genel tutumu, demokrasilerde medyanın rolü ve basın özgürlüğüyle hiç kuşkusuz bağdaşmıyordu.

Demokrasinin bu ülkede ikinci sınıflığa mahkûm kalmasında medyanın devlete, siyasal iktidarlara hizmet arzı anlayışının önemli payı olmuştur.

Medya kimin medyası sorusu bugün de güncelliğini koruyor.

Ne yazık ki öyle.

Başbakan Erdoğan’ın ve AK Parti iktidarının medya üzerinde uzayan, koyulaşan gölgesi bir olgudur, eski deyişle bir vakıadır.

Bugün medya gruplarında patronaj ve yönetim düzeyindeki gelişmeleri biraz yakından izlemek, televizyon haberlerine, gazetelerin birinci sayfalarına şöyle bir göz atmak iktidar-medya ilişkilerinin güncel durumu hakkında bir fikir verebilir.

Sansür yok ama otosansür yadsınamaz.

İktidar kanadından ince-kalın baskıların eksik olduğu söylenemez.

Ayrıntıya girmek istemiyorum.

Ama farklı, eleştirel seslere karşı şu ya da bu ölçüde tahammülsüzlükten söz etmek bir gerçeğin altını çizmektir.

Bu nasıl değişir?

Medya, demokrasilerde sahip olması gereken çeşitlilik ve çok sesliliğe nasıl sahip olabilir?

Bu yalnız patron sorunu değildir.

Bu en başta bizi ilgilendiriyor.

Gazeteci milleti kendi mesleğine patronlara da rağmen, güç odaklarına da karşı ne kadar çok sahip çıkarsa, gazeteciliğin ilkelerini ne kadar kararlılıkla savunursa, medya da demokrasilerdeki olağan yerini o kadar çabuk bulur.

Hepimiz biliyoruz.

Medya ve gazetecilik iyi zamanlardan geçmiyor.

Ama karamsarlığa yer yok.

Biz gazeteciler dertlerimizi ne kadar sahiplenirsek, gazetecilik diye bir meslek olduğunu ne kadar sık anımsarsak, tünelin ucundaki ışığa o kadar çabuk yaklaşırız.

* Taha Akyol’un Doğan Kitap’tan çıkan yeni kitabı, Atatürk’ün İhtilal Hukuku. Neşe Düzel’le Taraf’taki konuşması, 8 Şubat 2012.