“Devlet, halktan ya da candan daha kutsal olamaz.”

Bünyamin KÖSELİ/ AKSİYON 

Toplumcu-gerçekçi sanatçılar için ‘politik şahsiyet' hep bir adım öndedir. Sanatçı için baskı, gözaltı, işkence ve daha fazlası anlamına gelir bu aynı zamanda… İlkay Akkaya'nın 30 yıla yaklaşan sanat hayatı boyunca heybesine attığı ‘kişisel hikâyeler' de bunun özeti gibi… Tabii bir de, aralarında ‘Haziranda Ölmek Zor', ‘Gidemem' ve ‘Aze'nin de olduğu onlarca şarkı…

1980'lerin hemen ortasında henüz üniversite öğrencisiyken başladığı sanat hayatına, Grup Yorum'dan ayrılarak tek başına devam etti. Yorum'dan ayrılma kararı, politik şiddetle arasına koyduğu mesafeydi. Akkaya, özellikle Kürt meselesinin çözümü adına elini taşın atlına koymaktan, bedel ödemekten çekinmedi hiç.

Barış Treni ve Barış Otobüsü projelerinin öncüsü oldu. İHD'de çalıştığı dönemlerde, hemen her fırsatta soluğu Doğu ve Güneydoğu'da aldı. Son olarak ise Yasemin Göksu ve Filor Ulukbenli ile birlikte Cizre'ye gitti. Bu aktivistle birlikte, evleri yıkılan yoksul halka eşya yardımı yaptılar. 90'lardaki devlet şiddetinin birebir tanığı olan Akkaya, bugün biraz karamsar ama umudunu da kaybetmiş değil. İçinde bulunduğu ruh hâlini şu cümlesi özetlemeye yetiyor: “7 Haziran'dan sonra artık daha fazla ağlıyorum…”

-Türkiye'de, politik müzik ve bir manasıyla da Kürt meselesi dendiğinde akla ilk gelen isimlerdensiniz. Şu an, Doğu ve Güneydoğu'da yoğun bir savaş sürüyor. Kürt meselesi adına bedel ödeyen biri olarak ruh hâliniz nasıl?

Kürt meselesi, bizler açısından hep merkez bir konuydu. Son dönemde ise şu oldu; geçen üç yılda ölmeyen tüm insanları, 7 Haziran sonrasına sıkıştırdılar. Türkiye adına, hiç olmadığı kadar tedirginim. Şahsi kaygı değil bu, çünkü hayatımın her döneminde baskı ve şiddet görmüş bir sanatçıyım. 30 yılımı bu mücadeleye verdim. En azından, Kürt sorununun bir parça çözüme bağlandığını görmek isterdim… Çözüm sürecinin başından itibaren, o bakış açısı ile olmayacağına inanıyordum. Devletin bunu gerçekleştiremeyeceğini düşünüyordum. Daha şeffaf yürütülmeliydi. ‘Akil insanlar' önemliydi fakat  barışa ihtiyacı olan ve  barışı isteyen toplumun geniş kesimlerini, iktidarın ihtiyaçlarına göre salınan; hamasetten ayrımcılığa, sefaletten ırkçılığa salınıp duran reel politika karşısında akıl dışı bir tutumla yalnız bıraktı. Aklın, gerçekle ilişkisinin koparılması karşısında, büyük çoğunluk sessiz kalmayı seçti. Bu yüzden çok umutlu değildim. Fakat dipte bir yerlerde -belki çok istediğim için- umut varmış. Bu yüzden çok yüksekten düştüm. Savaşın böylesine şiddetli başlaması, toplumun bütün kesimlerini depresyona soktu…

-Tam olarak hata nerede yapıldı sizce?

Süreç, şeffaf değildi. Gerçekten mesele çözülmek istenseydi süreç şeffaf yürütülürdü. AKP, uzunca bir süredir iktidarda. Çözüm süreci açısından 13-14 yıl önemli bir süreydi. Daha iyi değerlendirilebilirdi. Ancak Kürt meselesi, ikbal adına, elin altında bulundurulması gereken önemli bir koz olarak kullanıldı. Her seçim öncesinde verilen vaatler tutuldu mu? Süreç, bir koz ve şantaj unsuru olarak kullanıldı. Kısa bir süre önce, Yalçın Akdoğan, oyların büyük kısmı HDP'ye gittiği için sürecin bittiğini kendisi söyledi…

- Bir hayal kırıklığınız var sanki...

 

Elbette. Ama umutsuz değilim. Umut ile umutsuzluk sürekli birbirini besleyen kavramlar. Bugün, konjonktür farklı. Etrafımız tam bir ateş çemberi. Bir iç savaşın, bir toplumu nasıl tahrip ettiğini aslında Türkiye halkları çoktan görmüş olmalı. Balkanlar bunu yaşadı, Suriye'nin durumu malum… Ben, bu trajediyi yaşamaktan korkuyorum...

-Kanın durması adına bir grup kadın aktivistle Cizre'ye, sonra da Ankara'ya, Meclis'e gittiniz. Cizre'de halkın kayıtsız şartsız barış istediğini söylediniz. Halk barış isterken süreç nerede ve niçin tıkandı?

Kanın akması, çok kestirme bir ifadeyle emperyalizmin işine yarıyor. Devam ederse, hem ruhsal hem de fiziksel yönden bölünmüş olarak çıkarız. Ruhsal bölünmüşlüğümüzü, KCK operasyonlarından bu yana hissediyorum. Buna rağmen, bölgeye gittiğinizde özellikle kadınlar her zaman ‘barış' diyor. “Kan akmasın” derken biz bunu herkes için istiyoruz… Özellikle sosyal medya, kutuplaşmayı çok artırdı. Acılar karşılaştırılıyor. Bu çok tehlikeli. İlkeler vardır. Silahlar sussun derken tabii ki çatışan bütün taraflara söylüyorsunuz.

-“Barışı getirirse analar getirir” diye bir teori var. Bu gerçekleşebilir mi yoksa Türkiye açısından bu sadece romantizm mi?

Olmaması için engel yok. Kadın demek, polis ve askerlerin anneleri, nişanlıları, sevgilileri, eşleri demek… Diğer taraftan gerillalar için de geçerli bu ve binlerce kadına tekabül ediyor. Bunlar yan yana gelebilse… Ben çoğu kez düşünüyorum, asker ve polis cenazelerine gitmeyi, o kadınlarla da duygularımı paylaşmayı istiyorum fakat o kadar ötekileştirildik ki…

-Bugüne kadar hiç asker ya da polis cenazesine gittiniz mi?

Yıllar önce İHD (İnsan Hakları Derneği) olarak denedik ama olmuyor. Çünkü provokatif olabiliyor. Bir çatışma hâli doğabiliyor. Çok acı bir şey. Bunu söylemek istemiyorum ama mağdurlar, iki kutup hâline getirilmiş… Özgürlük ve barış dendiğinde, Kürt tarafı da, Türk tarafı da başka başka şeyler anlıyor. İki taraf da elini taşın altına koymalı.

-İspanya'da, ETA'nın savaşa son vermesi için sokağa dökülenlerin yüzde 70'i kadınlardı. Kolombiya'da, FARC'ın savaşı durdurmasını isteyenlerin ve sokağa çıkanların yine büyük bir kısmı kadın. Türkiye'de ise kadınlar çok görünür değil…

Kürt kadınları için böyle değil aslında; çünkü Kürt kadınları daha görünür. Barış Anneleri, Barış Meclisleri… Batıda böyle bir eksiklik var evet. Acı ama gerçek. Mağdur olan kadınlar, baskı unsuru oluşturacak bir ses çıkaramıyor. Çıkan sesler ise düşmanın yok edilmesini çağıran sesler. Daha düne kadar “Evlatlarımın hepsi feda olsun” şeklindeki sesler ön plana çıkarılıyordu.

-7 Haziran'dan sonra söylemde değişiklik oldu. Asker ya da polis anneleri artık “Çocuklarım feda olsun” demiyor.

Değişim olduğu kesin ama yeterli değil. Cenazeler, akredite gazetecilerle kaldırılıyor artık! Bu, yeni bir dönemin başlangıcı aslında. Bence, batıda da savaşa karşı ses çıkaranların sayısı artacak, artmalı da. Hayatın kendi yasaları da bu…

 

-Leyla Zana'nın, “Gerekirse açlık grevine başlayacağım.” açıklamasını nasıl buluyorsunuz?

Leyla Zana, Kürt meselesi adına simge bir kadın. Yıllarca cezaevinde yattı. Cizre için yaptığı açıklama, bence toplumun her kesiminden insanın vicdanını harekete geçirdi. Çünkü samimi ve dürüsttü... Zana ve arkadaşlarının Meclis'ten cezaevine götürülmelerini dün gibi hatırlıyorum. O gün onlara yapılanlar, bugün HDP'ye yapılıyor. Bürolarımız yakıldı, insanlara Atatürk büstleri öptürüldü… Cenazenin panzerin arkasından sürüklenmesi… Bu, bir iç savaş kışkırtıcılığı. Biz, 90'larda böyle manzaraları çok gördük…

-Türkiye, son dönemlerde, hep 90'larla kıyaslanıyor.

Bugün aslında bambaşka bir dönem yaşanıyor. 90'ların üzerinden neredeyse 20 küsur yıl geçmiş. Oraya dönmek mümkün değil. Ama illa bir yere döndük denecekse bence 77'ye döndük.

-Bir darbe tehlikesine mi dikkat çekiyorsunuz?

Türkiye çok kutuplaştı. Darbeden üç yıl önce de böyleydi. Şu an Türkiye'de her şey olabilir. Zaten Türkiye'nin içinden geçtiği dönem de bir darbe. Bir sivil darbe bu…

-Sanat dünyası, Kürt meselesi söz konusu olduğunda, pek etliye sütlüye karışmak istemiyor…

Bu bir ekmek ve ikbal kaygısı. Son dönemlerde, kendisini ifade edenlerin başına gelenleri biliyoruz. Oyuncuysa oyun oynayamıyor, konser salonları verilmiyor, dizilerde rol verilmiyor. Ancak karşı tarafa geçerseniz para kazanabiliyorsunuz…

-Korku duvarının en az sanatçılar üzerinde tesirli olması gerekmiyor muydu? Nihayetinde sanatçılar bu toplumun öncüleri…

Evet, maalesef. Mesela Amerika'da, ırkçılık karşıtı söylemlere itiraz edenler ilk başta sanatçılardı. Efsane bir isim vardı Harry Belafonte… Milyonlarca dolar kazanmasına rağmen ırkçı söylemlere itiraz edenlerin başında geliyordu. Sesini çıkarmış, safını belirlemişti. Bu, Türkiye'de olmadı. Tavır koyanlar var ama yeterli değil… Ortak bir tavır konsa, değişim daha da hızlı olurdu. Süreç böyle devam ederse herkes korku duvarını aşmaya mecbur kalacak. Çünkü herkesin kapısı çalınacak.

-7 Haziran seçimleri sonrası onlarca gencimizi yitirdik. Sizin gerçek manada barış adına hâlâ umudunuz var mı?

Evet, var. Çünkü olmak zorunda. Ben HDP'yi bunun için önemli görüyorum. Çünkü sunduğu proje, bir arada yaşama kültürünü ön plana çıkarıyor. Belki de seçimlerden sonra, ülkeyi normalleştirecek seçenek, HDP-CHP koalisyonu. Onun dışındaki sesler, çok şiddet yüklü. Topluma daha büyük acılar vadediyorlar. Defalarca denenmiş bir yöntemi, öldürerek yok etmeyi bize seçenek olarak sunuyorlar.

-Bunca olumsuzluk karşısında motivasyonu nereden buluyorsunuz?

Vicdanımın sesini dinliyorum. Mesela şu an sosyal medyada büyük bir gürültü var. İnsanı, doğasından uzaklaştırıyor. Ama insan iç sesini duymaya çalışsa; o ses zaten sana ‘öldürme' diyor, ‘çalma' diyor… Bir de bu bir ilkedir. Ahlak ve etik başka şeyler. Etik, evrensel açıdan çok önemli. Biz onu da kaybettik. Türkiye'nin cari ahlakı yerlerde sürünüyor. Bu tahribatı onarmak yıllar alacak. Küfürsüz bir cümlemiz yok artık. İfade özgürlüğünü geçtik, şu an yaşama özgürlüğümüz için mücadele veriyoruz. Uzun yıllar İHD'de çalıştım. Akın Birdal suikastından sonra derneğimiz basıldı ve eli silahlı kişiyi biz enterne ettik. Polis geldi ve silahlı şahsa ters kelepçe vurdu. Biz tepki koyduk ve insan haklarına aykırı olduğunu söyledik. Etik olan budur.

-Gençlik dönemlerinizden bu yana politik bir kimliğiniz var. Onlarca kez gözaltına alındınız, şiddet gördünüz. Yorgunluk var mı ruhunuzda?

Yorulmadım, hayır. Görmemiz gerekenleri yaşadım. Yorgun değilim ama çok üzgünüm. Acılıyım. (Gözleri doluyor.) Her olay, eskisinden daha fazla iz bırakıyor… Belki bu da yorgunluğun, dolmuşluğun bir neticesidir. Eskisinden çok daha fazla ağlıyorum… Ben zaten depresifim yaratılış itibarıyla…

-Sondan bir önceki albümünüzde, Roboski ile ilgili bir ağıt var. Roboski, nasıl bir kırılma oldu Kürt meselesi adına?

Kırılmış çok şey vardı öncesinde. Aslında, bir kırık, acı çekilmesin diye atellenmiş, atelle tutturulmuştu. İyileşme ihtimali vardı. Roboski'de o ateli de kırdılar… Ceylan'da da aynısını yaşadık. Annesi, Ceylan'ın parçalarını eteklerinde topladı. Özellikle muhafazakâr kesim Roboski'ye, Ceylan'a sahip çıkabilseydi bugünler yaşanmayabilirdi. Muhafazakârların devletle olan ilişkilerini gözden geçirmeleri gerek. Devlet, halktan, candan daha kutsal olamaz.

-Politik müzik, 80'lerin ortalarından itibaren ciddi bir yükselişe geçmişti. Şu an ise bir kısır döngü var bu alanda. Bu nasıl aşılır?

Toplumun politikleşmiş kesimleri sanıldığından çok fazla aslında. Mesela halk müziği için de on yılda bir, yükselişe geçti, denir ama halk müziği istikrarlı bir şekilde sürekli dinlenir. Şu an da medya devletin elinde, onların izin vermediği kimse ekrana çıkamıyor ama bizim konserlerimizin tamamı dolu. Hiç sponsorumuz yok, bilet alarak geliyor insanlar. Gezi, politik müzik açısından bir kıpırdanmaya neden oldu ama şimdilik bir kalıcılık olmadı…

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.