'Karadenizliyiz, çabuk karar verir, uygular, sonra düşünürüz'


Nalan Temeltaş / Demokrat Haber Ankara

Önce devrimci, ardından Karadenizli, sonra yazar.

12 Eylül darbe günleri. Ağır askeri cezaevi koşullarında bir ‘tünel bükücü’. İlk kitabı teşvik ederek ortaya çıkmasını sağlayan yazar Naim Kandemir’in deyimiyle ‘Tünellerin PiriSebahattin Selim Erhan.

Politik anı yazmak kolay değil.

Sebahattin Selim Erhan zoru başaranlardan. Kuşkusuz hakikate bağlı kalma derdinde.

Yayımlamış olduğu iki kitapta da, yazmayı düşündüklerinde de aynı kaygı mevcut.

Anıların başıboş serkeşliğine izin vermeden, belli bir plan ve disiplin içinde anlatmayı dert edinmiş daha çok.

İstanbul’da 12 Eylül darbecilerinin yargılanması ile ilgili toplantıda, salonun ‘idama karşıyız’ eğilimini görür görmez kürsüden söz alıp, “bunları bırak yargılamayı, hepsini tek tek kurşuna dizerim, yalandan delil bile toplamam. Çünkü bunlar benim düşmanım” diyen Karadenizli genlere sahip.

Martı seslerine, 12 Eylül darbecilerine yolladığımız küfürlere, Ecevit’e, Şerafettin Elçi’ye, yazdıklarına ve yazacaklarına dair konuştuklarımız…

***

İlk kitabınız “Yine Kazacağız, Yine Kaçacağız” ve ikinci kitabınız “Karadeniz’in Zemheri Çocukları bizim mahallede bayağı ses getirdi. Bu eserleri muhalif tarih yazımına bir armağan sayabiliriz. Yeni kitabınızı siz nasıl yorumluyorsunuz? Niçin yazma gereği hissettiniz?

Öncelikle ilk kitabı, Yine Kazacağız Yine Kaçacağız’ı anlatayım. Çok ağır koşullar vardı. Askeri cezaevindeydim. Tünel kazmaya 1985 yılının son aylarında karar verdik. Yaprak kımıldamıyordu, koşullar çok ağırdı. Dışarıda insanlar ‘devrimciyim’ demeye korkuyorlardı. Baskı vardı. Baskılara karşı bir ses vermek istedik. ‘Teslim olmadık, yaşıyoruz’ demek için düşünmeye başladık.

O sırada Diyarbakır Askeri Cezaevi’nden bir arkadaş Erzincan Cezaevi’ne yanımıza geldi. Diyarbakır’daki dört arkadaşın eylemini anlattı. Oradaki işkenceleri, uygulamaları… Tüylerimiz diken diken dinledik. Dörtleri de anarak bir eylem yapmaya karar verdik. Aslında başlangıçta eylemimiz, hamama giderken askerin elinden silahları alıp, onlara saldırmaktı. Sonra Selim Ünay ve Adnan Keskin arkadaşlarla beraber tünel kazmaya karar verdik. Selim’le daha sonra Eskişehir cezaevindeki tüneli de beraber kazdık.

Erzincan tüneli kaçmaktan çok, ‘Biz buradayız, yok olmadık’ diyeceğimiz bir eylem tasarısıydı. ‘Bu şartlarda bile sizi yenebiliriz’ meydan okumasıydı. Sonunda kaçtık da ama eylemin kendisi kaçmaktan daha önemliydi. Her gün askerin gözünün içine bakarak, ağır koşullarda beş kamyon toprak kazıyorsun. Zaten kaçışımızdan sonra tüm cezaevi sorumlusu albay, binbaşı ve diğer subaylar tutuklandı. Sonra biz de kaçtıktan sonra yakalandığımızda onlarla karşılıklı yattık cezaevinde. İşte bunları yazdım ilk kitapta.

Kitaba henüz başlamadan önce kalp krizi geçirmiştim; kalbim durdu, sonra canlandım. Yazar Naim Kandemir ilk kalp krizi geçirdiğimde yanıma geldi. Yaşadıklarımı yazmaya ikna etti. ‘Bari bu tanıklıkları anlatmadan ölmeyeyim’ diye düşündüm. ‘Sen anlat ben yazayım’ demişti. Baktım uzun sürüyor, ben oturup yazdım. Onu da burada teşekkürle anayım.

İlk kitap çok beğenilince ikinciye başladım. İkinci kitapta 1980 öncesi verilen mücadeleyi anlattım.

İki kitapta da amaç, yaşananların bilinmesiydi. Bizden sonra gelecek nesle bir örnek, bir yaşanmışlık, bir miras kalsın, istedim. Elbette içinde o dönem hiç bunları yaşamamış da sonradan kahramanlık uyduran insanlara da bir şey anlatmak vardı.

İki kitabı yazdıktan sonra, uzun süre cezaevinde beraber yattığımız, Halkın Kurtuluşu’ndan bir arkadaş, yazdı bana. ‘Sebo öyle iyi bi şey yaptın ki onlara gösterdin, bizim tarihimizi biz yazarız!’ dedi. Elini taşın altına koyan, cezaevinde, dışarıda mücadele edenleri kastediyordu. Ayrı gruplardandık, mutlu oldum tabii. 

“BAŞKA ÇOCUKLAR İÇİN KAYGI DUYAN ÇOCUKLARDIK”

Kitaplarınız yayımlandıktan sonra, eksik ya da fazla bulduğunuz yerler var mıydı?

O günleri yaşamamış olanların anlamasının zor olacağından kaygılandım çok. O dönemde kendimizi korumak, can güvenliğimiz için silah kullanmak zorundaydık. Anlatamayabilirdim, anlaşılamayabilirdi. İki buçuk yılda 51 kişi öldü. Yüzlerce insan sakat kaldı. Bunlar yalnızca benim bildiklerim. Daha gençtik biz o zaman. En yaşlımız 23-25 yaşında düşün. Başka çocuklar için kaygı duyuyorduk. İşte halka derdimizi anlatmak için, okula gitmek için, evden çıkmak için ya da faşistler saldırınca kendimizi korumak için silah kullanmak zorundaydık. O zamanki silahlı mücadeleyi bugünkü gençlere, bugün yaşayanlara, o günleri yaşamamış insanlara anlatmanın zor olacağını düşündüm. Sanırım yapabildim. Ama o zamanki duygumuzu, kendimizi verişimizi, bugün çoğuna anlamsız gelen düşünceler için, birbirimiz için kendimizi feda edişimizi, o canlılığımızı, o duyguları tam yansıtamamış olabilirim.

Siyaset yapmak için görüşlerini anlatmak için ayakta kalman lazımdı. Evine gitmen, yemek yemen, sokağa çıkman için ise muhakkak silahlı mücadele vermek lazımdı. Kendini korumak için. Yetmedi kendini koruyamayanları da koruman lazımdı. Biz çocuktuk o zaman. Bugünden oraya bakınca, kesinlikle başka çocuklar için kaygı duyan çocuklardık.

Kitaplarınız yaşayan insanlar hakkında… Zor değil mi böylesi çalışma? Otosansür yapmanız gerekti mi?

Gerçekten yaşayan insanları anlatmak çok zor. Birinci kitapta birebir cezaevinde birlikte yaşadıklarımızı, birlikte yaptığımız eylemleri anlattım. İç içe yaşadığımız için, birbirimizin rüyasını değil, göreceği rüyayı da bilecek hale gelmiştik. Hatta yazı tura atıyorduk. “Falanca şu rüyayı görmüştür,” diye. Öteki de “hayır bu rüyayı görecek,” diye esprilerimiz vardı. Yan yana yaşadığın insanın her şeyini biliyorsun, zaafını da, sevincini de. Anlatmak bu yüzden zordu tabii. Ama herkesle konuşarak, bu zorluğu aşmaya çalıştım. 78 röportaj yaptım. Bildiğim şeyleri tekrar anlatmalarını sağladım. Otosansür koydum ama kendim için.

İkinci kitapta ise herkesin soyadlarını koymadığımdan otosansür var tabii. İkinci kitapta anlatacaklarımın üzerinden 35 yıl geçmişti. İnsanların farklı farklı hayatları vardı. Mesela çocuğuna kendini bir anlatmış, oho “babam şöyle, babam böyle kahraman”. Herkesin çocukları, torunları var. Okuyacaklar, bakacaklar. O güne kadar bildiği gibi olmayabilir. Mesela biri bana Facebook’tan yazdı. “Abi” dedi, “benim babamdan hiç bahsetmemişsin, benim babam kahraman,” dedi. “Nasıl böyle bir şey yaparsın? Kendini ne zannediyorsun sen,” dedi. “Babamı tanımayan mı var ya,” dedi. Düşündüm. Hiç tanımıyorum, hatırlamadığım birisi. Sonra hatırladım ama lisede kavga dövüş yapanlardan biri. “Ben tarih yazmadım, benim ve yakın mücadele arkadaşlarımın yaşadıklarını, tanık olduklarımı yazdım oysa ” dedim. Karşıdaki ısrar etti. Kızdım ama babasıyla ilgili rüyasına karışmadım. Cevap da vermedim.

O dönemdeki gerçek yaşanmışlıklar bilinsin istedim. Bu nedenle gerçeğe bağlı kalacağımdan, duyduklarımı değil, birebir bizim yaşadıklarımızı anlattım. Her anlattığım olayı iki, üç tanığa doğrulattım. Ön hazırlık aşamasında röportajlar yaptım. Bilmediğim bir olayı anlattılarsa yazmadım. Doğrulatmam lazımdı. Hiç abartmıyorum o dönem için elini taşın altına koymamış ama kahraman olmaya kalkan çok insan vardı. İkiye ayrılıyorlar. Bir gerekçe ile yurtdışına kaçanlar, veya o dönemin zor koşullarında devrimciliği bırakanlar epey bir sayıyı oluşturuyorlar. Türk solunda tarihi kendine doğru anlatmayı seviyorlar, biraz da bu nedenle gerçeğe bağlı kalmayı tercih ettim.

Gerçek üzerine yoğunlaşırken, geçmişle hesaplaşma ve özeleştiri de var mıydı?

Hesaplaşma, evet. Bahsettiğim kendine tarih yaratanlar açısından hesaplaşma. Tarihi farklı anlatan. Zemheri aylarında ortada görünmeyen ama Ağustos ayında ortaya çıkanlar için hesaplaşma elbette. İki kitabımın da hikayesi zemheri ayı insanlarının. Ayakta kalmayı başarmış insanların yani. Diğer taraftan özeleştiriyi de kapsar aslında. Daha kalıcı örgütlenmeler yapabilirdik. Mahalle örgütlenmeleri, kalıcı fabrika örgütlenmeleri yapamadık. Olanları anlatarak olması gerekenlerin özeleştirisi diyebiliriz. Eksiklikler görünüyor. Ancak yargılama yok. Yapıcı olarak anlatıyorum.

11 yılınız cezaevinde geçti. Yaratıcılık ve muhaliflik arasında bir bağ var mı sizce?

Benden 11 yıl çalındı, diye düşünmüyorum. O yıllara mücadelenin farklı koşullarda sürdürülmesi olarak baktım. Aynı mücadeleyi cezaevinde de sürdürdük. Nokta koymadık. O zaman da şimdi de kendini Marksist gören ve bu devletin yıkılmasını, yerine halkın devletinin kurulmasını, üretim ilişkilerinin değişmesini, üretim araçlarına el konulmasını savunan bir muhalifim. Devrim ve devrim, diyorum buna.

Yaşananlar günümüzde insanlara farklı anlatılıyordu. Olmayan şey oldu gibi, yapılmayan yapıldı gibi. Zor dönemde insanlar nasıl durumda olduklarını anlatamadılar. Ben kendi açımdan kendi arkadaşlarımın hiç ayrım yapmadan ve kimseyi de ön plana çıkarmadan sadece yaşadıklarımızı yazdım. Amacım gelecek nesillere; böyle insanlar vardı, böylece yaşanmış bir hayat vardı demekti. Benim tüm kaygım buydu. Yaşanmış olanın verilen mücadelenin gelecek kuşaklara aktarılmasıydı amaç.

 

Süleyman Demirel vefat ettiğinde, “Türkiye’nin babası’’ olduğunu vurgulayarak uğurlayanlar oldu. Dönemin politik tutuklularından biri olarak ne düşünürsünüz?

Bu soruyu Kenan Evren ile birlikte cevaplayayım. Evren öldüğünde cehennem zebanisi olmak istemiştim. Demirel’i ise bu ülkedeki bütün pisliklerin müsebbibi olarak görüyorum. Öldüğünde mutluluk da hissetmedim ama hiçbir şey hissetmedim. İnsan olarak görmedim onu. Evren’den bile daha ileride yani. Bu ülkenin bu halini tamamen Demirel’e bağlayabiliriz. Tiksinti hissedebiliriz. Cenazesine güller döktüler ya ne kadar ikiyüzlü siyaset, sivil toplum kuruluşu, siyasetçi varsa; Demirel zaten onların babasıydı. Babalarına vazifelerini yaptılar. Bu sürpriz değil. Hatta ikiyüzlü davranmayıp, babalarına sahip çıkmaları söz konusu. Onları bugüne taşıyan Demirel’dir. Bunlar toplumun pislikleri, irin mi denir, cerahat mi. Hepsi sahip çıkar elbette.

Kitaplarınızda kadın yoldaşlarınıza fazla yer verilmemesi, bugünün koşullarından mı kaynaklanıyor, yoksa yaşanan döneme mi ait?

Bu daha önce de soruldu. Bizi anlattığım kitapta, bir evden bahsediyorum. Bize denk düşen kadın arkadaşlardan bahsediyorum. Bizim seviyemizde, bizim durumumuzda, profesyonel devrimcilik yapan. Çeşitli alanlarda görev yapıyorlardı. Belki de Türkiye’de o zaman için kadınların en önde olduğu hareketlerden biriydik, öyle düşünüyorum. Ama bu kitabı ben 30 küsur yıl sonra yazdığım için bu arkadaşlara ulaşmam mümkün olmadı. Ulaşabildiklerim konuşmak istemedi. Ben de bildiğim kadarını, o dönemin şartlarında anlatılacak kadarını anlattım. Bizden farklı olarak o dönem Karadeniz Kadınlar Derneği vardı ve çok aktifti. Kitapta bu derneğin bildirileri yer alıyor. Erkeklerin korktuğu yerde bu kadınlar gidip korsan miting yapıyorlar. O döneme denk düşen kadın arkadaşlar ne kadarsa o kadar yer verdiğimi düşünüyorum. Anlattığımdan fazladır kadın arkadaşlar. Kitapta bahsetmedim, İlk Umut dergisinde kadın arkadaşlar vardı. Belki de Türkiye’de o dönem için tek sayılır.

Kitapta anlattığınız fabrika örgütlenme deneyiminden biraz bahsedebilir misiniz?

Bakır Fabrikası’ndan bahsediyoruz. Örgütlenme deneyimi yok aslında. Kitapta anlattığım fabrikada niye örgütlenemediğimiz. Antifaşist mücadelenin devamı. Faşist sendika vardı. Biz işçileri sol bir sendikaya geçirmeye uğraştık. O zamanda buna örgütlenme diye bakmadım. Sendikayı o dönemin çalışma tarzıyla aldık. Ancak işçi devrimci olmadı. Kalıcı ilişki oluşturamadık. Fabrika komiteleri oluşturamadık. Potansiyel bir yığındı ama devrimci işçi yaratamadık. İnsanları örgütlemede gördüğüm şu: sana güveniyorsa dediğin ona ters gelse bile dinliyor acaba diyor. Eğer seni sevmiyor ve güvenmiyorsa, söylediğin doğru da gelse karşı çıkıyor. Biz orda kavga dövüşle kazandık. Bize güvendiler. Bunlar bizi her yerde savunur, satmaz, dediler. Bu çok büyük avantaj sağladı ama ileriye taşıyamadık. O dönemin anlayışı bu kadardı sendikayı almak yetiyordu. Zordu. İşçiyi alıyorsun, notere getiriyorsun, imza veriyor, öte tarafa bildiriyorsun. Koruyorsun. Faşistleri o dönemin yöntemleriyle bastırdık. Özetle faşistlere korku, işçilere güven verdik. Ancak yeterli değil.

Dönemin devrimci mücadelesini verirken hiç aklınıza ’nereye kadar’ ve ‘ne zaman’ soruları geliyor muydu?

Kitabı yazarken ben bugünkü dünya görüşümden, yaşım itibarıyla bugünkü tecrübemden bir milim katmadım. Kitabı tamamen o zamanki ruh halim ve bilincimle yazdım. Soruyu da o zamanki bilincimle cevaplayayım. Hiç öyle bir düşüncemiz yoktu. Yarın ne olur, nereye gider, nereye varır, diye düşünmezdik. Saniye bile aklımıza gelmedi. Ben yaşlılardan sayılırım. Çoğu arkadaş üç beş ay sonra devrim olacak diye düşünüyordu. Ben kesinlikle devrimin yakında olamayacağını, devrim için insanların dönüşmesi gerektiğini, bunu yapmanın da çok zor olduğunu düşünüyordum. Ama bu uzun zaman alır diye de bir derdim yoktu. Bu böyle gidecekti. Bir yıl sonrayı düşünmüyorduk. Karşılığı yok. Bugün var da o dönem için yok.

Yaşananların anlatılmasını, sizinle aynı gelenekten gelen yoldaşlarınız nasıl karşıladı?

Çok ilginçtir… Genelde devrimci geçmişe yönelik anı kitap yazıldığı zaman onlarca karşı çıkış olur. İlk kitapta bir arkadaşın bazı eksiklikler var demesi dışında eleştiri almadım. Ki o arkadaş haklıydı da. İkinci kitapla ilgili yukarıda söylediğimin dışında, benim adım yeterince geçmedi diyen bir arkadaşın dışında eleştiri almadım. Aksine ‘Oh be yaşadıklarımız tarihe geçti’ diyenler oldu. Okuyunca ‘biz bunları nasıl yapmışız’ diyenler oldu. İlk kitabı okurlardan genel olarak ‘oh be biz de yenmişiz, bizim de yendiğimiz olmuş’ tepkisi geldi. Olumsuz bir eleştiri almadım. Ki bu nadirdir. Çünkü biz hiç kopmadık. Hâlâ o arkadaşlarla bir araya geliyoruz, hala her şeyi paylaşıyoruz.

“UYGULARIZ, ONDAN SONRA DÜŞÜNÜRÜZ”

Biraz da sizi tanıyalım, kendinizden bahseder misiniz?

Dokuz çocuklu işçi bir ailenin çocuğuyum. Babam Karadeniz’de liman işçisiydi. Genç yaşta kalp krizi geçirerek ölüyor. Herkes gibi bir çocukluk. 15 yaşında kapı komşumuza camdan bakarak aşık olmuştum. Hiç el ele tutuşmadık, bakıştık. O okuldan çıkınca ben kimse görmeden eve kadar takip ederdim. Sonra babasının tayini çıktı gitti. 30 yıl sonra telefonda buluştuk.

Hiç bi özelliği olmayan, herkes gibi heyecanı olan, korkusu olan, ölmekten korkan biriyim. Bir yaşam tarzım var. Ailemde kalp hastalığı var ve bütün erkekler kalpten öldü. Şu an ailede en fazla yaşayanım. Daha çok yaşamak istiyorum. İki defa kalp krizi geçirdim, iki defa kalbim durdu. Bir gün daha fazla yaşamak kar diye düşünüyorum. Ayrıca rakı içmeyi severim. Daha da çok rakı içebilmek için disiplinli bir yaşamım var. Her sabah altı km -22 yıldır- yürürüm. Şeker hiç kullanmam. Acı yemeye bayılırım. Rakıya bayılırım. Arkadaş sohbetine, muhabbete bayılırım. Azımsanmayacak kadar dostluk seviyesinde arkadaşlıklarım var, sohbet etmeyi severim. Karadenizli oluşumu 12 Eylül darbesinden sonra daha çok sevdim. Biz çabuk heyecanlanır, çabuk hareket eder, çabuk karar verir, çabuk uygularız. Ondan sonra düşünürüz!

Cezaevinde cezamın ilk 7- 8 yılını Karadeniz grubuyla beraber yattık ve hiç sorunumuz olmadı. Politik olarak farklı olan iki grup ama onların da hepsi Karadenizliydi. Farklı bölgelerin cezaevlerine gidince, Karadenizli devrimcilerin birbirlerine daha sıcak olduğunu gördüm. Kendi grubumdan da hala bir araya gelenlerimiz Karadenizli. Halâ Karadenizli biri ölünce ne yapıp edip gidiyoruz. Biz Karadenizli devrimciler daha hesapsız, daha beklentisiz idik. Burada tabii günümüz Kürt Siyasi hareketini kastetmiyorum. Türkiye bölümünü söylüyorum.

Cezaevinden çıktıktan kısa bir süre sonra evlendim. 17 yıl evli kaldıktan sonra boşandık. İyi koca olmadığım kesin. Ama iyi bir baba olduğumu düşünüyorum. Çocuklar daha iyi bilir ama. Onların babası olmaktan gurur duyuyorum. Annesi duymasın babasının kopyası bir kızım var.

Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’na ve Mamak Türküsü’ne bayılırım.

 

Nasıl yakalandınız?

O zaman, 12 Eylül’den önce, ben Ankara’ya görevli gitmiştim. Randevularla buluşulurdu, isimleri bilmezdik. Randevu kaybedince ilişki kesilirdi. Arkadaş meğer yakalanmış, polisi randevuya getirmiş. Zaten o zaman seni polis yakaladığı zaman, ilk soru: Bize randevunu ver kurtul, olurdu. Askıda, falakada, elektrik işkencesinde randevu da randevu. Senden bir sonrakini alacak çünkü. Sende de psikolojik olarak ‘oh şunu verdim kurtardım, o çeksin yükü’ gibi düşünce oluşturmak istiyorlardı. Arkadaş beni vermiş işte. Ne zaman benim üzerime atlayıp minibüs şeklindeki kendi arabalarına attılar ‘yakalandım galiba dedim’ (gülüyor).

Hemen vurmaya başladılar. Militanın Notları adında bir kitap var, ilk aklıma gelen o kitap oldu. Hemen bir strateji saptamam lazım diye düşündüm. Ben bunlara istedikleri hiç kimseyi vermeyeceğim, hiç kimseyi yakalatmayacağım. Örgüte hiç zarar vermeyeceğim. Bana deseler ki “Papa’yı sen vurdun”. “On defa vurdum, diyeceğim. Ama isim vermeyeceğim”. Duygum buydu. Böyle de gitti. Benden dolayı kimse yakalanmadı. Bu 11 yıl sürecek tutsaklık yolunun başlangıcıydı. Tabii o sıra büyük ihtimal yargılanmadan öldürürler beni diye düşünüyordum. Çok yoğun arananlardan biriydim. Beni yakaladıklarında sevinçten zıplıyorlardı. Bütün Karadeniz’in işi bitti, diye. O zaman Çankaya Sineması vardı. O sinemanın önünde yakalandım. Kuğulu parka yakındı. Elçiliklere yakındı. Orası ıssız yer diye orda randevu verirdim.

Müşerref Tezcan’ın söylediği, dönemin politik tutuklularına işkence amaçlı dinletilen Türkiyem şarkısını nasıl bilirdiniz?

Cezaevindeyken Türkiyem şarkısı çalınırdı. Türk bayrağına sarılı o kadın sürekli radyoda, televizyonda. Kadın olduğu için hakaret etmek istemem. O şarkıyla işkence görmemize çanak tutarak, şöhret elde ediyordu. Gırgır dergisi o zaman bu kadını kapak yaptığından 15 gün kapatılmıştı. O kadını bu gün görsem boğazına sarılırım. Karar vermiştim çıkınca bu kadını keseceğim diye. Dilim dilim.

Bir de işkence yaparken kullandıkları bir türkü vardı. DAL’ın meşhur türküsü: “Ölürsem kabrime gelme istemem”. Bunu hoparlörlerden yayınlarlar. Zemin katta hücredeyken, işkenceci üst kattan iner ayak sesini duyarsın. Onlarca hücre dinler. Yatan herkes zincirde asılı dururken bile takip edersin. Ayak sesi bana mı başkasına mı? Tak! tak ! tak! Sesin hücrenden uzaklaşması kurtulduğunu gösterir o anlık. Oysa kendi kurtuluşun başkasının acısıdır. Ama psikoloji buydu işte; en azından şimdilik kurtuldum. Ölürsem kabrime gelme istemem türküsü de bu sırada çalınırdı. Şu an yanımda söylense orayı terk ederim.

Geçmişe, yaşadıklarınıza dair hiç pişmanlık hissettiniz mi?

Klasik cevap vermek istemiyorum. Ama tek tek bakınca öyle değil şöyle daha başarılı olurdum, dediğim anlamında var ama verdiğim mücadele anlamında soruyorsan kesinlikle yok. Yani hücredeyken de ‘artık dayanamayacağım, şimdilik teslim olayım sonra toparlarım’ dediğim anlar olmuştur. Ama pişmanlığım hiç olmadı. Kitaplarımda da hep altını çizdim. Onlar bize şunu yaptı bunu yaptı demem. Biz ne yaptık, daha önemli. Pişmanlığım olarak: Keşke sorumlularımı dinlemesem de daha ciddi örgütlenmeler yapabilseydim. Aklım eriyordu ama muhalif davranmıyordum. Başka çektiğimiz acılar, işkence, cezaevleri, vesaire hiç pişman değilim. Son derece mutluyum da. Hiçbir zaman başım ağrımadı. 45 günlük açlık grevinde dahi uykusuz kalmadım. Kafamı koyduğum zaman bir dakika sonra uyurum.

Şerafettin Elçi ve Ecevit’in Ulucanlar Cezaevi’nde oldukları dönem ordaymışsınız…

Evet, 82 yılının ortalarına doğru Mamak askeri cezaevinden Erzincan’a sevk olacağım. Önce Ulucanlara gönderdiler. Meşhur 4. Koğuştaydık. Dilaver Yıldırım vardı. PKK kurucu kadrosundan. Dilaver değişik bir arkadaştı. Protokolü sever, kendini liderliğe hazırlayan. Mesafeli olmayı seven, sıcakkanlı bir arkadaştı, onunla çok sıcak arkadaşlıklarımız oldu. Cezaevinde o zamanki dönemde rüşvetçi bakanlar, Ecevit, Tuncay Mataracı var, Kürtleri işe aldı diye Bakan Şerafettin Elçi de orada. Ecevit özel bir yerde kalıyor.

Baskının da yoğun olduğu yıllardı. Dilaver kafaya taktı, beni de ikna etti. ‘Sen Türk solunu temsil ediyorsun ben de Kürtleri, Elçi ve Ecevit’e haber gönderip görüşelim’. Ne işimiz var desem de ‘konuşalım mücadeleye davet edelim onları,’ dedi. “Biz mahkûmuz burada, bize işkence yapılıyor, destek isteyelim,” dedi. Peki, dedik haber gönderdi ikisine de. Şerafettin Elçi kabul etti hemen. Gittik ikimiz. Adamı o kadar sevdim ki. Bize işkence yapan bir yüzbaşı var. Kazma sapıyla fareli hücrede işkence yapardı. Bunu anlattık ona. ’Benden yardım istediniz ve sizle tanışmak bana onur verdi’ dedi önce. Sonra da ‘Sizin için her şeyi yaparım. Elimden gelen desteği de sağlarım. Bunu bilin. Yine beklerim’ dedi. Ona Ecevit’e de haber gönderdiğimizden bahsettik. Sustu, bir şey demedi. Hakikaten bize sürekli destek de verdi. Sonra ise Ecevit’ten haber geldi. ‘Benim bölücülerle ve komünistlerle hiçbir ilişkim olamaz. Bırak gelmeyi ağızlarına almasınlar’ demiş.

Ağabeyiniz Yener Erhan ile ilgili bir anınızı paylaşır mısınız?

Abim işçi olmak için 69 yılında Almanya’ya gidiyor. Onunla gidenler yatlar katlarla geldiler. Bizimkinde para kavramı olmadığından tersi tabii. Almancayı kısa sürede öğrendi. Orada Türkiye’den gidenlere yol yordam gösterdi. Elektrik su parası yatıracaklar buna gidiyordu. Danışmanlık bürosu açtı. Bir Alman ile evlendi. Kadıncağız çalışıyor bizimki gönüllü hizmet veriyor. Yetenekli de bir adam. Resim, sanat, müzik, her işten anlayan biri. Acilci (THKP-C Acilciler Örgütü) oldu oralarda. Buradaki devrimci sanatçıları oraya götürüp konser verdirmeye başladılar. Yine gönüllü yapılıyor tüm işler. İsimlerini vermeyelim burada namlı bir tiyatrocuyu da götürmüşler bir seferinde. Arkadaş hem çok para istiyor, hem de kasıntılık yapıyor. Bunu gören abim tiyatrocu olmaya karar veriyor. Bir Delinin Günlüğü’nü oynamak üzere hazırlık başlıyor. Tiyatro kuruyor önce. Yönetmen, oyuncu, yazar hepsi bizimki. Eleman bulamayınca kız kardeşimi, annemi -bilet gönderip yanına alarak- oyuncu yapıyor. Bütün Avrupa’da oyunu sergiliyor. Herkes bizimkini çağırmaya başlıyor. 80’le 90 arası. Kuruş parası yok yine. Dini inancı da yok. Kanser oluyor, vasiyet yazıyor arkadaşlarına.

Bu arada bana küstü bir yıl, konuşmadı. Erzincan’dan kaçarken niye haber vermemişim ona, niye yardım istememişim, diye. Ben tünel kazdım, bir dakika abimi Almanya’yı arayıp haber vermem gerekiyor, diyecekmişim yani. İşte Karadenizli mantığı. Onu bu eyleme nasıl katmamışım. Nasıl bütün gücüyle gelip bizi kurtarmamış. Küstü işte. Çizmiş.

Ama bana çok güvenen de bir adamdı. Öleceğini anlayınca ‘Sebahattin’i arayın’ diyor. ‘Abini dini törensiz gömdürürsen, oraya göndereceğiz,’ deyin. Yoksa beni burada gömün. Cenazede neler yapılacağını, madde madde yazmış. Mezar taşıma şunlar yazılacak. Kırk karanfil atılacak. Planlamış hepsini. Haber geldi. Hepimiz o’nu çok severiz. Annemin aklı gidip geliyor. Ben tamam dedim. Madem dini törensiz demiş ben gömerim gönderin dedim. Arkadaşları o’na söz verdiğinden ve bana güvenmediklerinden, cenazeyi alıp Türkiye’ye geldiler. Hani abimin sözünü yerine getirmezsem gerisin geri götürecekler. 1994 yılı.

Dini törensiz defnetme nasıl oluyor, onu da bilmiyorum. Söz verdim ama. Yolda karşıladık Trabzon’a, bizimkilere hiç haber vermedim. Amcamlara haber vermedim. Abimin çok sevdiği aykırı iki arkadaşı vardı. Bunlara gittim. Biri o zaman ANAP il başkanı. Öteki DYP vekilinin kardeşi.

“İki arkadaşına da vasiyet var, böyle istiyor, nasıl olacak” dedim. Önce itiraz ettiler ama vasiyet var deyince ikna oldular. Müftüye gitmiş Ahmet Abi. Sormuş. Müftü demiş ki “vasiyet varsa yapacak bir şey yok”.

Bizimkiler ağlayıp duruyor. Onlara da ‘Ben abimi gömerim, sözümü yerine getiririm, sonra ne yaparsanız yapın,’ diyorum.

Mezarlıktan aldık. Tabutla gömeceğiz. Hoca bindi arabaya. Biz hoca istemiyoruz dedim. Öyleyse arabayı vermeyiz, dedi. Biz de karavanı olan birini çağırdık, koyduk abimi. Bir baktım hoca yine atlamış, attım aşağıya. Gittik mezarlığa. Ailem uzakta seyrediyorlar. Hocalar uzakta kan emiciler gibi dizilmişler. Abimin Almanya’dan gelen arkadaşları orada. Tabut geniş olduğundan mezara sığmadı kazıcılar tabutla gömülmez diyor ben tabutla gömülecek diyorum. Bu sefer tabut kazılan mezara sığmadı zorlan mezarı genişlettik ve karanfilleri mezara atarak alkışlarla gömdük. Ben sözümü yerine getirdim ardımızdan hocayı kapan orda. Kuran okuyan okuyana tabii.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Fuat balcı 1 yıl önce

Harika bir raportajj kutluyorum.duygular ancak bu kadar iiçten ve bu kadar yalın çok duygulandım,sözüne diline saglık.