Hacer Arıkan'ın kaleminden 19 Aralık

Hacer Arıkan 19 Aralık operasyonu günlerinde kendisi gibi cezaevinde olan 2 kardeşi ve yakınları ile yaptığı yazışmaları "Hasretliğime, Doyumsuz Kardeşliğime" kitabında paylaştı.

19 Aralık Cezaevi Katliamı'nı Bayrampaşa Cezaevi'nde yaşayan Hacer Arıkan, kendisi gibi cezaevinde olan 2 kardeşi Erol ve Erdal ile yakınlarıyla yaptıkları yazışmaları "Hasretliğime, Doyumsuz Kardeşliğime" adlı kitabıyla yayınladı.

Belge Yayınları'ndan çıkan kitabın arka kapağında şu ifadeler yer alıyor:

"Bayrampaşa'daki yaralı mahpuslardan Hacer Arıkan'ın kafa derisi yüzülmüş, vücudu, saçları, kaşları yanmış, burnu erimiş, yok olmuştu. Operasyon sırasında Hacer'i merak edip koğuşundan çıkan kardeşi Erol bacağından yaralanırken, Bursa'daki ağabeyleri Erdal ölüm orucunda hafızasını yitirecekti. Elinizdeki kitap operasyonu en sert biçimde yaşayan bu üç kardeşin birbirleriyle, aile yakınları ve diğer mahpuslarla olan yazışmalarını konu ediniyor. Katliam sonrası ölüm sessizliğine bürünmüş mekânların sessizliğine meydan okurcasına, 'biz hâlâ yaşıyoruz' diyenlerin sesini duyacaksınız bu kitapta.'

Kitabın geliri Wernicke Korsakoff ve Eski Mahpuslarla Dayanışma Girişimi yararına kullanılacak.(ETHA)

“ATEŞ YOKTU AMA YANIYORDUK”

Hayata dönüş operasyonun üzerinden 13 yıl geçti. Mağdurlardan Hacer Arıkan yaşadıklarını AGOS’tan Funda Tosun’a anlatmıştı:

19 Aralık 2000’de Bayrampaşa Cezaevi’nde bulunan siyasi tutuklular sabahın beşinde silah sesleriyle uyandı. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün ifadesiyle ‘devletin şefkatli eli’ can güvenliğini korumak zorunda olduğu tutsaklara uzandığında, kimyasal silahları, gaz ve sinir bombalarını kullandı. 14 saat süren operasyonla Bayrampaşa’da altısı kadın 12 mahkûm diri diri yanarak katledildi. Yirmi cezaevinde uygulanan operasyonun toplam bilançosu ise 32 can oldu, 600’den fazla kişi sakat kaldı.

Cezaevine giden aydınlar, sanatçılar, sivil toplum kuruluşları ölüm oruçlarının sonlandırılması için heyetler kurarken, devlet meselenin halledileceğini, tutsaklarla anlaşıldığını söylüyor, medya kuruluşları bu beyanları manşetlerine taşıyordu. Oysa yine yalan söyleniyordu. Bir yıl öncesinde operasyon planları hazırlanırken, kullanılacak binlerce bomba temin edilirken, devlet yine yalan söylüyordu. Bedenlerinden başka silahları olmayan onlarca insan ölüm orucuna yattığında, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, ölüm oruçlarının sahte olduğunu kamuoyuna duyuruyor, Sağlık Bakanı Osman Durmuş, hastanelere kaldırılan tutsakların sağlık durumunun iyi olduğunu, vitamin hapları aldıklarını ifade ediyordu. Başbakan Bülent Ecevit ise IMF için hapishaneleri düzeltmek zorunda kaldıklarını ifade ederek, katliamı “teröristleri kendi terörizmlerinden kurtarma operasyonu” olarak değerlendiriyordu. 

O gün bir kadın görüntüsü hafızalarımıza kazındı. ‘Saçlarından tutuşan, yüzleri eriyip akan kadınlar’dan biri olan Hacer Arıkan, operasyon davasının 23 Kasım 2010’da görülen duruşmasında, birkaç gün önce aldığı peruğuyla kamuoyunun karşısına çıktı bu kez. 38 askerin sanık koltuğunda bulunduğu mahkeme salonunda peruğunu çıkardığında, tam on yıl önce toz duman arasında naklen seyre daldığımız katliam görüntüleri arasında “Diri diri yanıyoruz!” çığlıkları kulaklarımızdaydı. Öğrendik ki, kurşunlar, kurbanların bedenlerinden, atış mesafesi ve kullanılan silah tipi belli olmasın diye bıçakla kazınarak alınırken kimileri ölü, kimileri ise hâlâ diriymiş.

“KIYAFETLERİMİZ DEĞİL DERİMİZ YANDI”

Hacer peruğunu çıkarıp dizine koydu, ardından bir kadın refleksiyle ensesinde kalan bir tutam saçı kulağının arkasına topladı: “Ben, beni yakan maddenin ne olduğunu bilmek istiyorum. Benim ve arkadaşlarımın kıyafetleri yanmadı. Ateş yoktu ama yanıyorduk. Sadece derimiz yandı, sonra damla damla aktı, uzadı, döküldü. Bir yıl içinde sekiz ameliyat geçirdim, ondan öncekilerin sayısını bilmiyorum. Bir bacağımdan alınan derilerle kafatasım, diğerinden alınanlarla yüzüm yapıldı. Bir yıl öncesine kadar burnum yoktu. Omzumdan alınan parçalarla da burun yaptılar.”

Hacer’in hikâyesini dinlerken aklımda hep sorular vardı: Bu devlet bu günahların bedelini nasıl ödeyecek? Biz tanık olduğumuz bunca vahşete susmanın bedelini neyle ödeyeceğiz?

Hacer, operasyonlar sırasında kurşunlanan erkek kardeşi ve ölüm orucunda bulunan abisi ile Balıkesir’in bir köyünde çiftçi olan anne babasıyla yaşıyor. Röportaja başlamadan önce gelen telefona yanıt veriyor, annesine, başına gelenleri anlattığını, akşam televizyonda görürse korkmaması gerektiğini söylüyor. Sonra tansiyon ilaçlarını almasını, şeker iğnesini vurdurmasını, kahvaltı etmesini, zeytini fazla kaçırmamasını tembihliyor.

“YUMUŞAK BİR ŞEYE BASTIM, MEĞER GÜLSER’MİŞ!”

“Dokuz yıldır tutukluydum. 34 yaşındaydım. Sınıf öğretmeniydim. 146/1 ile yargılanıyordum. Adalet bakanı, uzlaşma sağlanacağı konusunda açıklamalar yapıyordu. Saat gece üç buçuk gibi içerden heyet çıktı. Abim C-15’de kalıyordu. Koridorda karşılaştık, ayaküstü konuştuk.  Koğuşuma giderken gardiyanların olduğu odanın boş olduğunu fark ettim. Bir saat kadar sonra, uyur uyanık arası silah sesleriyle yataktan fırladım. Üstümü giyinmeye başladım. Tüm koğuş kalktık. Asker kapıda barikat kurmuştu. Bir süre sonra tavan delindi. O tavan iki ay önce tadilat yapılıyor diye delinmişti zaten, demek hazırlıkmış. Oradan gaz bombaları atılmaya başladı. Askerlerin yüzünde gaz maskeleri vardı ve sürekli koğuşa bomba atıyorlardı, yuvarlak, silindir şeklinde bombalar. Savunmasızdık. Sadece içeri atılan bombaları havalandırmadan dışarı atmaya çalışıyorduk. İstem dışı hareketler yapmaya başladık, kaslarımızı kontrol edemiyorduk, nefes alamıyorduk. Sinir gazı bombasındanmış tüm bunlar. ‘Çıkıyoruz’ diye bağırdığımız anda tavandan bir hortum sarkıtıldığını gördük.  Yatağın üzerine bir alev topu düştü. Hortumdan siyah bir gaz verilmeye başlandı.  Her taraf simsiyah oldu. Şebnem önümde yanarak öldü. Nilüfer ‘Yanıyoruz!’ diye bağırıyordu. Gözlerimi kapattım. Yanarsam gözlerim kör olmasın diye düşünüyordum. Yumuşak bir şeye bastım. Bomba diye düşündüm, meğer Gülser’miş. Şefinur’un ise yüzü dökülüyordu. Akıyordu yere. Kalçama bir darbe aldım, bir bombaydı sanıyorum. Kalkamadım.”

“AYAĞIM ZİNCİRLE YATAĞA BAĞLI, TEDAVİ OLUYORDUM!”

“Ölmeyi bekliyordum, bir arkadaşım tarafından kurtarıldım. Askerlerin gazino diye adlandırıldığı yere sürüklendim. İsim tespiti yapıldıktan sonra durumum ağır olduğu için önce cezaevi hastanesine, sonra Haseki’ye, oradan da Cerrahpaşa’ya götürüldüm. Üç ay Cerrahpaşa’da kaldım. Ayağa kalkamıyordum, ayağım yatağa zincirle bağlıydı.  Ailemden haber alamadım, abilerimin öldüğünü sanıyordum. Zaman kavramı yoktu, gözlerim kapalıydı. Kardeşlerim öldü, ben yaşamalıyım diyordum. Onların da benden haber almasına engel olundu. Hastanede benimle konuşulmasına da yasak koymuşlardı. Tahliye talebinde bulunmak için tedavimi yarıda kestim ve cezaevi hastanesine, oradan da cezaevine döndüm.

Bizim bulunduğumuz koğuşta bir isyan yoktu. Dokuz yıldır nasıl yaşıyorsak öyle yaşıyorduk. Operasyon yapıldı.  Beni yakan maddenin ne olduğunu bilmek istiyorum. Arkadaşlarımın yandığı gördüm. Nilüfer camın altında, kalkamamış. Seyhan başına isabet eden bombayla öldü. Şefinur da oraydı. Özlem kurşunla öldü, duvar dibinde yatıyordu. Yazgülü vardı. Gülser kapıdaydı.”

“QUASİMODO’YA BENZEDİĞİMİ SÖYLEDİM”

“Aynaya üçüncü ayın sonunda baktım. Cezaevi hastanesine gittiğimde arkadaşlar göstermek istemiyorlardı. Israr ettim, Quasimodo’ya benzediğimi söyledim. Kızdılar bana. Ama öyleydi, yüzüm neredeyse hiç yoktu, kaşlarım yoktu, burnum da yoktu. Burnumun olmadığını bana Cerrahpaşa’da söylemişlerdi ama ben sadece ucu yok sanıyordum. Sonra baktım ki hiçbir şey yok, iki delik var.

Yaşama döndüğüm an vücüdumun nerelerinin yandığını pansumanlardan anladım. Yanık bir insanın nasıl olduğunu da biliyordum. 1998’de PKK’li bir kadın arkadaş Çanakkale Cezaevi’nde kendini yakmıştı. Refakatçı olarak onun yanında kalmıştım ve o zaman, ‘Dayanabilecekse yaşasın’ diye düşünüyordum. Onun yerinde ya ben olsaydım? Dayanabilir miyim? Tek korktuğum ateşlendiğim dönemde havale geçirmek ve aklımı yitirmekti. Bir tek irademi kaybetmek beni korkuttu.”

“ANNEMİN İLK SORUSU ‘BENİM ÜZERİMDE NE VAR?’ OLDU”

“Annemle dört ay sonra karşılaştım. Bayrampaşa Cezaevi hastanesindeydim. Durumum çok kötü olduğu için annemim dayanamayacağını düşündüm. Açık görüşte dokunabilirdim, sarılırdım ama tel örgülerin arkasını seçtim. Tel örgüler 19 Aralık öncesi parmaklık şeklindeydi, operasyon sonrası daha sıkılaştırmışlardı. Bu benim işime yaradı tabii, annem daha az görebiliyordu beni. Annemin ilk sorusu ‘Benim üzerimde ne var?’ oldu. Duyuyor muyum, görüyor muyum, konuşabiliyor muyum? Bunları anladı. Sonra, ‘Merak etme, seni iyileştireceğim’ dedi.

Diğer abim Bursa Cezaevi’nde operasyona maruz kaldı. Annemle babam Bursa Cezaevi önündeyken oraya operasyon yapıldı. Onlar dışarıda, yani görüyorlar olan biteni. Sonra babam annemi eve gönderiyor. Kendisi abimin sevk edildiği Edirne’ye gidiyor. Eve telefon ettiğinde annem beni televizyonda gördüğünü, yandığımı söylüyor. Ailem ve yaşadıklarımı anlatmam, benim yaşama nedenim.”  

“ÖCÜ, ÖCÜ DİYE  TAKILIYORUM ÇOCUKLARA

Peruğumu evde takmıyorum, kel halimi daha çok seviyorum. Çocukların beni gördüklerinde attığı çığlıkları ve korkularını unutamıyorum. ‘Öcü öcü diye takılıyorum, rahatlatmaya çalışıyorum. Yüzlerinde o korkuyu görüyorsun, kendini görüyorsun gözlerinde, bu biraz beni üzüyor.

*26 Kasım 2010'da AGOS’ta yayımlanmıştır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.