Ayfer Tunç: Öylesine buzlaştık ki utanç duymuyoruz

Bugünkü kuşaklar için dünya, hayat, memleket bizim anladığımızdan başka. Genç kuşaklar için buralı olmakla dünya vatandaşı olmak arasında, geçip geçmemenin onlara kaldığı ince bir çizgi var sadece.

 

Memleket duygusu nasıl bir şeydir, neydi, neye dönüştü, nerede başlayıp nerede biter? Ayfer Tunç, Memleket Hikayeleri'nde bu topraklara, geçmişe, şimdiye dair yüzlerce fotoğraf çekiyor; geniş açılı fotoğraflar, her şey net. Üstelik nostalji değil fazlasıyla gerçek...

 

HASAN CÖMERT / Sabit Fikir

 

Memleket duygusu nasıl bir şey artık? Hızla değişiyor mu bu duygu?

Eskisi gibi olmadığı kesin, hele genç kuşaklar için. Memleket deyince iki farklı şeyi kast ediyoruz. Biri doğup büyüdüğümüz şehir, diğeri bütün ülkemiz. Benim memleketten anladığım ikincisi, diğeriyle öyle derin bir bağım olmadığını kitapta da anlattım. Benim kuşağım yurtdışına ancak iki yılda bir çıkılabilen bir dönemde yaşadı. Bizim hayat hakkında bildiğimiz her şey kendi içimizden geliyordu. Dünyaya, kontrolü otoritenin elinde olan çok sınırlı bir pencereden bakıyorduk. Kendimizi ancak kendimizle ölçüyorduk. Bu da güdük kalmamıza neden oluyor, dünyaya özellikle batıya karşı abartılmış bir özlem ve haset duymamıza yol açıyor ve bizi birkaç temel mevzu etrafında oyalıyordu. İletişim ve seyahat olanaklarının artması, internet, görsel medya vb. dünyayı çok küçük bir hale getirdi. Bugünkü kuşaklar için dünya, hayat, memleket bizim anladığımızdan başka. Genç kuşaklar için buralı olmakla dünya vatandaşı olmak arasında, geçip geçmemenin onlara kaldığı ince bir çizgi var sadece. Dolayısıyla dünyaya açılan bütün pencerelerini kapatarak kendini kandırmaya meyilli olanlardan değilseniz ve her şeye gerçekçi bir gözle bakıyorsanız, ülkenizi diğer ülkelerle çok daha derin ve dikkate değer bir bakışla kıyaslayabilirsiniz. Ama bunun hiç de acısız bir tecrübe olmadığını söylemem gerek.

 

Memleket Hikayeleri anlatmak aynı şeyleri tekrar etmek anlamına mı geliyor (bu ülke için) ya da yaşanan şeylerin yoğunluğu arttığı için yeni şeyler söylemek daha mı zor? Memleket konuşmayı nasıl tarif edebilirsiniz?

Aksine, bugün memleket hikayeleri anlatmak, benim için büsbütün başka bir anlama geliyor. Söylenecek çok yeni şey var. Hatta öyle çok ki ve hepsi de öyle önemli ki pek çoğuna sıra gelmediği, gelenlerin üstünde yeterince durup düşünmemize fırsat kalmadan yeni şeyler yaşandığı için derinleşemiyoruz, dişe dokunur düşünceler üretemiyoruz. Her olayın, her düşüncenin, her olgunun ancak yüzeyini sıyırabiliyoruz. Biz en sıradan gündelik hayatımızda bile gündeme kilitlenip kalmış bir ülkeyiz. Memleket konuşmak her gün yenilenen gündemi gözden geçirmekten ibaret hale geldi. Gerçi hak yemek istemem; gündemin yoğunluğuna kapılmayıp memleket hakkında soğukkanlılıkla, belli bir mesafeden çalışanlar, düşünenler de var ve iyi ki varlar.

 

Böyle bir gündemde (açılan davalar, verilen kararlar, tutuklamalar, Hrant Dink, Sivas, Pınar Selek davaları, siyasilerin açıklamaları, yasaklar, sansürler, kentsel dönüşüm vs...) insan memleketini sevebilir mi sizce? Ya da ne kadar ait hissedebilir kendini memleketine?

Tanpınar’ın ne yazık ki çok sık tekrarladığım bir sözü var, biliyorsunuz: “Coğrafya kaderdir” diyor. Doğduğumuz coğrafya gibi, ailemiz de kaderimizdir. Hangi ailede doğacağımızı da, hangi ülkede hangi milliyetle doğacağımızı da seçemeyiz. Dolayısıyla memleketimiz bir anlamda ailemize benzer. Ailemiz sorunlu olabilir, bize kan kusturuyor olabilir, hatta çöküşe gidiyor olabilir. Küseriz, kırılırız, kavga ederiz, haksızlığa uğrarız, hatta çöküşünü engellemek için kendimizden pek çok şeyi feda ederiz, ama istemesek bile ailemizi sevmeye devam ederiz, başka türlüsü elimizden gelmez. Benim için memleket de böyle. Kızgınım, kırgınım, hayal kırıklığı ve hüsran içindeyim, memleketimin gündemi her gün yeni bir umudumu öldürüyor ama memleketimi sevmemek elimde değil, arada genetik bir bağ var.

 

Ve önceki soruyla alakalı olarak bu kadar yaşanan arasında sizin bu ülkede -hala- güzel gördüğünüz şeyler var mı? Hangi gelişmeler, neler, kimler?

Bu sorunuz bana kötüye giden şeyler üstüne fazla yoğunlaşmış olduğumu gösterdi. İyiye giden şeyler hakkında bir fikrim bile yok şu anda. Kendimi biraz zorlarsam, iyiye gittiğini söyleyemesem de, demokrasi fikrinin en azından bazılarımız için tümüyle ölmüş sayılamayacağını söyleyebilirim. Ama bu ülkenin en ilginç tarafı da şudur: Yarın sabah içinizi coşkuyla dolduran yepyeni bir gündemle uyanabilirsiniz. Vaatlerin gerçekleşeceğinin garantisi yoktur, hatta gerçekleşmeyecektir de, hedefin kenarına kadar gelip duracağızdır. Ama o yolculuk işte, bizi hala ayakta tutan şey.

 

Tüm olanlara rağmen hayatımızı olağan şekilde yaşıyoruz bir yandan da. Bir tepki, bir patlama yaşamak bu ülkede imkansız mı? Ya da bunu 'ikiyüzlülük' kavramı ile mi açıklayabiliriz?

Bunun kolayca cevaplanabilecek bir soru olduğu kanısında değilim. Bizim gibi ülkelerde yerleşik siyasi sistemlerin en başarılı olduğu taraf tepkileri kolayca bertaraf edebilmesidir. Siyasi sistemlerin ısrarlı olduğu tek şey kendilerini idame ettirecek yapıyı kurmak, her türlü örgütlenmeyi önlemektir. Son yaşadığımız örnek, THY grevinin sonuçlarını hatırlayalım mesela. Öyle bir final yapıldı ki, bugün işçilere grev hakkı anayasanın birinci maddesi olarak altın harflerle dağa taşa kazınarak bile verilse, bir daha bu hakkını kullanmayı düşünmeyecek kadar korkutuldular. Toplumsal patlamalar ise tarihte çok büyük derin izler bırakan, ardından olumlu veya olumsuz ama etkili ve sistematik bir dönüşüm getiren devrimlere neden olur. Bunlar da sosyal, kültürel, ekonomik açıdan uygun bir zemin ve bir zihniyet gerektirir. Aslında toplumda patlamalara gerek yok. Çözüm, budanmamış, sahici bir demokrasidir. İşleyen bir demokrasiye sahipseniz sorunlar bizde olduğu gibi yıllar boyunca ertelenmez, demokrasinin doğası gereği bir yerde çözülür. Öte yandan benim bir süredir metaforik olarak inanmaya başladığım şey, bizim toplumumuzda bir demokrasi geninin olmayışı. En keskin solcusu için de, totalitarizmden en acı çekmiş muhafazakarı için de, demokrasi fikrinin “olmasa da olur aslında, ama yüksek sesle söylemeyelim,” türünden bir cümleyi içerdiğini düşünür oldum.

 

'Memleket Hikayeleri'nde ''Biz zamanla ilişkimizi ileriye değil, geriye bakarak kurarız. Ülkemiz neyse biz de oyuz'' diyorsunuz. Bu cümleyi yazının bağlamından koparıp genel bir tarif olarak kullanabilir miyiz? Ya da kitabı henüz okumayanlar için bunu biraz açabilir misiniz?

Biz vizyonsuz bir toplumuz, yarın fikrimiz muğlaktır, içi boştur. Bizim ulusal mottomuz “yarına Allah kerim”dir. Plansızlık karakterimizdir. Biz her işe ‘kervan yolda düzülür’ diyerek başlarız. Oysa kervanı yolda düzmeye kalktığınızda varacağınız yere çok geç kalmış olursunuz. İlginçtir, başlangıçlarımız hep coşkulu, hep yoğun ve umutlu olduğu için bir de “Türk gibi başla, İngiliz/Alman gibi bitir,” diye bir söz var. Biz birey olarak da, toplum olarak da bugünü kurtarmaya bakıyoruz. Bu, bugünden yarına kurduğumuz ilişkinin tarifi. Bir de zamanı geriye bakarak kurmamız var ki, o daha da hazin. Biz bugünü kendi kurguladığımız tarihi anarak geçiririz. Gelecekte elde edeceklerimizle değil, geçmişte sahip olduklarımızla övünürüz. Ülkemiz neyse biz de oyuz: Aynı ülkemiz gibi davranırız ya da ülkemiz bizim gibi davranır. Birey olarak da toplum olarak da, bugünkü hayatımız zora girince yaptığımız ilk şey geçmişi revize etmektir. Biz zamandan durmasını, bizim istediğimiz gibi akmasını bekleriz. Oysa zaman soyuttur, bizden habersizdir, zamanı ele geçiremeyiz. A. H. Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü boşuna yazmadı.

 

‘Sözünü Sakınmadan'daki söyleşinizde 'merhamet yorgunluğu'ndan bahsetmiştiniz. Birbirimizin acısını görmekten, anlamaktan sıkıldığımızı, merhamet edemeyecek kadar yorgun olduğumuzu... Bu yorgunluğun nedeni nedir sizce?

Dünya büyük, ama bizim dünyamız küçükken, iletişim olanakları bu kadar gelişkin değilken yani, merhametimizi dağıtabileceğimiz, böylece ruhumuzu tedavi edebileceğimiz durum sayısı sınırlıydı. Kendi küçük çevremize merhamet dağıtmakla, insanın insana yapabileceği kötülüklerin akıl durdurucu boyutunu düşünüp dehşete kapılmadan yaşıyorduk. Mesela asker Güneydoğuda Kürtlere bok yediriyordu, biz habersiz olduğumuz için başımızı yastığımıza rahatça koyabiliyorduk. Ülkenin bir yerlerinde birtakım kız çocuklarının ırzına geçiyordu, kadınlar öldürülüyordu, nüfusun bir kısmına hayat zehir ediliyordu, ama biz bütün bunlardan habersiz olduğumuz için gülüp konuşabiliyorduk. Düşünün ki bir ülkenin insanlarının ezici çoğunluğu 74 yıl boyunca Dersim Katliamı’nı bilmeden yaşadı, bilenlerin yaşayabilmesi de ayrı konu. Ama sonra iletişim denen bir şey oldu, günahlar toprağa sığmadı, memleketimizde hayatın bir kötülük yatağı olduğunu öğrendik. Çekilmiş ve çekilmekte olan acılara merhamet dayanmaz hale geldi. Bugün tanıdığım pek çok aklı başında kişi, kendi ruh sağlıklarını korumak için gündemden uzaklaşmak zorunda olduklarını söylüyorlar. Herkesin ruhu ağrıyor. Herkes artık dağıtacak merhameti kalmadığı için utanç içinde ve kendi küçük ıssız adasına kapanmak, dışarıdaki kötülüklerden habersiz yaşamak istiyor. Bilmek acıdır, bilip de bir şey yapmamak utanç vericidir, bir şey yapamamak tüketicidir, insanı bitirir, biz de bittik artık, merhamet üretmek için gayret edecek halimiz kalmadı. Bir de bunun Michael Haneke’den ödünç aldığım kavramla “duygusal buzlaşma” yanı var. Çevremizdeki bitmek tükenmek bilmeyen kötülük katmanları bizi duygusal olarak buzlaştırıyor, artık merhamet üretemeyecek hale geldiğimizi pekala biliyoruz ama öylesine buzlaştık ki bunu bildiğimiz halde utanç duymuyoruz.

 

Son olarak, aynı söyleşide 'Medya çarpıtıyor, edebiyat ise yeniden üretiyor' demiştiniz. Birbirinden uzak bu iki alan arasında yaptığınız bu ilişkinin karşılığı nedir?

Bunu hikayenin günümüzdeki yeri ve dönüşümü açısından söylemiştim. Önce şunu tespit edelim. Edebi bir tür olarak değil, bir olayın bütün boyutları açısından baktığımızda hikaye sadece edebiyatın malı değildir. Hikaye her yerdedir, o gün başımızdan geçen sıradan bir olayı tekrarladığımız anda bile bir hikaye anlatmış oluruz. Dolayısıyla hikayenin bu boyutu ile haber arasında sağlam bir ilişki vardır. Ancak, haberciliğin kelime anlamının erozyona uğramadığı dönemlerde, (ki o zaman medya yoktu, sadece gazeteler vardı) haber ve yaşanmış gerçekten kaynaklanan hikaye arasında, üstünlük haberin lehineydi. Aslolan haberdi, hatta haberin fazlaca hikaye edilmesi, bir tür duygu sömürüsüne yol açtığı ve haber niteliğini gölgelediği için eleştirilirdi. Medya bilgilendirme, dördüncü kuvvet olma şeklindeki asıl işlevini unutup toplumu otoritenin arzusuna göre manipüle etmeye başlayınca, hikaye haberin önüne geçti. Artık herhangi bir olay olduğunda olayın haber kısmı bir cümleden oluşuyor, geri kalanı kamuoyunun sempatisini, nefretini, ilgisini, durum neyi gerektiriyorsa artık onu elde etmek için hizmete sokulan “hikaye”. Oysa edebiyat için hikaye metinde dert edinilen zemine dalmanın meseleden ayrıştırılamayan bir aracıdır, edebiyatta hikaye ne tek başına araç ne de tek başına amaçtır. Edebiyat hikaye aracılığıyla düşünceyi, derdi, meseleyi kurcalar, hayatı dönüştürür, başka bir bakış, boyut, gerçeklik elde eder. Edebiyatta hikaye gerçeği bozarak saflığı arar.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.