Ahmet Şık, asıl 'bomba'yı şimdi patlattı

“Bizi bilir, sever, ama eşi de polis olduğu için vakit bulamadığını söyleyerek kaytarır, “Hizmet aleyhinde konuşur dikkat edilsin”…

 

Başbakan Erdoğan'ın basılmamış kitabını bombaya benzettiği Ahmet Şık bugün piyasaya çıkacak 'Pusu' kitabında Fethullah Gülen ‘Cemaat’inin polisteki örgütünün fişleme kayıtlarını yayımlıyor…

 

Aykut Küçükkaya / Cumhuriyet

 

Odatv davası nedeniyle “1 yıl 11 gün 15 saat” Silivri’de hapis yattıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan gazeteci Ahmet Şık bugün piyasaya çıkan ‘Pusu/Devletin Yeni Sahipleri’ adlı kitabında, “hedef alınmasına yol açan” belgeyi yayımladı.

 

Şık, Hanefi Avcı’nın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ve soruşturma sırasında bir türlü ortaya çıkmayan “cemaatin polisteki fişleme kayıtlarına” yeni kitabında yer verdi.

 

Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli çok sayıda polisin fişlendiğini gösteren ve 2007 yılında düzenlendiği öne sürülen belgelerde, binlerce polisin kimlik bilgileri ve sicil numaraları, görev yerleri, bağlı bulundukları birim ve hatta nereden atandığına kadar bilgiler bulunuyor. Belgelerde, “fişleme yapılan polislerin, cemaatle ilişkisinin 1’den 5’e kadar derecelendirildiği” görülüyor. Şık kitabında, belgeler için “İşte peşinde olduğum belgelerden birisi de Hanefi Avcı’nın elinde olan ve yargı makamlarına teslim edildikten sonra ‘yok’ denilen, ardından var olduğu söylenip adli emanete kaldırıldığı öne sürülen bu fişleme kayıtlarıydı. Muhtemelen benim peşimde olanların da yayımlanmasını istemedikleri belge. Zaten bu yüzden tıpkı Odatv davasının diğer mağdurları gibi bir komployla tutuklanmam yetmediği gibi toplatma kararı verilen üzerinde çalıştığım kitap imha edilmeye de çalışıldı. İşte o kitapta yer alması istenmeyen belge şimdi karşınızda” diye yazıyor...

 

Şık’ın kitabında Silivri’de hapis yatarken yaşamını yitiren eski MİT’çi Kaşif Kozinoğlu’yla ilgili de çok önemli bir belge de yer alıyor. Belgeye göre, Kozinoğlu’nun telefonları dört mahkeme kararıyla 9 ay boyunca dinleniyor. İstanbul Emniyeti’nin beşinci kez dinleme talebi ise o tarihte Ergenekon ile Odatv soruşturmalarını yürüten ve aralarında Zekeriya Öz’ün de bulunduğu dört özel yetkili savcı tarafından reddediliyor. Dört savcının imzasını taşıyan belgede reddedilme gerekçesi, “polisin talep yazısında ekli telefon görüşme tapelerinde yasadışı terör örgütü faaliyeti olarak nitelendirilebilecek bir bulguya rastlanmadığı” olarak açıklanıyor. Buna karşın 14 ay sonra ret kararında imzası olan dört savcıdan biri olan Zekeriya Öz, “terör örgütü faaliyeti yok” dediği “telefon kayıtlarını tutuklamaların gerekçeleri arasında gösteriyor” ve söz konusu konuşma içeriklerinden Kozinoğlu’na sorular yöneltiyor. Şık kitabında soruşturma makamlarını zor durumda bırakacak olan bu evrakın Odatv dosyasına konulmadığını ve gizlendiğini kaleme alıyor...

 

Önsöz’ünü gazeteci-yazar Umur Talu’nun yazdığı kitapta yer alan önemli belgeler ve bu belgelerle ilgili Ahmet Şık’ın kaleme aldıkları özetle şöyle:

 

HANEFİ AVCI’NIN KAYIP DELİLİ…

“Yanıtını bulmaya çalıştığım en önemli soru ise Avcı’nın iddialarıyla ilgili başlatılan soruşturma kapsamında sivil ve askeri savcılara ne belgeler verdiğiydi. Elbette ki bu belgeler arasında en önemli olan Ankara’da görevli çok sayıda polisle ilgili cemaatçi polislerin hazırladığı iddia edilen fişleme bilgileriydi. Yanlış okumadınız, iddiaya göre Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli çok sayıda polis fişlenmişti. Peki, Avcı’nın savcılığa teslim ettiği iddia edilen bu belgelerin başına ne geldi? Avcı’nın iddiaları ve bir taşınabilir hafıza kartı içinde savcılığa vermiş olduğu, 2007 yılında tutulduğu tahmin edilen fişleme kayıtları emniyetteki cemaat yapılanmasını çorap söküğü gibi ortaya çıkaracak denli önemliydi. … Elbette olmadı. Sadece Ankara’da çok sayıda polisle ilgili bu fişlemelerin Türkiye’nin 81 ilindeki tüm emniyet personeli için yapıldığı iddiasına, bir emniyet müdürünün bu iddiayla ilgili bir de delil sunmasına karşın bu soruşturmada bir adım öteye gidilemedi. Çünkü Avcı’nın teslim ettiği deliller yok olmuştu! Yani Hanefi Avcı’nın hiç de yenilir yutulur cinsten olmayan iddiaları soruşturuluyormuş gibi yapılıp bilinen sebeplerle dosyası kapatıldı. Hanefi Avcı Ankara Özel Yetkili Savcılığı’nca açılan soruşturmada elindeki bilgi ve belgeleri teslim etmişti.  Bu arada soruşturmayı yürüten özel yetkili savcı Hamza Keleş 12 Eylül 2010 referandumundan sonra AKP ve cemaatin bir birimi haline dönüştürülen HSYK’nin kararıyla 2011 Mart ayında görev yeri değiştirilerek söz konusu dosya elinden alınmış oldu. Değişiklikten birkaç hafta sonra Mayıs ayı içinde de Avcı’nın iddiaları üzerine savcı Keleş tarafından başlatılan soruşturmada “takipsizlik” kararı verildi. Kararda Avcı’nın iddialarının soyut ve yoruma dayalı olduğu ve bu iddiaları kanıtlayacak delillerden yoksun olduğu belirtiliyordu. Peki Avcı’nın “Savcılara verdim” dediği fişleme kayıtları ne oldu? Bu sorunun yanıtını da Avcı’nın sanık olduğu O.H.Ö’nün şikâyetiyle açılan soruşturmanın savcısı Nadi Türkaslan veriyordu: “Bu raporu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na dijital ortamda verdiğini ifade etmişse de araştırıldığında ilgili soruşturma evrakında şüphelinin söylediği dijital verilerin bulunmadığının anlaşıldığı…” Yani “kayıp”. Yani “soruşturma dosyasına hiç girmemiş” görünüyor ya da ortaya çıkacağı günü bekliyor bir yerde… İddiaları araştırılmayan, sümenaltı edilen Hanefi Avcı ise cezaevinde gün sayıyor... Peki, belge gerçekten kayıp mı? Ankara Adliyesi koridorlarında dolaşan bilgilere göre, takipsizlik kararının ardından Avcı’nın avukatları dijital bellek içinde delilin teslim edildiği uyarısında bulununca savcı Türkaslan’a “öyle bir delil olmadığı” sözlü olarak söylenmiş. İddialara göre Avcı’nın anlattıklarıyla ilgili soruşturmayı yürüten savcılık makamı, Türkaslan’a öyle bir dijital belleğin dosyada olmadığını söyleyince takipsizlik kararı da o şekilde yazılmış. Ancak takipsizlik kararının çıkmasının ardından Avcı’nın avukatlarının başvurusu üzerine de bu kez dijital bellekteki dokümanların çözümlerinin yapılarak dosyaya konulduğu bilgisi verilmiş. Adli emanete alındığı söylenen dijital bellek de, Avcı’nın avukatlarının iade edilmesi talebine rağmen kendilerine teslim edilmemiş. Yani bir varmış bir yokmuş...”

 

İşte o fişlemeler

Şık’ın kitabı incelendiğinde fişlemelerde yer alan kimi bilgiler ve değerlendirmeler şöyle yer alıyor: “Bizi bilir, sever, ama eşi de polis olduğu için vakit bulamadığını söyleyerek kaytarır”, “Müspet bir arkadaş, geç tanışıldı, yakın takiple samimiyet kurulursa kazanılabilir”, “Bizi bilir, programlarımıza katıldı. Samimi, ev ziyareti yapılsın”, “Derslerimize katılır. Dergi yok, himmet yok, namaz düzensiz kılar”, “Tedbirli yaklaşılsın”, “Cuma namazı kılar”, “Erken haber verildiğinde programları aksatmaz. Kitap okumayı sever. İyi takiple mesafe kateder”, “Dergi, 10 YTL himmeti var. Namaz kılar, dersleri takip eder. Görev almaktan kaçınır. Yakın takip ile kolay seviye alır”, “Arkadaş çevresi çok kötü, alışkanlıkları çok fazla. Oruç tutmaz bizimle ilgili fikri yok”, “Ehl-i dünya gayrı meşru çok şey var”, “Namaz kılar, eşi de polis. İyi birisi başka meşrepten olabilir”, “Hizmet aleyhinde konuşur dikkat edilsin”, “Cuma kılar, oruç tutar ilgilenilebilir”, “Dersleri aksatarak gelir. Dergi, himmet yok. Bizi sever namazlarını kılar”, “Cumalara gitmez. Maddiyata önem verir. Ağzı bozuk. Kızıyla ablalar ilgileniyor. Kumar oynar, çok sinsi, menfaatçi”, “Bizim dershanelerde kalmış İstanbul’dayken. Sızıntı, Y.Ümit var, himmet var. İyi bir arkadaş tedbir konusunda zaafları var”, “Sosyal demokrat”, “Derse gelir, himmet (20), dergi var. Evini açar.”

 

‘Medya cellatlarına’ Kozinoğlu belgesi

Kitabının Kozinoğlu’yla ilgili bölümüne, “Bu bölüm yıllarca devletin belki de ‘pis işlerinin bir aktörü olduğu’ düşünülen ve bu nedenle tutuklanması ‘olağan’ karşılanan bir isimle, MİT’çi Kâşif Kozinoğlu’yla ilgili. Bir nevi, dosyasından görebildiğim kadarıyla kendimce savunması Kozinoğlu’nun. İki nedeni var. Birisi Odatv soruşturmasının ne kadar abesliklerle dolu olduğunu göstermesi. Bir diğeri de kurulan tezgâhla atıldığı cezaevinde kendini savunma imkânı dahi bulamadan ölmesi. Açık söyleyeyim Kozinoğlu’nu tanısaydım seveceğimi sanmıyordum. Ama bu, yaşadığı haksızlığı anlatmama engel değil. Yeni düzenin medyasını oluşturanların çıkarları gereği yaptığı gibi yaşanılan haksızlığı, ‘Aman AKP ya da cemaati eleştirmeyeyim’ diye görmezden gelmek ve hatta gözden kaçırmak hem insani hem de ahlâki değil. Öte yandan Kozinoğlu’nun geride bıraktığı bir eşi ve ömrü boyunca adını taşıyacağı bir oğlu olduğunu da, bir işe yaramayacağını bilsem de ‘medya cellâtlarına’ anımsatmakta fayda var” diye şerh düşen Şık, önemli belgeyi kamuoyuyla şöyle paylaşıyor:

 

“Hiçbir talebi sorgulamadan verilen kararlarla Kâşif Kozinoğlu’nun telefonları 9 Ocak 2010’a kadar 9 ay kesintisiz dinlenmiş oldu. Peki, bu dinlemeler neden nasıl oldu da son buldu? Bu sorunun yanıtını da yine resmi bir evraktan öğreniyoruz. Ancak altını çizerek belirtelim ki bu evrak Odatv soruşturma dosyaları arasında yok. Soruşturma makamları kendilerini zor durumda bırakacak her yazışma ve evrakta olduğu gibi bu belgeyi de gizlemişler. Delil klasörleri arasında olması gerekirken gizlenen belgede Kozinoğlu’nun telefon dinlemelerine son verilmesinin gerekçeleri anlatılıyor. İstanbul TEM Şubesi öncekilerde olduğu gibi 11 Ocak 2010 tarihinde de İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak Kozinoğlu’nun 9 aydır kesintisiz dinlenen telefonlarıyla ilgili 1 ay süreyle 5’inci kez uzatma talebinde bulundu. Ancak aynı gün bu talep reddedildi. Aralarında Kâşif Kozinoğlu’nun sorgulanarak tutuklanmasını isteyen Zekeriya Öz’ün de bulunduğu 4 savcı polisin talep yazısında ekli telefon görüşme tapelerinde yasadışı terör örgütü faaliyeti olarak nitelendirilebilecek bir bulguya rastlanmadığı için talebi reddetti. Savcılar Zekeriya Öz, Fikret Seçen, Murat Yönder ve Ercan Şafak’ın imzasını taşıyan ret kararında gerçekçe şöyle açıklandı:

 

“… Yazınız içeriğinde ve ekinde bulunan raporlarda teknik takip sırasında şüphelilerin kaydedilen telefon görüşmeleri içerisinde yasadışı terör örgütünün faaliyeti olarak nitelendirilebilecek herhangi bir görüşmenin bulunmadığı, telefonların bizzat şüphelilerin kendi adına kayıtlı olup, kimlik ve adres bilgileri de sabit olduğundan, CMK’nın 135/1 ve ilgili yönetmeliğin 12/1. maddesinde düzenlenen ‘Suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması’ koşulunun gerçekleşmediği anlaşıldığından, şüphelilerin belirlenen telefonları üzerinde mahkeme kararı ile devam etmekte olan iletişim tespitlerinin uzatılması talebi yerinde görülmemiştir.”

 

“9 ay boyunca aynı gerekçelerle, aynı nedenler öne sürülerek yapılan başvurularla gerçekleşen dinlemeler aynı nedenlerle bu kez son bulmuş oldu. İşin ilginci bu ret kararında imzası olan dört savcıdan biri olan Zekeriya Öz, 14 ay sonra bu dinlemeler sırasında elde edilmiş telefon kayıtlarını tutuklamaların gerekçeleri arasında göstermişti. 14 ay önce konuşma içeriklerinde terör örgütü faaliyeti bulunmadığını savunan savcı Öz, 14 ay sonra o konuşma içeriklerinden sorular yöneltmişti Kâşif Kozinoğlu’na. Üstüne üstlük suç unsuru bulunmadığı için dinleme kararı sona erdirilen bu telefon konuşmaları suç delili olarak da soruşturma dosyasının içine serpiştirilmişti.”

 

OLUŞTURULMADAN ÖNCE VAROLAN WORD DOSYASI

Kitabında Odatv davasındaki hukuksuzluklara, dava dosyasındaki klasörlerde delil olarak sunulan haberlerin incelemesine ve bir çok ünlü gazetecininin (!) yazılarına yer veren Şık, kendisiyle ilgili önemli bir detayı şöyle paylaşıyor:

“İddianamede oluşturulma tarihi ve zamanı belirtilen belgelerden biri de adımın geçtiği ‘Sabri Uzun’ isimli dokümandı. İddianamede 20.12.2010/11.29 olarak yazsa da bilirkişi tutanaklarında ‘Sabri Uzun’ belgesinin 20.12.2010/12.29’da oluşturulduğu belirtiliyor. Belgeye son erişim tarihi de 20.12.2010/12.35 olarak belirtilmiş. Biz iddianameyi doğru kabul ederek ve bizzat savcının yazdıklarından yola çıkarak iddianamenin önemli delillerinden birinin nasıl çürüdüğünü de aktaralım. Şahsıma yönelik suçlamalarında en önemli delil kabul edilen ‘Sabri Uzun’ isimli belge iddianameye göre 20.10.2010 saat 11.29’da ‘Soner’ isimli kullanıcı tarafından oluşturulmuş. Aynı belge Boğaziçi Üniversitesi’nin raporunda ise aynı tarihte, 20.12.2010’da ancak saat 09.46’da oluşturulmuş ve aynı tarih, saat ve dakikada silinmiş görünüyor. İddianamede üniversite raporu ile ilgili polis bilirkişisi ne demişti hatırlayalım: ‘Bu programa güvenilmez. Bahsettiği zaman dilimi de o belgeye son erişim tarihini gösterir.’ Bu yorumu kabul edersek ortaya çıkan tablo şu oluyor: ‘Polisin incelemesine göre 20.12.2010 saat 11.29’da oluşturulan belge aynı bilgisayarda oluşturulmadan 1 saat 43 dakika önce kullanılmış. Yani polisin tespit ettiği oluşturma saatinden 103 dakika önce birisi belgeyi açmış, okumuş ya da her ne yaptıysa yapmış. Polise bakarsanız olmayan bir belge o kadar zaman önce kullanılmış.’ Şimdi benim savcılara sorduğum soruyu savcılar da polis bilirkişisine sormalı: Bu nasıl iş? Olmayan belgeye nasıl erişim sağlanmış?..”

 

'Böylesi bir toplamdan adalet çıkmaz'

Postacı Yayınevi'den çıkan 358 sayfalık kitabını Ahmet Şık şöyle özetliyor:

“Örneklerimizden de yola çıkarsak eğer uzun lafın kısası Ergenekon soruşturması süreci, Türkiye’de gazeteciliğin ve meslek etiğinin sınıfta kaldığı bir dönem olarak hafızalara kazındı. Medyanın Ergenekon soruşturmaları konusundaki tavrı soruşturmanın kendisi kadar tartışılır hale gelmiş durumda. Türkiye’nin karanlık tarihine ışık tutacak önemdeki soruşturma fırsatını sadece AKP, jakoben liberaller ve Gülen cemaati yanlılarını tatmin edecek şekilde ele almak yerine toplumun diğer katmanlarının da desteğini alacak şekilde yürütmek gerekiyordu. Hal böyle olunca, medyanın hem polis hem savcı hem yargıç görevini üstlendiği; esas olan gazeteciliğin gözden düştüğü, demokrasinin -hiç hak etmediğine sayısız örnek bulunmasına karşın- AKP iktidarı ile özdeşleştirildiği; Gülen cemaatinin siyasi ve ekonomik çıkarları için tüm rakiplerinin bertaraf edilmeye çalışıldığı bir atmosfer oluştu. Bu topraklarda yaşayan insanların hayatını karartanların varlığının görmezden gelinip davanın sulandırıldığı; demokrasi ve özgürlük talep edenlerle alay edilen böylesi bir süreçten ve böylesi bir toplamdan adalet çıkmasını beklemek deyim yerindeyse tam anlamıyla safdillik oluyor.”

 

Kızımın vicdanında nasıl aklanacaksınız?

“Evimiz basılmadan kısa süre önce bir gece Yonca’yla birlikte kızımız Mina’ya durumu anlatmanın iyi olacağını düşündük. Çocuk evdeki telaşenin, birtakım olumsuzlukların farkındaydı ve ‘Seni de mi tutuklayacaklar?’ diye soruyordu. Anlayacağı bir şekilde başımıza gelenleri anlattık. Anlamak istemiyordu tabii. ‘İnsan kitap yazdı diye tutuklanır mı hiç?’ diye soruyordu. 12 yaşındaki bir çocuğa bunun daha önce olduğunu, tekrar olacağını anlatmak yersizdi. Sadece neler yaşanabileceğini söyledik. Bir sabah evimize polisler gelebilirdi. Evimizi talan edercesine arayabilirlerdi. Beni alıp götürebilirlerdi. En kötüsü tutuklayabilirlerdi. Bu kötü senaryoyu gözyaşlarıyla dinleyen Kuzucum, bu kâbusun hepsini yaşadı. Bana haber gönderip ‘geçmişe sünger çekelim’ diyenler, kendimden, mahrum bırakıldığım özgürlüğümden vazgeçtim, önce kızımın vicdanında nasıl aklanacağının hesabını versinler.”

 

'Kitap buldum amirim'

“En önemli suç delilini” fark ediyor polislerden biri: Kitabımın çıktısı. Üzerinde el yazısıyla “000KİTAP” ibaresi düşülmüş. Grubun amiri başkomiser telefonla birini arayarak bulduğu delilden ve öneminden bahsediyordu: “Bilgisayar çıktısı var. Üzerinde ‘000KİTAP’ yazıyor.”

 

Dokunan yanar böyle doğdu

“Antalya’dan gelen ağabeyimle kucaklaşıyorum. Yonca, ‘Aşağıda ne söyleyeceksin? Çok kalabalık’ diyor. ‘Bence sosyalist olduğunu vurgulamalısın. Herkes biliyor senin kim olduğunu’ önerisinde bulunuyor. Halbuki ne söyleyeceğimi anlatan şeyi yaşıyoruz zaten: ‘Dokundum, yandım.’ Artık götürülme vaktim geldi. 6-7 polisin arasında indiriliyorum merdivenlerden. Bina kapısına da polis koridoru kurulmuş. Dışarı adımımı atar atmaz alkışlı protesto başlıyor. Gazeteciler görüntü alma telaşında. El sallıyorum, dostlarıma, arkadaşlarıma. Televizyon muhabirleri bağırıyor ‘Ne düşünüyorsunuz?’ diye. Her şey ortada değil mi halbûki. Daha sonra darb-ı mesel olacak cümleyi söylüyorum: ‘Dokunan yanar.’ Bindirildiğim polis otosunda önde oturan başkomiser teessüflerini bildiriyor söylediklerim için: ‘Çok ayıp ettiniz Ahmet Bey.’ Asıl ayıp olanın bindirildiğim polis otosunun içinde bulunmam olduğunu söylüyorum kendisine. Bir daha da konuşmuyoruz. Haseki Hastanesi’nde alınan sağlık raporunun ardından Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü’nün garaj kapısından giriyoruz: Elveda özgürlük...”

 

CEMAATİN POLİSTEKİ İŞARETİ: GÜMÜŞ YÜZÜK!

“Yeniden hücreme götürülüyorum. Beni götüren polisin de diğerlerinin de elinde hep aynı takı var. Aynı biçim ve desende kalınca gümüş yüzük. Kitapla uğraşırken bir üst düzey emniyetçinin söylediklerini anımsıyorum: ‘Cemaatten olduğunu gösteren işaret gümüş yüzüktür. Bir de eskiden sadece ülkücü polislerin yaptığı kafa tokuşturmayı da bunlar sahiplendi’...”

 

Ben artık puro içiyorum

“Karşımızda işte ‘meşhur kahraman.’ Akın ağabey (Avukatı Akın Atalay’ı kastediyor) sorgusu çok uzun süren Nedim’in hemen ardından ara vermeden içeri alınmamıza şaşırmış bir halde soruyor: ‘Sigara molası vermediniz, dayanamazdınız siz.’ Koltuğuna iyice bir yerleşen Savcı Öz hafiften kafasını kaldırıp ‘Ben artık puro içiyorum’ diye karşılık verdi. Anlaşıldı. Burada sınıf atlama hissiyatından bahsetmeme gerek yok.”

 

POLİS TALEP EDER, BİZ İMZALARIZ

“Savcı bir yandan sorular soruyor bir yandan da kitapta göz gezdiriyordu. Sonra da ‘Kitabı ilk kez gördüm’ dedi. Akın Atalay da şaşırarak ‘Gerçekten mi ilk kez duydunuz, gördünüz’ diye sorunca Savcı Öz Ergenekon soruşturmalarını kimin yürüttüğünün itirafı olan yanıtı verdi: ‘Ben bu gözaltı ve aramalarda kaç kişi ile ve kimlerle ilgili yakalama ve aranma istendiğini bilmiyorum. Ahmet Bey’in de ismi var mı yok mu dikkat etmedim. Biliyorsunuz emniyet bizden talep ediyor, biz de çoğu zaman imzalayarak mahkemeye havale ediyoruz’...”

 

İstersen ağlayabilirsin, bende eşlik ederim sana…

“Bizim bloğun görüş günleri çarşambaları. Tutuklanıp Silivri’ye getirildiğimizin üçüncü gününde, 9 Mart günü açık görüşe çıkacağımızı söylüyorlar. Bu büyük bir sürpriz, çünkü bilmiyorduk. Koşar adım gidiyorum görüş salonuna. Kapıdan girer girmez Mina, Yonca ve Bülent Ağabeyimi ayakta bekler buluyorum. Mina’yla kucaklaşıyoruz önce. Gözleri yaşlı ayrılmıştık 3 Mart günü. Tam bir hafta sonra sarılıp öpebiliyorum. Sıkı sıkı tutmuş bırakmıyor beni. Kendisini sıkmasından anlıyorum ağlamamak için zorlandığını. Beni üzmek istemiyor biliyorum. ‘İstersen ağlayabilirsin, ben de eşlik ederim sana’ diyorum. Yok, kendini sıkmakta kararlı.”

  • Pazartesi: Haftalık 10 dakikalık telefon görüşmesi.
  • Salı: Rana ve Çağatay geliyor. Akşam sıcak su var. Bir de manav günü.
  • Çarşamba: Aile görüş günü. Ayın ilk haftası açık görüş. Halı saha günü.
  • Perşembe: Bazen Can geliyor, genelde boş.
  • Cuma: Tora’nın günü. Aynı gün kantin alışverişi yapılacak.
  • Cumartesi: Sıcak su. Yani banyo ve çamaşır yıkama zamanı.
  • Pazar: Hiçbir şey günü...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.