'Artık hiçbir hakim adayı tayt giymeyecektir'

Ayşe Arman, Hürriyet gazetesindeki yazısında, iki hafta önce intihar eden hakim adayı Didem Yaylalı'yı yazdı.

Didem Yaylalı'nın bira içtiği ve tayt giydiği için hakim olarak atanmasının gerçekleşmediği ve bu yüzden bunalıma girdiği iddia edilmişti. Ayşe Arman Didem'in ev arkadaşı Evrim Ortakçı ile konuştu.

Ayşe Arman'ın yazısı şöyle:

Bundan böyle hiçbir hakim adayı hafta sonu bile ‘tayt’ giymeyecektir!

Didem Yaylalı, 26 yaşındaydı, hakim adayıydı, muhafazakar olmamakla suçlandı, canına kıydı…

Hikâyesi beni mahvetti.

Yine bu yaşadığımız ülkeye, anlayışa, sisteme lanet ettirdi.
Didem Yaylalı…
Gencecik bir hakim adayı...Meslekten atıldı ve intihar etti.
26 yaşında hayatına son verdi.
Silindi gitti.
Artık yok.

Aynen Nazlıcan Yüzbaşı gibi.

Onu da, hatırlarsınız, disiplinsizlik gerekçesiyle ordudan attılar. Gitti son kurşunu göğsüne sıktı, canına kıydı, geride minicik oğlunu bıraktı.

Disiplinsizliğinin ne olduğu hiçbir zaman anlaşılamadı.
Karar, çoktan verilmişti, sadece kılıfını uydurmak gerekiyordu.
Uydurdular, kızdan kurtuldular.

Bu kadınlar; sistemin, bu erkek düzenin sıkıştırdığı kadınlar, öyle çaresiz bir halde bırakılıyorlar ki, kendilerine yapılanları onurlarına yediremedikleri için intihar ediyorlar.
Ölümleriyle bir mesaj veriyorlar, anlayana tabii…
Nazlıcan, Kayseri’de, şehri gören bir tepede canına kıydı.
Bedeni, oracıkta toprağa yığıldı.

Didem Yaylalı da, Fethiye’de bir otel odasında.
Yanında bir şort, bir tişört, bir terlik ve meslekten atıldığını bildiren o lanet olası kağıt vardı.
İki kutu ilaç içti ve bira…
Kim bilir aklından neler geçti…
Yaşamak istemeyecek kadar köşeye sıkıştırılmıştı.
Ölümü tercih etti.

Sistemin dışında bırakılan insanların bazen tek çıkış yolu, ölüm oluyor.
O otel odasında, yanında ne bir dergi, ne kitap ne de hayatla bağlantısını gösteren herhangi bir şey vardı.
Çok acı geliyor bu bana.

Çantasından sadece meslekten atılma kararı çıktı.
Bu, kanıma dokunuyor!
İsyan ediyorum!

Bu ülkede yaşayan bir kadın olarak “Yeter artık!” diyorum.
Bin kere yeter artık!
Evet, iki hafta oldu Didem intihar edeli ama o, hala benim gündemim, sizin de olsun…

Cenazesine kendi döneminden sadece iki hakim arkadaşı gitti.
Sevmediklerinden değil…

Artık herkes susmayı ve görünür olmamayı tercih ediyor.
Bugün Didem’in ev arkadaşı Evrim Ortakçı anlatıyor.
Yarın, dört yıl boyunca savcı ve hakim adaylarına eğitim vermiş bir yargıç, YARSAV Genel Sekteri bizimle olacak.

Sonra da Didem gibi meslekten sudan sebeplerle atılmış başka hakim adayları…
Ben dinledikçe kahroldum, ümitsizliğe kapıldım.
Bakalım okuyunca, siz nasıl hissedeceksiniz…

Evrim başın sağ olsun. Ev arkadaşın Didem Yaylalı intihar etti. Konuşamayacak halde olmana rağmen bu röportajı kabul ettiğin için teşekkür ediyorum…

- Evet, kötüyüm, çok kötü. Didem, benim sadece ev arkadaşım değil, kardeşim gibiydi. Hatta kardeşten öte. İki yıl, gece, gündüz hiç ayrılmadık. Şimdi evimizin olduğu sokaktan geçmek bile istemiyorum. Nefesim kesiliyor onu düşününce, ağlamaya başlıyorum. Öfke, isyan, çok derin bir üzüntü. Karmakarışık duygular… Ve her şey, gözümüzün önünde oldu. Didem, kayıp gitti elimizden. 26 yaşında canına kıydı, ötesi var mı? İnancımı yitirdim ben. Artık bu ülkede yaşamak istemiyorum. Bir yolunu bulup buralardan kaçmak istiyorum. Çok umutsuzum…

Nasıl tanıştınız?

- İki yıl önce Eymir Gölü’nde. Eymir, ODTÜ’nün gölü. ODTÜ’de mühendislik okudum ben, onun da bizim üniversiteden bir arkadaşı vardı. Orada tanıştık. Güneş gibi parlıyordu ve hayat doluydu. Çok sevdim onu. “Benimle ev arkadaşı olur musun?” dedim. Hakim olan bir ev arkadaşı vardı, atanınca gidecekti. O da birini arıyordu ve biz ev arkadaşı olduk…

Didem ne yapıyordu o sırada?

- Hâkimlik-savcılık stajı yeni başlamıştı. 1.55 boyunca, çıtı pıtı, dünya tatlısı bir şeydi. Konya’da okumuş, Ankaralı kızlara göre daha muhafazakâr. Baba asker emeklisi. Annesi de çok şekerdir. Kendi halinde insanlar. Didem, Ankara’ya gelmiş ayakta durmaya çalışıyor, hayatı öğreniyor…

Bunca haber yayınlandı ama aslında biz onu tanımıyoruz. Daha fazla anlat, nasıl biriydi…

- Kimseye zararı dokunmayan biriydi. Kimseyle derdi yok, düşmanı yok. Dürüst, saf. Fazla saf. Evdeki kedilerin annesi. Bu dünya için fazla iyiydi Didem. O yüzden de intihar etti ya. Anlatamadı, yapamadı, bağıramadı, ona yapılanları dünyaya haykıramadı, içine attı. O yüzden de gitti, kendi canına kıydı. Nasıl büyük bir haksızlık anlatamam!

Senin anlattığın farklı bir kadın, oysa ona ‘alkolik’ bile dendi…

- Ya işte ben de bunları duyunca, deliriyorum! Didem, bira dışında herhangi bir şey içemezdi. “Oturalım, efkârlanalım, bir kadeh rakı içelim” dersin, uyum sağlamaya çalışır ama yok, beceremiyor, bünyesi kaldırmıyor, bir tane bira içebilirse ne âla. Yukarıda Allah var, nasıl büyük iftiralar attılar kıza. Yaktılar onu resmen. “Tayt giyerdi” diyorlar mesela. Sanki tayt giymek suçmuş gibi. Oysa Didem, evden çıkmadan önce, “Evrim, oram, buram gözüküyor mu?” diye 10 kere sorardı. Ben 1,75’im, kafama göre giyinir ederim ama Didem asla. Döneminden birçok insanı tanıyorum, kurban olarak en olmayacak kızı hedef seçtiler.

Peki bu “sahte rapor” hikâyesi ne?

- Evimiz, birinci kattaydı ve soğuktu. Sürekli hastalanıyorduk. Didem’i öksürük krizinde hastaneye karda kışta zor yetiştirdiğimi çok bilirim. Yine öyle bir şey yaşadık, o zaman arabam da yoktu, zar zor taksi bulduk, Çağ Hastanesi’ne gittik. O ara, sürekli rapor alıyordu çünkü zatürre başlangıcı teşhisi koymuşlardı, ayağa kalkacak hali bile yoktu. Ve tabii stajına gidemiyordu. Çağ Hastanesi’nin başhekimi Didem’le konuşurken ona, “Küçük hâkim” diyordu, seviyordu Didem’i, zaten onu tanıyıp da, sevmeyen yok. Biz “Pikaçu” diyorduk. Kocaman bir surat ve çekik gözler… Güya o hastaneden aldığı raporda ‘evrakta sahtecilik’ yapmış. Oysa başhekim sonradan çıktı, “Kızın hatası yok. Biz evrakları eksik vermişiz. Gerçekten hastaydı” dedi. Güya devleti kandırmış, Didem bırakın devleti, hiç kimseyi kandırabilecek biri değildi. Zaten ilk suçlamayı duyduğunda şoka girdi. “Bir yanlışlık olmuştur mümkün değil” dedi…

Ne zaman oldu bu?

- 2012’in Temmuz’unda. Oysa, hakim olmayı gerçekten hak etmişti. Çok da iyi bir hukukçuydu. İnanılmaz çalışkandı. Bingöl, Bitlis, neresi olursa gidecekti. Hayatını buna vakfetmişti. Ve olmayacağına dair hiçbir şüphesi yoktu. Hatta başka bir şey söyleyeyim, Didem, AK Parti’ye oy vermişti. Bazı fikirlerimiz uymuyordu onunla, “Sağlıkta şöyle şöyle iyileştirmeler yaptılar” diyordu, “Bak çok az para vererek Çağ Hastanesi’ne gidebiliyorum.” Siyah ve beyaz vardı Didem için. Sonradan belki bir takım şeyleri o da gördü, ama diyorum ya saftı. İşte böyle bir kızı, “evrakta sahtecilik yaptı” diyerek yaktılar. Didem, karşı dava açtı ve süreç başladı. “Adalet var! Bunu bana yapamazlar” dedi, güçlü durmaya çalıştı. Nafile…

Senin anlattığın Didem, basbayağı muhafazakâr. Neden bunlar, onun başına geldi? Neden o hedef seçildi?

- Biz genç insanlarız, belli bir sosyal hayatımız var. Olması da suç değil. Ama onun döneminden şu an savcı ve hâkim olan pek çok kişi, dışarı bile çıkmazlardı. “Evde buluşalım” derlerdi. Ya da dışarı çıktığımızda, tanıdık birini gördüklerinde, bulunduğumuz yerden kaçarlardı. Onlar içtikleri içkiyi kimseye göstermezlerdi, gizli içerlerdi. İçki içmek suç değil ama o camiada, adı konmamış bir mahalle baskısı var. Didem hafta içi, döpiyeslerle dolaşan bir kızdı. Yakışırdı gerçi ama gömlek, etek ve kol düğmeleriyle dalga geçerdim. Ama evet, hafta sonu tayt giyerdi. Bu da nasıl bir suçtur anlamak mümkün değil! Diğerleri ise, hafta sonu da hâkim-savcı gibi giyinirlerdi, “Biri görür ve hakkımızda dedikodu yapar ve mesleğimizden oluruz” diye. Ama yine de Didem’in aklına, “Tayt giymiş, bir bira içmiş” bunların sorun yaratacağı gelmiyordu. Yarattı. Didem’in bana söylediği şu: “Açık aradılar ve bunları buldular!”

Niye peki açık aradılar?

- Muhtemelen biri onu şikâyet etti. Hafta sonları dışarıda olmamızın mesele edilmesi bile saçma ama edildi işte. Artık bu ülkede, farklı değer yargıları söz konusu. Cumartesi dışarıda eğlenmek en doğal hakkımız gibi düşünüyorduk, meğer suçmuş! Birileri seni görüp ispiyonlayıp hayatını yakabiliyormuş. Atamalarda kullanılan ölçü bu...

Bu kadar emek verdikten sonra, birden bire, “Sen hâkim olamayacaksın!” denildiğinde ne hissetti? Nasıl bir ruh haline girdi?

- Nasıl olsun? 8 yılını bir anda çöpe attılar. Çok kötü oldu ama bize çaktırmamaya çalıştı. Depresyon durumuna geçti. Sürekli uyumaya başladı.

Annesine-babasına nasıl açıkladı bu durumu?

- Açıklayamadı. Onlar da şok oldu. Önce ne tepki vereceklerini bilemediler. Babası küstü. Ama bir hafta sonra sakinleşti. Didem dedi ki, “Bir ara hasta oldum, staja gidemedim, rapor aldım. Aldığım raporun sahte olduğunu iddia ediyorlar. Oysa hastane orada, doktor orada!” Gerçekten de Çağ Hastanesi’nin başhekimi açıklamada bulunup, “Bu, bizim hatamızdır” dedi, buna rağmen Didem’in ataması gerçekleşmedi. Gerekçe, “Doktor imzası yok.”

Bunda Didem’in ne suçu var?

- Yok işte. Üstelik hastane yönetimi de, “Hata bizim!” diyor. Zatürre iki de bir nüks ediyordu, biz de aynı hastaneye kontrole gidiyorduk. Aynı dosya numarası üzerinden rapor yazmışlar. Didem’le ilgili bir durum yok yani. Bunun üzerine, bir kurul var, o kuruldaki hakimlerin çoğuyla tek tek gidip konuştu Didem. “Neden bana böyle bir şey yapıldı?”yı anlamak için. Hakimlerden biri ona, “Konservatif olman lazım. Belki de olamadığın için ataman yapılmadı” demiş. Didem akşam geldi, “Konservatif ne demek?” diye sordu. Birileri de, “Yaşam tarzınla ilgili olabilir mi?” demişler. Yılmadı gitti, tekrar konuştu, bir çok oylama oldu, her seferinde umutlandı. En fenası da, kızı yavaş yavaş soldurdular. Eski twitlerine baktım, “Kafka’nın davasını gri dünyada yaşıyormuşum meğer” diye yazmış. Gerçekten öyle bir gri dünyada yaşıyordu. Şatoya gitmeye çalışıyor ama ortada şato yok. Ve bu, bir sene iki ay sürdü…

Senden başka desteği var mıydı?

- Ailesi her gün arıyordu ama yapacakları bir şey yoktu. Anlayışlılardı aslında. Öyle olmasa, alır kızlarını götürüp, dizlerinin dibinde oturturlardı. Ama onlar Didem’i bu dava sürecinde daha da üzmek istemediler. Hatta Ankara’ya geldiler, psikolojik destek almasına yardımcı oldular. Lustral alıyordu. Onunla da intihar etti zaten. Tek bildiği ilaç Lustral’dı…

Saf aslında biraz değil mi?

- Çooook.

Anlayamadığım şu: Kurul, neden hastaneye “Siz böyle bir rapor verdiniz mi?” diye sormuyor da, doğrudan Didem’i suçluyor?

- Ben, savcılık ifademde de belirttim. Kesinlikle Didem’in hayatını yaktılar, yıktılar! Bir yıl boyunca gözümüzün önünde, içten içe eridi…

Muhafazakarlığın ölçüsü ne? Bu kızı istemediler mi? Hâkim profiline uygun bulmadılar mı?

- Demek ki bulmadılar…

Belli bir anlayışına uymayanlar, adalet mekanizmasına kabul edilmiyor mu?

- Demek ki…

Didem, bunu gurur meselesi mi yaptı? Nazlıcan Yüzbaşı gibi mi? O da askerlikten disiplinsizlik gerekçesiyle atılınca, kendine yediremedi, gitti intihar etti…

- Bence öyle…

“Aileme karşı aklanmam gerekiyor” dediği doğru mu?

- Evet, doğru.

Eldeki kanıt bir tek o rapora mı dayanıyor? Başka neler söylüyorlar?

- Didem kendi dönemden birinin, “Şöyle, şöyle bir hayatı var” diye yalan yanlış bilgi götürdüğünü düşünüyordu. “Diğerlerine ibret olsun diye bizi böyle cezalandırıyorlar” dedi, “Örnek hâkim, savcı böyle olur. Olmayanların da sonu bu mesajı vermek istiyorlar.” İyi bir yol seçmişler. Eminim bundan sonra ki dönemde kimse hafta sonu tayt giymeyecektir!

Didem, “Ben sizin yalanlarınız ve hilelerinizle baş edemedim. Bu, bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim. Bu da size dert olsun!” diye yazmış bloguna. Bu konuda ne düşünüyorsun?

- Tam Didem’lik. Kişiliğini anlamanız için bir şey anlatayım: Ben dağınık biriyim, o ise çok düzenliydi. Her gün işe giderken, salonda, telefonumu şarjdan çeker, şarjı fişte bırakır, giderdim. O da her sabah, o şarjı üşenmez alır, sarar, yastığımın altına koyardı. Ama bana bir şey söylemezdi. Sözcüklere gerek duymazdı, yaptığı eylemle size bir şeyleri anlatmaya çalışırdı. Bana sonunda, o şarjı kullandıktan sonra sarıp, kaldırmayı öğretti. Artık ortada bırakmıyorum. Böyle bir insandı. Ders verirdi, onlara da iyi bir ders verdi…

Anlamışlar mıdır?

- Hiç sanmıyorum. Kime, kimi şikâyet ediyoruz ki?

Senin aklına gelir miydi intihar edeceği?

- Hayır, hiç. Kötü günlerimiz oldu, birbirimize ağlıyorduk ama geçiyordu. Bunlar yaşanınca, “Evrim ağlasam, yine geçer değil mi?” dedi, “Ağla, geçer tabi!” dedim… Hala inanmıyorum. Onunla benzer durumda bir de Tolga vardı, aslında Didem, onu teselli ediyordu. Biz zannettik ki Tolga’nın durumu daha zor. Gerçekten aklımıza gelmedi. Ama ders vermek derseniz, evet öyle bir kişiliği vardı, eylemleriyle ders verirdi insanlara…

Kendini suçlu hissediyor musun, olayın vehametini kavrayamadım diye…

- Bir intihar vakasında, herkes, bir şekilde ucundan suçluluk hissediyor. Ben de ediyorum. Ama biliyorum, Didem hayatta olsa, “Aman Evrim saçmalama!” derdi.

Bir insan, bir meslek uğruna canına kıyar mı?

- Artık sadece meslek meselesi değildi ki, bu onun onur savaşıydı! Çok mücadele etti yel değirmenlerine karşı, çok savaştı. Son ana kadar hukukun üstün geleceğine inanıyordu. Bu inancının yersiz bir olduğunu anlayınca da canına kıydı…

BİZİM GİBİLERE YAŞAM HAKKI ARTIK YOK

Ölüm haberini nasıl aldın?


- Evden EFT yapmaya gidiyorum diye çıktı. Birine borç yatıracakmış. Ben de işteydim. Meğer meslekten çıkarıldığına dair zarf gelmiş ve evden çıkıp gitmiş. Annesi aradı beni, “Didem’den haberin var mı?” dedi, “Yok” dedim, “Eve gidince sizi ararım!” Eve gidince baktım, evde birkaç arkadaşı var ve Didem’den 3.5 saattir haber yok. EFT yapacağı yer de 200 metre. “Herhalde kafasını dağıtmak için Tunalı’da yürüyüp gelecektir” diye düşündük. Sonra sokaklarda filan aramaya başladık. Gece 12’de bir savcı arkadaşı, polise eşkâlini bildirdi. Bir yandan da kızıyoruz, haber vermiyor diye. Ailesini arayıp, “Ben iyiyim merak etmeyin, kafa dinleyeceğim” demiş, bunu duyunca rahatladık. Ama 21 Ağustos’ta ölüm haberi geldi…

Neden Fethiye?

- Ya Ayşe Hanım, Didem hiçbir yer görmüş değildi ki! Bildiği bir Antalya, bir Fethiye. Ne Türkiye’de bir yer, ne yurt dışı. Gittiği bir otel vardı, o da intihar ettiği otel. Bilmiyordu başka yer…

Herhangi bir not falan?

- Nota gerek yok. Çantanın içindeki meslekten men yazısı yeterli! Bu kadar hayat dolu, gencecik bir kız. Bir takım dedikodular uğruna, bir bira, tayt uğruna değer miydi bir insanın hayatını yakmaya? Evet, ölümüyle insanlara mesaj verdi. Ama “Acaba pişman mıdır?” diye düşünmüyor da değilim. Çünkü birinin kalbini kırdığında, karşısındaki insandan daha fazla üzülen biriydi. Gidişi bizi çok üzdü. Kedilerimiz vardı bir sürü, hatta biri doğum yapmıştı, yavruların bir kısmı onun öldüğü gün öldü. Hissettiler annelerinin gittiğini…

Sen bütün bunları nasıl değerlendiriyorsun?

- Değerlendiremiyorum. Terk etmek kötü bir şey ama bizim gibilere artık burada yaşam hakkı yok. Böyle görüyorum. Hele kadınsan. Biz, lekeleyerek baskı altına almayı seven bir toplumuz, kadınların yaşam alanı git gide daralıyor… Hala fena oluyorum düşününce, yanında bir şort, bir tişört, iki kutu Lustral ve bira. Diyorum ya başka bir şey içemezdi. Ve meslekten men edildiğine dair belge. Öyle kıydı canına… Bundan daha acı bir şey olabilir mi?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.