09 Ocak 2017 Pazartesi 13:28
"Türkiye, PKK’ye karşı istediğini Irak’tan alabilir mi?"

Gazete Karınca yazarı Abdulmelik Ş. Bekir, Başbakan Binali Yıldırım’ın Irak ziyaretini değerlendirdi.

Yıldırım’ın Başika-Musul, Şengal-PKK ve Merkezi Hükümetle ilişkiler, gibi konular üzerinde görüşmeler yapacağını ifade eden Bekir, “Unutmamak gerekir ki, PKK Türkiye için ne ifade ediyorsa, Federal Kürdistan da Irak için benzer anlamlara tekabül ediyor. Binali Yıldırım aynı anda hem Bağdat hem de Erbil’den istediğini alamaz. Irak’a verilen sözler siyasetin tabiatı gereği, Erbil’in hayrına olmayacak şeyler olsa gerek” ifadelerini kullandı.

Abdulmelik Ş. Bekir’in Gazete Karınca’da yayınlanan, “Yıldırım’ın Irak ziyareti ve Kürtler” başlıklı yazısı şöyle:

Başbakan Binali Yıldırım, içinde birçok konunun olduğu yüklü bir dosya ile Bağdat’a gitti. Türk medyasına yansıdığı kadarıyla Yıldırım’ın dosyasında Başika-Musul, Şengal-PKK ve Merkezi Hükümetle ilişkiler, Kürt petrolünün Türkiye üzerinden direk transferi gibi konular vardı.

Görüşmelerin nihayetinde yapılan ortak açıklamada ise öne çıkan temel iki husus var. Birincisi iki ülkenin Başika kampınını boşaltılarak Türk askerinin geri çekilmesi, ikincisi ise Irak’ın toprak bütünlüğüne ilişkin fikir birliği.

Peki konunun arka planında ne var?

Öncelikle bahsi geçen konuların içi içe ve tamamının Kürtleri ilgilendirdiğini ifade edelim. Ortadoğu politikasında sıfırı tüketen AKP iktidarı artık temel ve öncelikli politikasının Kürtlerin olası bir hak kazanımını engellemek olduğunu neredeyse günübirlik ifade ediyor. Ancak gerek Türkiye’de yaşayan Kürtler gerekse Federal Kürdistan ile ilişkileri nedeniyle zaman zaman “Biz Kürtlere karşı değiliz, PKK’ye karşıyız” beyanlarıyla kısmen Kürt karşıtı politikasını da perdeleme gereği duyuyor. Her politik tercihin getirileri ve götürüleri vardır. Türkiye, Irak ile sorunlarını hal yoluna koyma ve ilişkilerini geliştirme tercihinde bulunmuşsa, mutlaka bunun muhasebesini yaptığını da varsaymamız gerekir. Lakin elimizde somut bir bilgi olmadığına göre, bu ziyarette nelerin görüşüldüğü ve hangi konularda anlaşıldığını varsayımlara dayanak değerlendirmek durumundayız.

Neyin pazarlığı yapıldı?

Bu ziyaretin Kürtlerle ilgili kısmına geçmeden, iki ülkenin pazarlık edeceği konulara bakmakta fayda var.

Türkiye’nin elinde Başika’daki askeri varlığı (Federal Kürdistan’daki askeri varlığı şimdilik Irak’ın önceliği değil), bu kampta eğittiği az sayıdaki yerel milisler, Federal Kürdistan bölgesiyle ilişkiler, PKK’nin kendisi için yarattığı riskin Irak tarafından engellenmemesi gibi argümanlar vardır. Buna karşı Irak’ın elinde ise her şeyden önce Türkiye’nin uluslararası hukukun hilafına topraklarında bulunması, Federal Kürdistan bölgesi ve bazı Sünni aşiretler üzerinden ülkenin iç işlerine müdahale etmesi, Kürt petrolünün Merkezi Hükümetin izni olmadan yasadışı bir şekilde transferi konuları var.

Bu parametreler üzerinden değerlendirildiğinde Türkiye’nin pazarlık ettiği Irak’ın iç işlerine karışma ve Merkezi Hükümetin izni dışında petrol transfer etme, topraklarında askeri güç bulundurması uluslararası hukuka ve Federal Irak Anayasası’na aykırıdır. Bu, Türkiye’nin elini ciddi bir şekilde zayıflatıyor. Tüm bunlar Türk yetkililerin de defaatle tekrarladığı Irak’ın toprak bütünlüğü ve egemenliğine hassasiyet gösterilmeden fiili ve tek taraflı girişimleri neticesinde varlık bulmuştur. Bu yönüyle uluslararası hukuk gözetilirse aslında çok da pazarlık edeceği bir argümanı bulunmamaktadır. Lakin bazı konuların uluslararası hukuktan ziyade tarafların güç dengesine göre şekillendiği de önümüzde duran bariz bir gerçekliktir.

Irak’ın devlet olma vasıflarının önemli bir bölümünü yitirmesi ve yaşadığı kaostan yararlanan Türkiye, tek taraflı pratikleri üzerinden diploması yürütmektedir. Türkiye için pazarlık konusu olan temel konunun ise PKK’nin varlığı olduğu sır değil. Artık bir iddia bile olmayan ve vazgeçildiği ilan edilen Sünni hamiliği bir tarafa bırakılırsa, kendisini bu bataklığa çeken temel sebep PKK ile savaşıdır. PKK’ye karşı destek bulma karşılığından belirtilen koz ve argümanların hepsi, hatta daha fazlasını da vermeye de hazırdır. Temel talebi de kısa vadeli PKK’ye karşı daha güneye inen sınırötesi bir operasyonda destek ve PKK’nin Federal Kürdistan’ın diğer bölgelerinde engellenmesi, uzun vadede ise Sadabat Paktı’na benzer bir Kürtlere karşı İran ve Suriye’de dahil ortak bir politikanın geliştirilme umududur.

Türkiye, PKK’ye karşı istediğini Irak’tan alabilir mi?

Peki Türkiye, belirtilen argümanlar karşılığında Irak’tan PKK’ye karşı istediğini alabilir mi? Kuşkusuz bu konuda istediği düzeyde olmasa da Irak’tan alacağı destekler vardır. Bunu da zaten ortak basın bildirisinde yer alan, “İki ülke topraklarında bulunan terör örgütlerine izin vermeyecektir” ibaresiyle aldı.

Unutmadan Irak’ın PKK’yi ‘terörist bir örgüt’ olarak kabul etmediğini de ekleyelim. Ülkenin yarısı denetimi dışında iken, IŞİD’le ölüm kalım savaşı verdiği bir dönemde istese de PKK’ye karşı fiili bir yönelimin içinde olamaz. Bunun ötesinde de pratikte Türkiye’ye vereceği bir şeyin olmadığını söylemek için kahin olmaya gerek yoktur. Bunun yanı sıra Türkiye’nin son 5 yıl içinde Irak ve Suriye’ye transfer ettiği cihadist gruplardan sonra Irak’tan, “Senin ülkenden gelip bana saldıran gruplar vardır. Bu uluslar arası hukuka aykırıdır” demesinin bir ciddiyet ve geçerliliği kalmamıştır. Hele hele anayasasını ihlal ederek, ülkesine izinsiz askeri güç gönderdiği bir ülkeye hiç söyleyemez. Türkiye, PKK’ye karşı zaten şimdiye kadar birçok kara ve hava harekatı yaptı. Irak’ın yeni bir operasyona sessiz kalması bile, bu görüşmenin bir kazanımı olamaz.

‘MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ’

Bu işin Türkiye açısından bir yönü. Bir de madalyonun öbür yüzü var. Yukarıda ifade edildiği üzere her politik tercihin getiri ve götürüsü var. Unutmamak gerekir ki, PKK Türkiye için ne ifade ediyorsa, Federal Kürdistan da Irak için benzer anlamlara tekabül ediyor. Türkiye’nin son yıllardaki politikalarından sonra Irak, öyle kolayca Türkiye’nin PKK’ye ilişkin her istediğini kabul etmez. Türkiye kadar olmasa da Kürt karşıtı politikası nedeniyle Irak da Türkiye’nin önüne öncelikle Federal Kürdisan’a karşı taleplerde bulunur.

Türkiye hali hazırda Ortadoğu’da Sünni hamiliği iddiasından vazgeçtiği için bu yönlü bir politika değişikliğine gidebilir. Bu durumda da Ortadoğu’daki tek müttefiği olan Barzani ailesini yarı yolda bırakır. Sanırım Türkiye’nin son 5-6 yılda birlikte yola çıktığı müttefiklerinin durumuna bakıldığında çok şaşırtıcı ve beklenmeyen bir durum olmaz. Mavi Marmara ile Hammas, ilişkileri iyileştireceğini söylediği Mısır’daki Mursi, Suriye’de yol arkadaşlığı yaptığı Suudi Arabistan, Katar ve bağlı ÖSO gruplarının akıbeti ortada. Nitekim Suriye’de Barzani ailesi üzerinden örgütlendirilen ve ÖSO gruplarının siyasi şemsiyesi olan Suriye Ulusal Konseyi’ne dahil edilen Suriye Ulusal Kürt Cephesi’nin (ENKS) vaziyeti biliniyor. PYD’ye karşı kurulan bu oluşumun ortada kalması aynı zamanda Barzani ailesi ve AKP arasındaki ortaklığın da geleceğine ilişkin bir işaretti.

Yıldırım, aynı anda hem Bağdat hem Erbil’den istediğini alabilir mi?

Yıldırım, aynı zamanda Erbil’e de geçti. Bu yazı yazıldığı sırada daha görüşme gerçekleşmemişti. Buradaki gündemi de Barzani ailesinden PKK’ye karşı destek talep etmekti. Yıldırım aynı anda hem Bağdat hem de Erbil’den istediğini alamaz. Irak’a verilen sözler siyasetin tabiatı gereği, Erbil’in hayrına olmayacak şeyler olsa gerek. Erbil’in bağımsızlık talebi ve Türkiye’den beklentisi ile ortak metinde geçen, “Irak’ın egemenliği ve toprak bütünlüğü” vurgusuyla pek uyuşmuyor. Ya da Erbil’le mevcut denklemin sürmesi Irak’a verilen sözlerin yerine getirilmesini zorlaştırır.

Bir yandan Yıldırım’ın işi de oldukça zor. Konu çetrefilli, onun için İran faktörüne hiç girmedim, Yıldırım-Barzani’nin ortak açıklaması ve perde arkasının biraz aralanmasını beklemek en iyisi.

KONJOKTÜREL GELİŞMELER

Konunun giriftliğinin yanı sıra net olan yönleri de yok değil. Bu da Kürtlerin yaşadığı dört devletin Kürtlerin kazanımlarını kendileri için temel tehlike olarak görmesidir. Bunun için aralarındaki hayati meseleler ve ihtilaflardan kolayca vazgeçebiliyorlar. Bu konunun iyi irdelenmesi ve bu dört devletin politikalarına karşı politika geliştirmesi de Kürtlerin önündeki en acil iş gibi duruyor. Konjonktürel gelişmeler bağlamında kurulan ilişkilerin geleceğinin nereye kadar olduğunun iyi hesaplanması zaruridir. Bu ülkelerin Kürtlere ilişkin stratejik politikalarının ne olduğu, tarihi arka planı, konjonktürel gelişmelerle ne kadar esneyebileceği hesaplanmadan girişilen her politikanın Kürtlere kaybettireceği iki kere ikinin dört ettiği gibi net.

Büyük bir kaos ve altüst oluşun yaşandığı Ortadoğu’da konjonktörün getirdiği avantajlardan yararlanmaya evet, bölge ülkeleriyle ilişkiler geliştirmeye de evet, uluslararası denge ve ilişkileri kullanmaya da evet, ama tüm bunlar Kürtlerin doğal haklarını elde etmesine yetmeyebilir. Tüm bu gelişmeler, Kürtler ulusal kongre düzenlemeden, ulusal birlik sağlamadan ve bu bağlamda ulusal ortak hukuk geliştirmeden, açığa çıkan fırsat ve avantajlardan layıkıyla yararlanamayacağını açık bir şekilde gösteriyor. Bu gerçeklikler ışığında PKK ve KDP arasında yaşanan gerginliklerin yarattığı tehlikeyi tüm Kürtler hissediyor. Özellikle Nêçirvan Barzani’nin ‘Brakuji’ çağrısı anlamına gelen açıklama ve söylemleri Kürtler arasında oldukça tehlikeli olarak değerlendirildi. Bu tehlike hissedilmiş olacak ki ulusal birlik ve ulusal kongreyi toplama tekrar Kürtlerin gündemine girdi. Bu yönlü yapılan çağrılar var.

‘YENİ BİR ‘SADABAT PAKTI’ İSTEĞİ’

Türkiye’nin Suriye, Irak ve İran ile son dönemlerde geliştirdiği ilişkilerle yeni bir Sadabat Paktı istediği görülüyor. Diğer ülkelerin de hemen olmazsa da politik olarak buna teşne oldukları sır değil.

Peki, Kürtler riski görüp ulusal birlik yönünde adım atarlar mı? Nêçirvan Barzani’nin ‘Brakuji’ olarak nitelenen açıklamasına yönelik öfke, ulusal birlik olmasa da ‘Brakuji’nin olmayacağının garantisi gibi.

Yeter mi? Önümüzdeki bir kaç ay çok önemli, bakıp göreceğiz. Ama Kürt kamuoyunun bu konudaki hassasiyetinin bunu başaracak düzeye geldiğini de görmek gerekir.

Son söz, Yıldırım’ın istediklerini almama olasılığı alma olasılığından çok daha fazla. İstediklerinin bir kısmını alsa dahi bu sefer eldekilerin bazılarından olacağı kesin. Sanırım çok denklemli siyasetin diyalektiği artık böyle…

Son Güncelleme: 09.01.2017 16:52
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Yorumlardan doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderene aittir.
Avatar
Baran 2017-01-09 14:20:54

güzelim dünyayı cehenneme çevirenler, acaba hangi yüzle öbür dünyanın cennetini talep ediyorlar? herkesin bir hesabı, Allah'ın da bir hesabı var. çünkü yaşadığın mekanı cenet veya cehenneme çevirmek insanın elindedir. olumsuzluğa çevirdiğimiz mekanda, pozitivizmi arıyoruz. mümkün değildir.