Robert Fisk Nusaybin’den yazdı: Erdoğan PKK ile savaşı neden tekrar başlattı?

Independent Gazetesi'nin deneyimli Orta Doğu muhabiri Robert Fisk, Diyarbakır'daki gözlemlerinin ardından bu kez de Mardin'in Nusaybin ilçesinden bir yazı kaleme aldı.

Çatışmaların ve yıkımın aylarca sürdüğü Nusaybin'deki gözlemelerini aktaran Fisk, “Kürtlerin PKK’nin Türkiye Kürdistan’ı için ne gibi bir planı olduğunu sorması gibi, ordu da Erdoğan’ın kendisi için ne gibi bir planı olduğunu merak etmesi gerekirdi. Geçtiğimiz kış neden aniden sil baştan PKK ile savaşa çağrılmıştı?

“Bu sorunun cevabını hala bilmiyoruz. Ama cevap Temmuz’daki darbe girişiminin sebepleri ile çok yakından bağlantılı olmalı” iffadelerini kullandı.

Robert Fisk’in Dünyadan Çeviri sitesinde yer alan "Erdoğan PKK ile savaşı neden tekrar başlattı?" başlıklı yazısı şöyle:

Çatışma alanını dümdüz ediyorlar. Tel örgülerin ardında, kilometreler boyunca, Türk vinçleri ile kamyonlarının Nusaybin’den arta kalanları yıkıp döktüğünü görebilirsiniz: apartman blokları, dükkanlar, sokaklarda ezilmiş beton yığınları. Türk askerleri ve polisi, yaya ve zırhlı araçlar içinde, “yasak bölgede,” geçtiğimiz bahar 72 gün boyunca PKK tarafından zapt edilmiş olan, Türkiye’nin bu tarihi güneydoğu kentinin enkaza dönmüş arazileri üzerinde devriye geziyorlar.

Türk devletinin en azılı düşmanı, Kürdistan İşçi Partisi ve sınırın Suriye tarafında, Kamışlı’da onlar için faaliyet yürüten Kürt “Halk Savunma Birlikleri,” asla geri dönemeyecekler. Geri dönülecek bir yer olmayacak. Tel örgüden vinçlerde çalışan adamların, moloz taşıyan kamyonların fotoğrafını çekebilirsiniz.

“Giriş yasak. Tehlikeli bölge,” yazıyor tel örgüye iliştirilmiş kırmızı levhada.



Türkiye’nin bu Kürt bölgesindeki Kürt-Türk savaşında çoğu zaman olduğu gibi, onlarca Türk askeri ile PKK üyesinin yaşamına mal olan Nusaybin çatışması da, yakın tarihten neredeyse silinip gitti.

Suriye çatışması, hem doğu hem de batı Halep’te hem Suriye devleti askerleri hem de el Kaide klonu muhalifler tarafından sürdürülen kuşatma – ve bunların yarattığı mültecilerin muazzam insani ve siyasi maliyeti – birkaç yüz kilometre uzakta, Türkiye’deki dehşetli Kürt savaşını boğdu, görünmez kıldı.

Ama Nusaybin’de yeni bir realite var. Burada geçtiğimiz Mart ve Nisan aylarında yaşanan savaşı çok az gazeteci takip edip haberleştirdi – The New York Times istisna idi – ama sonuçları bugün çok bariz. Kısa süre içinde dümdüz edilecek olan kentin üçte biri tamamen yıkılmakla kalmadı, Nusaybin/Kamışlı’daki eski Türkiye-Suriye sınır noktasından, Nusaybin’den batıya, tarihi Mardin şehrine doğru giden ana otoyola dek, kilometrelerce uzanan bir duvar, artık tamamlanmış durumda. Kentin geri kalanında dükkanlar, okullar ve işyerleri yeniden açılmış olmasına rağmen Nusaybin girişini zırhlı polis ve askerler bekliyor.

Ama kazanan kim? Türk resmi makamları, elbette kazandıklarını iddia ediyorlar – bu dağların başka yerlerinde PKK’nin verdirdiği zayiat aksine işaret etmesine rağmen. Diyarbakır’dan otoyol boyunca – bu arada Türkler, şu ara ne kadar da iyi yollar inşa ediyorlar bu topraklara; sıcak, karanlık dağlar arasından yılan gibi kıvrılan mükemmel döşenmiş bulvarlar, Erdoğan’ın AK Partisi’nin bir hediyesi (öyle diyorlar) – evime giderken, işlerin iyi gitmediğine dair epeyce işaret var.

Çınar yakınında yol çakıla dönüyor ve tam solda, yamulmuş ağaçlar ve parçalanmış cam ilan panolarından harabeye dönmüş bir alan ve yıkık bir betonarme yığını var. Bu, patlayıcı dolu bir kamyonun içeri sürülerek en az 10 trafik polisinin öldürüldüğü bir ay öncesine kadar, bir Türk polis karakolu idi.

Güneye doğru yolumuza devam ederken, Türk radyosu tam o sabah neredeyse bunun aynısı bir saldırının olduğu haberini geçti; doğudaki Hakkari’de bir polis ve asker üssüne. 10 asker ve muhtemelen de üç sivil ölmüştü. Yine bir intihar eylemiydi.

Gerçekten de, bu çatışmayı bu kadar acayip şekilde antiemperyalist mücadelenin İslamcı versiyonunun bir yansıması olarak imleyen şey, PKK’nin – hem kadın hem erkek – intihar bombacılarını ve üniformalar içindeki tüfekli intihar eylemcisi gerillalarını, ayrım gözetmeksizin kullanması.

Ama burada İslamcılar yok. Aynı sabah ilerleyen saatlerde polis, bizimle aynı yola doğru, aksi istikametteki Diyarbakır’a gitmek için ilerleyen bir minibüsün gizli bölmesinde (görünen o ki gizli bölme özel olarak yapılmış) iki PKK’li kadın buldu. PKK ana yolları tercih ediyor – gece çok daha kolay hareket edebilecek acımasız bir gerilla ordusu için tuhaf bir tercih – ama aralıksız askeri saldırılar için hızlı bir yol. Türk polisi de bunu biliyor.

Belki de ordu bu yüzden Suriye sınırı boyunca her nöbet noktasına adam dikmekle pek ilgilenmiyor. Sütunlar üzerindeki bu koca demirden koruganlar, dikenli tellerle bağlı şekilde Nusaybin’in her iki yanında kilometrelerce devam ediyorlar ve otoyolun arkasında mayın tarlaları ve büyük yeni askeri üsler var. Uzaktaki Suriye köylerinin önü boyunca, arada bir tarlalara hafif gömülü zırhlı araçları fark edebilirsiniz. Ama dikenli tellerin kıvrımları bazı durumlarda paslı eski geçiş noktaları; arka plandaki Wehrmacht ve İsviçre Alplerini çıkardıktan sonra terk edilmiş, Steve McQueen’siz bir “Büyük Firar” dış planı gibi.

Bu modern savaş tehlikeli soruları akla getiriyor. Eğitimli Kürt şoförüm örneğin (söylememe bile gerek yok ki adının bilinmesini istemiyor). “Erdoğan’ın Türklerle barış sürecimizi bilinçli şekilde bitirdiğini biliyoruz,” diyor. “Temsil ettiği milliyetçiliği ve dinciliği tanıyoruz. Ama aynı zamanda soruyoruz, ‘Peki ya PKK ne istiyor?’ Bir politikası var mı? Türk ordusunu yenebileceğini gerçekten düşünüyor mu? Evet, asker ve polis öldürecek, o zaman da gelip şehirlerimizi yıkacaklar ama ne için? PKK’nin bir planı var mı? Sanmıyorum. Onlar savaşla nefes alabiliyorlar, savaş onların ciğeri, böylece hayatta kalıyorlar.”

Sert bir yorum ve muhtemelen kendi açısından haklılık payı var. Demokratik Kürt partilerinin sesi, geçtiğimiz kış ve bahar aylarında Diyarbakır merkezini, sonra da Cizre’yi ve Nusaybin’i yiyip bitiren bu çatışma içinde boğuldu. Ama bu mücadelenin, ta İstanbul’a dek uzaktaki Türkler tarafından tevekkülle dillendirilecek acı, dillendirilmemiş bir arka yüzü de var.



Geçtiğimiz Temmuz’daki başarısız darbe girişimin arkasında yatan patlamanın kendisi, son derece yüksek askeri kayıplarıyla bu faydasız savaş değil miydi? Sürgündeki Gülen’i ve takipçilerini unutun. Bunun aslında hükümete karşı ordu tarafından tezgahlanmış bir saldırı – dilerseniz mini-devrim deyin – olduğunu herkes biliyor. Ve darbeye giden aylarda, ordu tamamen gereksiz bir savaşta kayıplar veriyor ve mücadele ediyordu – Türk-Kürt “barış süreci” bozularak tamamen siyasi gerekçelerle çıkarılan bir savaş.

Bu savaşla Türkiye için ne amaçlanıyordu? Veya Suriye içine sürülebilecek ve sonrasında da zaten sürülmüş olan ordu için?

Kürtlerin PKK’nin Türkiye Kürdistan’ı için ne gibi bir planı olduğunu sorması gibi, ordu da Erdoğan’ın kendisi için ne gibi bir planı olduğunu merak etmesi gerekirdi. Geçtiğimiz kış neden aniden sil baştan PKK ile savaşa çağrılmıştı?

Bu sorunun cevabını hala bilmiyoruz. Ama cevap Temmuz’daki darbe girişiminin sebepleri ile çok yakından bağlantılı olmalı.

Nusaybin’in hemen dışında, Türk ordusuna ait bir topçu hendeğinin dibindeki taşlara 3,5 metre yüksekliğinde yazılmış şu sloganı fark ettim: “Hudut namustur.” Gerçekten mesele bu mu? Bana kalırsa, namusu epeyce lekelenmiş bir hudut.

***

Kaynak: independent.co.uk

Çeviri: Serap Şen

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.