Selda Manduz
Selda Manduz
15 Mayıs 2017 Pazartesi 20:10
Prof. Kaboğlu: Mahkemelerin AKP tarafından denetlendiği bir döneme giriyoruz

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, 16 Nisan’da halk oylamasına sunulan anayasa değişikliğini, partili cumhurbaşkanlığı sistemini ve HSYK’da yapılacak değişikliklere ilişkin açıklamalarda bulundu.

"Çift başlılık kalkıyor" açıklamalarına değinen anayasa hukuku profesörü Kaboğlu, yeni sistemin getireceği deşikliklere ilişkin,”Hukuk devletinin bir “Parti Devleti” haline getirildiği ve mahkemelerin AKP tarafından denetlendiği bir döneme giriyoruz. Parti devletini kurma yönünde erklerin bir kişide toplandığı ve partisinin de bu toplamada araç olarak kullanıldığı; kişi, parti, devlet birleşmesinin söz konusu olduğu bir sistem” ifadelerini kullandı.

İbrahim Kaboğlu, Evrensel’den Serpil İlgün'ün sorularını yanıtladı.

- Referandumda evet çıktı ve öngörüldüğü gibi Erdoğan vakit kaybetmeden partisine üye oldu. Eş zamanlı olarak da HSYK’nin HSK haline getirilmesi süreci başladı. HSYK ile başlayalım ve anımsatmak için soralım; HSYK yapısı neden değiştiriliyor? Ve neden bu aciliyet?

Bilindiği gibi anayasa değişikliğinin en tartışmaları konulardan biri yargı ayağı oldu. Her ne kadar yasama, yürütme, yargı bağlamında hiçbir ülkede olmadığı şekilde cumhurbaşkanına aşırı yetkiler verilse ve parlamentonun sahip olduğu yetkiler hiçbir şekilde gerekçelendirilmeden tek kişiye, yani cumhurbaşkanına devredilse de, bağımsız olması gereken yargının üst örgütünün bu şekilde yürütmeye, özellikle de tek kişiye güdümlü hale getirilmesi ayrıca dikkat çeken bir konu. Burada, tarihimizde -Kanun-i Esasi dahil olmak üzere- bugüne kadar hiç olmadığı derecede yürütmenin yetkilendirilmesi söz konusu.

Yargı, 2010 anayasa değişikliğinde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak yeniden yapılandırılmıştı. Bu kez o yapılandırmayla hiç ilgisi olmayan bir düzenleme yapılıyor. Bu az tartışıldı, çünkü 7 yıl önce yapılandıran da aynı iktidardı. Şimdi de bunu tamamen değiştirdi.

- Referandum sürecinde üye sayısı, üyelerin belirlenmesi gibi hususlar da tartışma konusu olmuştu ancak HSYK’deki "yüksek" nitelemesinin çıkarılarak, Hakimler Savcılar Kurulu haline getirilmesinin anlamı ne?

Niçin yapıldığı sorusuna anayasa metni doyurucu bir yanıt vermiyor ama bunu bütününden hareketle açıklamamız mümkün. Şöyle ki;  yürütmenin bütünüyle kendisine verildiği tek kişi bütün kurumların garantörü, amiri, denetleyicisi olmak konumunda. O açıdan bakıldığında yüksek olan riyaset makamıdır. Yani bugünün Külliyesi’dir. Benim bulabildiğim en mantıksal gerekçe bu. Yani, "Yüksek olan benim, benim altımda başka bir yüksek olamaz!" Burada yargı boyutunun fazla tartışılmayan bir diğer yönü daha var. Tarafsızlık vurgusunun eklenmesi. Gerek yoktu ama konmuş olması sakıncalı değil.

Fakat şöyle bakmak lazım; tarafsız yaptın, güzel ama cumhurbaşkanını tarafsızlıktan çıkardın. Neden taraflı bir cumhurbaşkanına, tarafsız dediğin yargının üst örgütünü belirleme yetkisi veriyorsun? Söz konusu olan herhangi bir organ değil, koca Türkiye Cumhuriyeti’nin 15-20 bin hakim ve savcısı hakkında tasarrufta bulunan bir örgütü. Ve bu örgütü taraflı bir cumhurbaşkanı belirleyecek. Ya doğrudan, ya dolaylı belirleyecek.

- Cumhurbaşkanının partili olmasına yönelik eleştirilere iktidar cephesi şu savunmayı yapıyordu; “Cumhurbaşkanının partili olması hakim ve savcıları atarken mutlaka taraflı olacağı anlamına gelmez!”

Evet ama o zaman da biz diyorduk ki “Hayır, bu olamaz.” Tam da bizim kaygılarımız çıktı. Cumhurbaşkanı hemen partisine üye oldu, yine hiç beklemeden partisinin genel başkanı olacak. 2019’a kadar, ‘82 Anayasa’sı yürürlükte ama cumhurbaşkanının partisine üye olması ve HSYK’nin lağvedilmesi, doğrudan yürürlüğe giren hükümler. Yani bir eş zamanlılık söz konusu. Dolayısıyla “cumhurbaşkanı partili olsa da nihayet tarafsız kişileri getirecek” savunması da çöktü. İşte hakimlerin atanmasıyla ilgili nasıl seçimler yapıldığını görüyoruz.

- Dolayısıyla tarafsızlık daha ilk pratiklerde rafa kaldırılmış oluyor. Zira değindiğiniz hakim atamalarıyla ilgili CHP’li Barış Yarkadaş’ın bir süredir kamuoyuyla paylaştığı listenin neredeyse tamamı AKP il ve ilçe başkanlıklarında görev alan kişilerden oluşuyor.

Geçen yıllarda, hükümete, (tıpkı KPSS sınavlarında olduğu gibi) "hâkim ve savcı atama işinde liyakat, uzmanlık, bilgi yerine referans arıyorsunuz, o da cemaat referansı" eleştirileri yöneltildiğinde "siz darbe ortamı mı oluşturmak istiyorsunuz, siz ülkenin istikrarını bozmak istiyorsunuz" savunması yapılıyordu. Ama sonuçta o günün müttefikleri darbe yaptı. Türkiye’yi 15 Temmuz’a Anayasa değil, tam tersine Anayasa’ya saygısızlık götürdü. Özellikle 70. Madde. Yani kamu hizmetlerine girişte liyakat ilkesi. 24. Madde, yani dinin politikaya alet edilmesi yasağı. Bu kurallar boşuna konmuş değil. Yargı bağımsızlığını düzenleyen 138. Madde boşuna konmuş değil. Bu nitelikleri gerekli kılan yüce bir meslek hakimlik.

- Şimdi partizanlığın iyice palazlanması söz konusu. Bunlar nasıl temizlenecek?

Zannediyorum bizi gelecekte bekleyen tehlike burada. O nedenle Barış Yarkadaş ve diğerlerinin ortaya çıkardığı tablolar kamuoyuna sürekli teşhir edilmeli. Şu hakim il başkanlığı yapmış, şu gençlik kolları başkanlığı yapmış… Çünkü sen eğer tarafsızlığı Anayasa’ya koyduysan, o zaman onu sağlamak zorundasın. Tarafgir bir kişiyi getireceksen, bu hükmü neden koydun? O zaman açık açık söyle “parti hakimi olacak bu kişi” de, biz de kimin tarafından yargılanacağımızı bilelim.

AKP, Türkiye’nin içinde bulunduğu çok derin bunalımlı dönemden yararlanarak yüklü gündem karşısında bunu böyle geçiştireceğini düşünüyor. Oysa bunun peşini bırakmamak lazım.

- Nasıl?

Yapılanları teker teker teşhir etmek gerekiyor. Halka, “bakın işte bu metin tümüyle yürürlüğe girdiğinde artık partinin yargıcı, partinin hakimi, partinin savcısı, partinin öğretim üyesi olacak ve bütün kazanımlar ortadan kalkacak” diye anlatmak; muhalefet partilerinin halkı periyodik bilgilendirme bültenleri gibi bunu sürekli işlemeleri gerekiyor.

Benim referandum sırasında üzerinde en çok durduğum husus, anayasal bilgilenme hakkı ya da anayasal kamuoyu oluşturulmasıydı. Yani seçmenin ne kadarının bu metnin içeriğinden haberdar olduğu konusu. Bu önemli. Bilgilendirme aralıksız sürdürülmeli. Kamuoyu oluşturma konusunda siyasi partiler, medyadaki büyük sansürü bir şekilde delme ve kendilerini ifade etme olanağına sahipler. Bu nedenle ne yapıp edip, kamuoyunu -özellikle ‘Hayır’ı haklı kılacak bilgiler desteğinde- sürekli bilgilendirmeliler.

- Erdoğan başta olmak üzere evet cephesinin meydanlarda en fazla propagandasını yaptığı argüman, değişiklikle çift başlılığın ortadan kalkacağıydı. Ancak önce üyelik, 21 Mayıs’taki kongrede de partinin başına geçmesiyle yaşanacak durum ne peki? Asıl şimdi çift başlılık söz konusu olmuyor mu?

Esasen iki de değil, üç başlılık olacak. Çift başlılık demokratik bir rejimde sorgulanması gereken bir durum değildir. Çünkü demokrasinin doğuşu, gelişimi, parlamenter rejimin ortaya çıkışı çift başlılığı temsil, denge ve denetim düzeneği olarak beraberinde getirmiştir. Demokratik rejimin doğal bir sonucudur ve çağdaş demokrasiler bu, anayasal denge ve denetim düzenekleri içerisinde yürüyor. Bu bakımdan çift başlılığı ortadan kaldırma gerekçesi zaten zayıftı. Ama şimdi yapılmak istenen ve dikkat çekilmesi gereken esas çelişki, çift başlılığı ortadan kaldıracağız derken üç başlılığın getirilmesidir. Yani, cumhurbaşkanlığı, parti başkanlığı, hükümet başkanlığı. Bu aslında farklı açılardan dile getirdiğimiz çelişkiler yumağının yeni bir halkasıdır.

- “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi diye bir şey yok, cumhurbaşkanlığı adı altında parlamenter rejim kaldırılıyor ama bunun yerine konan hükümet biçimi, başkanlık değildir” diyorsunuz. Neden değildir?

Şöyle, siyasal rejim veya sistem ister parlamenter, ister başkanlık veyahut da yarı başkanlık olsun, bunların ortak özellikleri var. Yargı bağımsız olur ama diğer iki organ yani yasama ve yürütme hangi görev ve yetkilere sahiptir, nasıl işliyor, nasıl sona eriyor? Bu konularda belirli asgari standartlar var. İkinci aşamada ise bunların arasındaki ilişkiler nasıldır, karşılılık var mı soruları devreye girer. Bu açıdan bakıldığı zaman, mesela başkanlıkta bağımsızlık ilkesi öne çıkıyor. Yürütme, yasama bağımsızdır. ABD’de gördüğümüz gibi Başkan seçiliyor, bir süre sonra senatonun üçte biri yenileniyor vs.

- O halde bizde cumhurbaşkanı ve milletvekili seçiminin aynı gün yapılıyor olması da bir yere uymuyor?

Evet. Getirilmek istenen sistemi hiçbir siyasal sistem veya rejime sokamadığımız gibi, başkanlığa zaten sokamıyoruz. Çünkü bunların nitelikleri anayasa kitaplarında, siyaset bilimi kitaplarında belli, sizin “hayır, budur” demeniz bir şey ifade etmiyor. Demokrasi dışı yönetimler “biz demokrasi dışıyız” demiyorlar zaten. O nedenle burada başkanlık olmadığı gibi, bu söylendiği gibi “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” de değil. Adına “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” diyebilirsiniz, iyi de hükümet yok. Cumhurbaşkanı var mı, cumhurbaşkanı da artık yok.

Cumhurbaşkanı devletin başında tarafsız konumda olan bir kişidir. Ama bir kişi hem hükümet başkanlığı, hem cumhurbaşkanlığı, hem de parti başkanlığı yapıyorsa O artık cumhurbaşkanı değil. Sistem de yok çünkü “ben şu kişiyi cumhurbaşkanı seçeceğim, o da iki tane yardımcı atayacak, 12 de bakan atayacak, görev ve yetkileri şunlardır” diye belirlenmiş bir durum söz konusu değil. Diyelim 2019’a üç yardımcı seçti, 2023’te de 13 yardımcı seçebilir çünkü önünde hiçbir engel yok. Öngörülebilir, belirlenmiş bir durum olmadığına göre, bunu bir sistem olarak nitelendirmek mümkün değil.

- Öyleyse, altını çizmek bakımından, getirilen sistemi nasıl tanımlarsınız?

Hukuk devletinin bir “Parti Devleti” haline getirildiği ve mahkemelerin AKP tarafından denetlendiği bir döneme giriyoruz. Parti devletini kurma yönünde erklerin bir kişide toplandığı ve partisinin de bu toplamada araç olarak kullanıldığı; kişi, parti, devlet birleşmesinin söz konusu olduğu bir sistem.

- 2019’da yüzde 49’un adayının kim olacağı, 49’un nasıl korunacağı vs yönündeki tartışmaları nasıl izliyorsunuz?

Şöyle; Türkiye 16 Nisan’a bedel ödeyerek geldi. Yani 16 Nisan’daki başarı durup dururken alınmadı. Sadece siyasal partilerin çabalarıyla da alınmadı. Burada halk var, sivil toplum örgütleri var… Bütün Türkiye var. Bu açıdan önemli olan şu: Acaba 16 Nisan’da ortaya çıkan tabloyu demokratik kazanım olarak değerlendirerek 2019’a giden yolda kurgulanan oyunu bozarak mı ilerlenecek, yoksa 16 Nisan’da bir kazanım ortaya çıkmamış ve evet kazanmış kabul ederek, “Oyunun kuralları artık belli, biz de 2019’a iktidarı elde etmek için koşalım” mı denecek?

İkinci yol çok tehlikelidir. Bu, halkın, seçmenlerin, milyonlarca insanın emeklerine hakarettir. Bana göre, Ankara’daki muhalefet bu sermayeyi ucuz harcıyor. Meşruluk sorununu sürekli kılmak lazım. Ama buna karşı mücadeleyi sadece sözle veremeyiz.

- Nasıl bir yöntem izlenmeli?

Mücadeleyi demokratik anayasanın ne olduğunu ortaya koyarak vermemiz lazım.

OHAL dışındaki konuları OHAL KHK’si ile düzenliyorsan, bu nedenle de çok büyük tahribatlara neden olarak, dünya çapında büyük skandallara, büyük haksızlıklara, büyük mağduriyetlere yol açarak… Çünkü hukuk kıyıldı, bilim kıyıldı, insan kıyıldı… ‘Evet’i bu büyük operasyona rağmen kıl payı aldı. Ortam saydamlaşırsa, düzelirse biliyor ki ‘Evet’in büyük kısmı da kaçacak. Belirttiğim gibi, referandumda hile olmadığını varsaysak bile ‘Evet’in aldığı sonuç zafer değildir. Bu kıl payıdır. Bu denge hassas bir dengedir ve bu dengenin demokrasi hanesine çevrilmesi yönünde, eylemsellikle de desteklenen fikri çabaların sürekliliği şart. Yani duruma göre açlık grevindekilerin desteklenmesi, 1 Mayıs’a veya başka bir gösteriye katılım gerekir. Muhalefet, “Anayasa’ya göre, insan haklarına dayanan demokratik devleti korumak için direnme hakkımı ve gösteri hakkımı kullanıyorum” diyebilmeli.

- Başkanlık esas olarak 2019’da yürürlüğe girecek ama HSYK’nin değiştirilmesi, cumhurbaşkanın partili olması ve askeri yargının sivilleştirilmesi hemen uygulamaya geçiriliyor. Diğer yandan çoğu teknik düzenlemeleri içeren uyum yasaları altı ay içinde hazırlanacak… bu parçalı geçiş neden? Ve nasıl sonuçlar üretir?

Anayasal kaos üretir. Bu anayasal kaos da kişisel iktidarın bu kaotik ortamda dilediği projeyi yürürlüğe koyma olanağı sunuyor. İşte ne yapıyor, şu anda üye seçiyor, yarın onun kanalıyla birilerini tutuklatacak. Ondan sonra da “ben değil, yargı tutukladı!” diyecek. Bu süreçte de terörist tanımını sürekli genişletecek ve daha muğlak bir hale getirilecek.

Diğer yandan askeri yargıyı Danıştay’a veya Yargıtay’a bağlamak ilk bakışta olumlu görünüyorsa da burada yine tartışılmayan bir husus var, o da şu: Askeri Yargıtay’ı, Yargıtay ve Danıştay’a geçirmeniz yeterli değil, Çünkü burada sorun, Danıştay ve Yargıtay’ı reforma tabi tutmadığınızla ilgili. Askeri yargıyı hukuk adına skandal diyebileceğimiz bir demeç veren Danıştay’a bağlayarak kontrol alanınızı daraltıyorsunuz. Dolayısıyla ince hesaplamalar var. Bu nedenle parçalı geçiş. Çünkü bunlar tartışılmayacak, oldu bittiye getirilecek ve kendilerinin hakim olduğu bir yargı düzeni ile 2019’a gidilecek.

Söyleşinin tamamı burada.

Selda Manduz Kimdir?
Kars-Susuz’da 10 Nisan 1985’te doğdu. Kars Ticaret Meslek Lisesi’ni ve Kafkas Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli ajans ve yayınlarda Kars muhabirliği ve bazı internet sitelerinde editörlük yaptı. Halen Demokrat Haber editörlerinden.
Son Güncelleme: 16.05.2017 14:55
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Yorumlardan doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderene aittir.