Murat Karayılan Avni Özgürel’i yalanladı

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan son dönemdeki tartışmalara yönelik ANF’de yayınlanan bir söyleşiyle yanıt verdi. Karayılan Avni Özgürel’le yaptığı röportajda ve sonrasındaki Özgürel’in yorumlarında söylemediği ya da yanlış aktarılan çok yer olduğunu belirtti. Karayılan söyleşisinden öne çıkanlar şöyle:

 

Bugün İmralı’da uygulanan politika ‘Milli İmralı Politikası’dır. Yani Türkiye’deki tüm kesimlerin katıldığı bir politika İmralı’da yürütülmektedir. Bu politika gereği İmralı’da bir işkence sistemi vardır.

 

Önderlikle ilgili “Öcalan İmralı’da mıdır, değil midir?” savını ortaya atan MHP ve Ergenekonculardır. Yani daha önce de ortaklaştıkları Kızılelmacılar denilen, ırkçı, şovenist kesimlerdir. Aslında bunlar bu tür yalan haber ve soruları ortaya atarak, İmralı’da uygulanan psikolojik işkence sistemini pekiştirmek istemektedirler.

 

Bu Kızılelmacılar bunu yaparken, AKP cephesi de hem uluslararası hem de ulusal düzeylerde farklı bir üslupla aynı şeyi yapmaktadır. Mesela bugünkü Sabah Gazetesi’nin manşetine bakın; “Çarpıyorlar, Aldatıyorlar” diyerek atmışlar manşeti. Güya Önderliğin Adalet Bakanı’na mektup yazdığını, ailesiyle, avukatlarıyla görüşmeyeceğini, bunun nedeni olarak da kendisinin anlaşılmadığını ve yanlış aktarıldığını ifade ettiğini iddia ediyor. Adalet Bakanı buna benzer şeyleri CPT, Avrupa Konseyi gibi uluslararası kurumlara da propaganda etmiş. Şimdi de Sabah Gazetesi’nde manşet haline getirmişler. Yani aslında “tecrit yok, Öcalan kendisi zaten görüşmek istemiyor” diyerek, İmralı’da uygulanan ağır uygulamayı gözden kaçırma ve gizleme çabası vardır.

 

Askeri çözümü biz değil, onlar gündeme koymuştur. Onların gündeme koyması karşısında elbette biz boyun eğecek, geri adım atacak değiliz. Askeri diyorlarsa bizim askeri gücümüz ve yetkinliğimiz daha fazladır. Biz bu konuda da yenilmezliğimizi gösterecek ve başarıyı elde edebilecek olanaklara sahibiz. Bizim çok samimi bir biçimde barışçıl yaklaşımlarımızı, Önderliğimizin canhıraş bir biçimde barışçıl çabalarını zayıflığımıza yormaları onların en büyük hatasıdır. Erdoğan, Erdoğan’ın yandaşları ve danışmanları bu konuda yanlış hesap içindedirler. Biz sorunu barışçıl diyalog yöntemiyle çözmek istedik, teslim alınmayla değil. Ama onlar bunu, bizim zayıflığımıza yorarak, “biz sonuç alırız” dediler. Bunu daha zengin yöntemlerle yani bir taraftan “biz Kürt sorununu çözeceğiz”, vb. söylemlerle toplumu beklentiye sokarak, ardından ise dönüp-dolaşıp “biz aslında Kürt sorununu çözdük şimdi PKK sorunu var” diyerek yapmaya çalışıyorlar. Yani tek bir yöntemle değil, birçok yöntemle bunu yapmak istiyorlar. En önemsedikleri ise psikolojik savaş yöntemleridir. Bunu hem içte hem de dışta yapıyorlar. Dışarıya dönük işte Amerika’ya, Avrupa’ya gidip, “biz aslında sorunu çözmek istiyoruz ama PKK engeldir. Onun için biz PKK’yi engel olmaktan çıkaracağız ve sorunu çözeceğiz” derken, Türkiye kamuoyuna ise, “biz terörle mücadele edeceğiz, tasfiye edeceğiz ama uzantılarıyla da görüşeceğiz” demektedirler. İşte bu savaştır ‘’savaşarak sonuç alacağız” demektir.

 

‘GEREKİRSE GÜNEY KÜRDİSTANLA BİRLEŞİRİZ...’

Devrimci Halk Savaşı stratejisiyle direnmek ikinci çözüm yolu olarak devreye girer demiştik. Devrimci Halk Savaşı yok edilmeye karşı direnmedir. Askeri çözüm bu biçimde gündeme gelmiştir. Bunu onlar bu biçimde gündeme getirdiler. Dolayısıyla şimdi AKP’nin askeri çözümü dayatması temelinde bir savaş süreci var. Biz onların askeri çözümünü tersine çevirmek ve yerine devrimci çözümü koymak istiyoruz. Bunu da halkımız direnerek, gerillalarımız direnerek, rehin olanlar o esaret altında direnerek bugün göstermektedirler. Bu konuda yaşanan gerçeklik budur.

 

Biz her zaman seçeneklerimiz olduğunu ifade ettik. İşte şimdi yine söylüyoruz. Bizim tek seçeneğimiz AKP’nin merhametine sığınmak değildir ya da illa mutlaka işte diyalogla çözüm değildir. Eğer diyalogla çözüme gelmezlerse, bizi yok etmek isterlerse biz o zaman direnerek, kendi bağımsız demokratik çözümümüzü ortaya koyarız. Ve açıkça söyleyelim; şimdi Ortadoğu bölgesi kaynıyor. Kürtler de bu bölgede artık bir faktördür, bir güçtür. TC Devleti Kürt halkını bir halk olarak, bir millet olarak tanıma temelinde çözüme yaklaşır, demokratik özerklik ekseninde çözerse, biz ona varız. Ama buna gelmezse, bunu kabul etmezse elbette ki biz bağımsız bir biçimde bu sorunu çözmek üzere tüm gücümüzü ortaya koyacağız. Gerekirse Güney Kürdistan ile birleşerek, bağımsızlığımızı da ilan ederiz. Daha başka birçok yol var.

 

Biz, birincil olarak bahsettiğim protokoller temelinde diyalogla ve Önder Apo’nun belirttiği 3 şart temelinde çözmeyi tercih ediyoruz. Ama yok bunu yapmazsan, bir bütünen halkımızı her alanda hedefleyerek, üzerimize gelip, bizi teslim almak istersen, biz buna karşı direnerek, teslimiyet politikalarını parçalama temelinde başarıya gidecek güçteyiz. Bu konuda hiçbir tereddüt yoktur. Bunun bu biçimde yalın ve açık bir tarzda herkesçe bilinmesinde büyük bir fayda vardır.

 

İşte gerçekleşen Şitazin-Oramar eylemini herkes bu eksende doğru anlamalıdır. Farklı biçimlerde, yok işte “PKK’nin bir kararı mıdır, değil midir”, vb. tartışmalar ile kalkıp Silvan eylemiyle karşılaştırma yanlıştır. Biz Silvan eylemini daha önce söyledik. Silvan yerel gücün kendi inisiyatifiyle yaptığı bir eylemdir. Kaldı ki eylem bile değildir. Operasyona çıkmış olan Türk askeri güçleriyle karşılaşan bir gerilla birliğinin yaptığı bir çatışmadır. Ancak şimdi durum daha farklıdır.

 

Biz şimdi 14 Temmuz 2011’de değiliz; 2012 yılındayız. Dolayısıyla durumlar farklıdır. Öyle eskileriyle karşılaştırılamaz. Direnen halkımız her konuda birliğini, bütünlüğünü sağlamıştır. Özgürlük Hareketi’nde herhangi bir biçimde ayrılıklar falan söz konusu olamaz, öyle bir şey yok. Bu konudaki yorum ve psikolojik yalanlara cevap bile vermek istemiyorum. Her şey hakimiyetimizde, denetimimizde ve güçlü bir planlama çerçevesinde gerçekleşmektedir. Biz bu temelde sonuca gidiyoruz. Bu tarihsel direniş sürecini hiç kimse gölgeleyemez.

 

‘KİMSEYE BARIŞ UMUDU VERMEDİM’

Belirttiğim gibi Kürdistan’da 2011 Temmuz’undan bu yana bir savaş durumu zaten söz konusuydu. 2012 baharına geldiğimizde bu savaşın daha da tırmanacağı anlaşılıyordu. Mayıs ayında Avni Bey’in başvurusu olunca biz, “acaba bir faydası olur mu, sürece bir katkısı olabilir mi” diyerek, o röportaj teklifini kabul ettik. Başka da birçok teklif vardı ama koşullarımız ve süreç gereği biz hepsini kabul edemezdik. Ancak zaman zaman, “sürece katkısı olabilir” diye bazı görüşme isteklerini kabul etme durumumuz oluyor. Şimdi biz Sayın Avni Özgürel’i de bu temelde kabul ettik. Çünkü kendisi geçmişten beri Önderlik eksenli değerlendirmeler yapan bir gazeteci-yazardı. Gayet normal, sağlıklı bir röportaj yapıldı. Sanırım röportajını Radikal Gazetesi ve Türk basını yayınlamaya yanaşmadı. Bu kuşkusuz AKP hükümetinin tutumuyla yakından alakalıdır. Bir ay gecikmeli olarak kendi yeni kurduğu sitesinde yayınladı. Bunu anlayabiliyoruz. Beş bölüm halinde yayınlanan röportajın metnini okudum. Orada yansıtılan söylediklerime ilişkin bir şey belirtmiyorum, şimdi de katıldığım hususlardır. Kendisi bilinen-tanınan bir şahsiyettir. Bu konuda güven veren birisi. Dolayısıyla yazımda bilinçli bir tahribat yoktur. Fakat redakte etmede gösterilen bazı dikkatsizlikler diyebileceğim yetersizlikler vardır. Özellikle bazı cümle ve vurguların redakteye muzdarip kalmasının bir takım nedenleri olduğunu düşünüyorum. Çünkü bazı cümleler çıkarılmış. Bunlar kısmi olarak anlam farklılığını yaratmış olsa da özü itibarıyla röportajdaki mesajlar verilmektedir. Bu konuda bir sorun yok.

 

Ben o röportajda kimseye barış umudu vermedim. Tersine durumun ciddiyetini ve gelişen yoğun operasyonlar temelinde savaşın daha da gelişebileceğini yansıtmaya çalıştım. Bu konuda bazı köşe yazarları “acaba Karayılan tavşana kaç, tazıya tut mu dedi, acaba politika mı yaptı” diyorlar. Bazıları da “acaba kötü polis, iyi polis rolleri mi var” vs. vs. yorumlar yapıldı. Ben burada bu tür yorumlar için bir şey demiyorum. Fakat yorum yapanlar röportaja dayanarak, yorum yapmalıydılar. Röportaj değil de, röportaj hakkındaki yorumları yorumlayanlar yanlış sonuçlara gitmişlerdir. Röportajın yayınlanan metinleri ortada. Ben ortalığı süt-liman gibi göstermedim. Ciddiyeti izah etmeye çalıştım. Benim söylediklerimin samimiyeti ve tutarlılığı ortadadır.

 

Orada çözüm için çok çaba sarf ettiğimizi fakat bu çabalarımızın karşılık bulmadığını, AKP’nin tutumu sonucu bu noktaya geldiğimizi belirttim. Yine çözümün tek adresinin Önder Apo olduğunu, onun da kendi şartlarını kamuoyuna deklare ettiğini, özgürlük, güvenlik ve tedavi koşullarının sağlanması gerektiğini, ancak bu temelde yeni bir sürecin gelişebileceğini ifade etmeye çalıştım. Bunun için de AKP’nin-Erdoğan’ın yeni bir karar alması gerektiğini belirtmeye çalıştım. Yani bizlerin, gerek benim gerekse de başkasının bu konuda herhangi bir şey yapamayacağını, Önder Apo'nun o koşullarda bulunması gerçeği karşısında kimsenin bir şey yapamayacağını, dolayısıyla gerginliğin tırmanma olasılığının bulunduğunu ifade etmeye çalıştım. Hatta bu konuda üzerimize gelineceğini, bizim de direnerek, yenilmezliğimizi bir kez daha ortaya koymak zorunda olduğumuzu vurguladım -ki bu cümle yansıtılmamıştı.- Bu çerçevedeki bir röportaj kimseye herhangi bir şey, güllük-gülistanlık bir ortamı vaat etmiyor. Fakat bahar ayları olmasına rağmen çatışma düzeyinin düşük olmasını bir izleme sürecindeyiz, biçiminde izah ettim. Bu doğruydu.

 

Sayın Avni Özgürel’in röportajından sonra süreç biraz daha gerginleşti. Başbakan’ın tavrında çok ciddi bir sertlik başladı. Direkt bizi hedefledi. Bize “savaş baronları” dedi. Hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtleri bu kadar kandırmasını, bu kadar kalleşlik yapmasını bir tarafa vererek, bize ve BDP’ye karşı “kalleş” kavramını kullandı. Bu bir tutumdu. Bunun röportajın içeriğiyle bağlantılı olup-olmadığını bilmiyorum. Ama bağlantılı olma ihtimali vardır. Askeri operasyonlar arttırıldı. Başta Van yöresindeki bütün belediye başkanlarının tutuklanması olmak üzere siyasi alana dönük operasyonlar hız kazandı. Kürtçe ana dil hakkı evrensel bir haktır, doğuştan gelen bir haktır. Kürt halkı bunu talep ediyor. Şimdi bunu seçmeli dil derekesine düşürme aslında Kürt halkının bu haklı, insani talebini provoke etmedir. Biz bunu öyle olumlu bir adım olarak görmüyoruz. Bu provoke etme tutumun sonucu gelişen bir şeydir. Önderliğimizin ev hapsine alınmasına ilişkin tartışmalara bile tahammül gösteremeyen bir tutumu daha açıkça gördük. Bütün bunlarla birlikte yaygınlaşan operasyonlar herhangi bir esnemenin olmadığını gösterdi. Böyle olunca elbette ki çatışma sürecinin tırmanacağı açıktır. Kaldı ki röportaj yaptığımız tarih 17 Mayıs’tır. Oramar-Şitazin eylemi ise 19 Haziran’da oldu. Bu iki tarih arasındaki zaman diliminde yaşanan gelişmeler Oramar-Şitazin türü eylemleri zorunlu hale getirmiştir.

 

Bu konuda tarihsel açıdan doğruların yerini bulması için belirtmem gereken bir-iki husus daha var. Bir gazeteci bir yere gittiğinde tabii ki gördüklerini, gözlemlediklerini kendi yorumları olarak yazabilir. İzlenimlerini kanaat olarak değerlendirebilir. Biz buna bir şey demiyoruz. Ancak yapılmış bu yorumların bizzat bana mal edilmesi kişiyi yanlış sonuçlara götürebilir. Gazeteci Neşe Düzel’in yaptığı röportajda Avni Özgürel kendi yorumlarını aktarıyor. Bu yorumların bizzat benim söylediğim sözlermiş gibi anlaşılması doğru değildir.

 

Örneğin ben “biz saldırı olursa cevap veriyoruz ama merkezin kararıyla karakol baskınları gibi eylemler yapmıyoruz” gibi bir cümle kullanmadım. Böyle bir cümleyi daha önceki ateşkes dönemlerinde kullanmış olabilirim ama yeni dönemde kullanmam mümkün değil. Çünkü ortada bir ateşkes durumu yok. Biz bu konuda ilkesel ve oldukça samimi yaklaşıyoruz, politiklik adına kamuoyunu yanıltma gibi bir tarzımız yoktur. Bu cümle Sayın Avni Özgürel’in kendi yorumu olabilir.

 

Yine diğer bazı konular da sanki yanlış anlaşılmış gibi geliyor bana.

 

OSLO SÜRECİNDE ARACI OLAN KURUM İNGİLİZ İSTİHBARATI DEĞİLDİR’

Mesela bu Oslo süreciyle ilgili konuda yanlış anlaşılma diyebileceğim, doğru olmayan cümleler de yorum olarak ifade edilmiştir. Örneğin Oslo sürecinde aracı olan kurum İngiliz istihbaratı değildir. Ben böyle bir şey söylemedim. Tam tersine bu kurum uluslararası düzeyde itibarı olan, dünya çapında benzer birçok toplumsal sorunu çözmede rol oynamış yani salt bizimle Türkiye arasında aracı olmamış, başka birçok devletle örgüt arasında da aracı olmuş, sorunları çözmüş, muteber bir kurumdur. Benim adını söylememe gerek yok. O kendilerine ait bir şeydir. İsterlerse adlarını açıklarlar. Ama uluslararası ciddiyeti ve saygınlığı olan bir kurumdur. İstihbarat örgütleriyle herhangi bir ilişkileri yoktur, barış için çalışan saygın bir sivil toplum kuruluşudur.

 

Şimdi Türkiye devleti ve basın-yayın organları şundan vazgeçmeli. Yani sürekli bizi küçük gösterme, küçümseme, polisiye bir olay, istihbaratı işin içine katma, işte istihbarat işidir, gibi gösterme tutumundan vazgeçmelidir. Bizim istihbaratçılarla işimiz yoktur. Söz konusu kurum uluslararası tanınan bir kurumdur. Ondan sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına gelip bizimle görüşenler de “biz MİT temsilcisiyiz” demediler. “Biz devleti temsil eden bir heyetiz” dediler ve biz o temelde görüşmeleri yaptık. Kaldı ki heyetin tümünün MİT üyesi olmadığını biliyoruz. Ama ısrarla MİT ile PKK görüşmesi, ısrarla bilmem hangi istihbarat kurumunun aracılık yaptığı gibi vurguların gündemleştirilmesi doğru değildir. O bizi küçümseme yaklaşımından ileri gelen bir yakıştırmadır.

 

‘MİT GELSİN BİZİ SORUŞTURSUN DEMEDİM’

Ben, “MİT gelsin, bizi soruştursun” demedim. Bizim MİT ile ne öyle bir hukukumuz ne de bir ilişkimiz vardır. Biz “o aracı kuruma” dedik. Ben onu söyledim. Yani o söz konusu uluslararası aracı kuruma dedim ki, “bu bilgi sızdırması bizden gitmemiştir. Gerekirse soruşturma açın, gelin, biz bütün ortamımızı size açarız. Soruşturma yapabilirsiniz. Biz o görüşmenin kayıtlarını yapmamışız ve biz dışarıya vermemişiz” dedik. Onu söyledik. Şimdi orada deniliyor ki “MİT çağrılmış, gelin araştırma yapın denilmiş.” Öyle bir şey yok. MİT bize yüklemeye çalıştı. Biz de ona karşı bu biçimde uluslararası kurum nezdinde savunmamızı yaptık. Ama sonradan bu sorun herkes tarafından anlaşıldı. Bu görüşme tutanaklarını ve ses kaydını sızdırma işini Türk devletinin kendi iç çelişkilerinden kaynaklı bazı kesimler yapmıştır. Açıkça anlaşılan AKP-Gülen çatışması ekseninde basına sızdırılan bir husustur. Bu şimdi daha iyi anlaşılmıştır. Orada da belirttim, başta bizler bazı uluslararası güçlerden de kuşkulandık ama sonra anlaşıldı ki hayır, özellikle “biz bu belgeleri BDP Amed binasında gördük” demeleriyle birlikte artık bizim için netleşmiştir. Çünkü o belgeler orada yoktu. Bunları izah ettik.

 

‘SİLVAN OLAYI PROVOKASYON DEĞİLDİR’

Yine PKK içinde kimi unsurların barışı provoke ettiği yönündeki değerlendirme ise tümüyle gerçek dışıdır. PKK disiplinli ve kontrol altında olan bir harekettir. Yerel birimlerin inisiyatifi vardır ama öyle kimsenin herhangi bir biçimde çizgiyle oynama durumu söz konusu olamaz. Silvan olayı bir provokasyon değildir. Eğer bu konuda bir provoke etmeden bahsedilecekse, olsa olsa o askerleri gerilla mevzilerinin içine gönderen kişilerden provokatör olarak bahsedilebilir. Bu nedenle bu yönlü vurgular gerçekleri yansıtmıyor. Ayrıca bizim Önderlik için ev hapsini isteme gibi bir durumumuz yoktur. Biz Önderlik için özgürlük istiyoruz. Eğer Türk devleti Kürt halkıyla toplumsal barış yapmak istiyorsa öncelikle Kürt halk Önderliği özgürlüğüne kavuşmalıdır. Gerçek ve kalıcı toplumsal uzlaşma ve barış ancak böyle mümkün olabilir.

 

Diğer bir husus da Oslo görüşmeleri Ağustos 2008’de başladı. KCK adı altındaki operasyonlar ise 14 Nisan 2009’da başladı. Biz bu KCK adı altında Kürt siyasetçilerine yönelmeyi, görüşme sürecini hançerleyen bir girişim olduğunu baştan beri ifade ettik. Ama hep “durdurulacak, mahkemeye çıkarılıp bırakılacaklar” vb. vb. şeyler söylendi. Nihayetinde öyle olmadı. Tersine giderek, kapsamlılaştı. Tüm toplumu hedefleyecek hale geldi. Bu konuda biz yanılmadık, yanıldığımız bir şey yoktur. Ben şunu söyleyeyim, geliştirdiğimiz bu diyalog sürecinde ne Önder Apo, ne de biz hareket yönetimi olarak hiçbir biçimde yanılmadık. Önder Apo ne dedi? “Hükümette ve parlamentoda çözüm zihniyetini oluşturmaya çalışıyoruz” dedi. Yani hükümette gerçekçi bir çözüm zihniyetinin olmadığının farkındaydık. Fakat diyalog yöntemiyle çözümdeki ısrarımızın esas amacı bu diyaloglarla aynı zamanda çözüm zihniyetini oluşturma, ikna faaliyetlerini geliştirme idi. Bunun için biz ısrarlı bir biçimde çözüm sürecini dayattık ve bundaki ısrarımızı koruduk. Nihayetinde baktık ki AKP hükümeti süreci tamamen seçim taktikleri olarak öngörüyor. Yani AKP’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin en köklü sorunu olan Kürt sorunu gibi bir sorunu çözme değil de, “şu seçime nasıl çatışmasız girer ve bir de nasıl Türkiye’nin tüm sorunlarını çözüyorum havasını yaratarak, kamuoyundan destek alırım” taktikleriyle soruna yaklaştığı iyice anlaşıldı. Nitekim 12 Haziran 2011 seçimlerinden sonra zaten restini çekti. Orada kalleşlikleri anlaşıldı. Yoksa biz öyle çok yanılmadık. Biz sürece çok bilinçli yaklaşan ve bu konuda neyin ne olduğunu bilen bir tarzla baştan beri bu yaklaşımı esas aldık. Fakat kendilerinin de tamamen böyle taktiksel yaklaştığı daha çok seçimden sonra iyice açığa çıktı. Tekrar ediyorum, süreci bozan Silvan olayı değildi. Süreci bozan Başbakan Erdoğan’ın protokolleri reddetmesidir. Reddedip, görüşmeleri artık tek taraflı olarak kesmesidir. Oslo sürecini bu tutum sonlandırmıştır.

 

İkinci Bölüm burada: Leyla Zana’nın çıkışı

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.