Levent Gültekin: Türkiye'nin yararına olan her şey Erdoğan'ın aleyhine

Levent Gültekin, “Erdoğan ülkeyi kutuplaştırdı. Herkesi kendi mahallesine hapsetti. Ve ötekinden gelecek sesi duymayacak hale getirdi. AK Parti seçmenine ulaşıp gidişatı anlatan, onları anladığını, korkularını, hassasiyetlerini, önemsedikleri değerleri anladıklarını gösteren kimse yok” dedi.

Levent Gültekin Özgür Düşünce’den Hüseyin Keleş’in sorularını yanıtladı.


Türkiye adına konuşulacak bir şey kaldı mı?

Bu ülkeden başka yaşayacak yerimiz yok. Mecburen konuşup sorunlarımızı çözeceğiz. Bu enkazdan kurtulup burayı yaşanabilir bir ülke yapmamız gerekiyor. Bir insanın kişiliğine, ahlakına, çalışkanlığına zerre kadar katkısı olmayan; yani iyi insan olmamıza etkisi olmayan etnik köken, inanç, ideoloji farklılıklarını bir tarafa bırakıp herkesin huzurla yaşayabileceği bir ülke yapmalıyız. Bunun için konuşup, yazıyoruz.

Bu kadar kutuplaşmanın had safhada olduğu bir ortamda bahsettiğiniz dayanışma nasıl sağlanacak?

Kutuplaşmadan yakınıyoruz ama bu kutuplaşma bize bir şey gösterdi. Ne kadar ayrışırsak ayrışalım, ne kadar koparsak kopalım kaderimiz birbirimize bağlı. Birbirimizden farklı bir hayat kuramayız. Ne demek istediğimi açıklayayım.

Mesela; “Ben İstanbul'da yaşıyorum, iyi bir işim var ve çok da güvenlikli bir sitede oturuyorum. Kürt sorunundan bana ne” diyordu kimileri geçmişte. Demek ki öyle değilmiş. O sorunun neden olduğu ateş sonunda gelip seni de yakıyormuş. Aynı şekilde, “başörtüsü sorunu benim sorunum değil” diyenler şu anda o sorunun yarattığı arızanın bedelini ödüyorlar.

Yani başörtülülerin öfkeyle, kızgınlıkla yaptığı tercih o sorunu görmezden gelenlerin hayatını da çekilmez yapıyor. Ya da milyar dolarlık iş adamısın. Ülkedeki yoksulluk umurunda değil. Ama kaderin ayda 1000 TL alan adamın elinde. Çünkü onun siyasi tercihi senin geleceğini belirliyor. O 1000 TL alan adamın seçtiği iktidar gelip senin malına el koyuyor. Sen çocuğunu en iyi lisede, üniversitede okut ama o okumayan çocuğun siyasi tercihiyle ortaya çıkan ülkede senin iyi okullarda okuyan çocuğun da yaşıyor veyahut yaşayamıyor.

Bu da bize gösteriyor ki ülkenin bütün sorunları aynı zamanda hepimizin sorunu. Ülkede eğitim sorunu varsa o sorun senin sorunun. Çünkü cahil kalmış insanların seçtiği iktidarların yönettiği ülkede yaşamak zorunda kalıyorsun. Ya da Kürt sorunu varsa o sorun senin sorunun. Ya da Aleviler mutsuzsa o mutsuzluğun kaynağı senin de sorunun. Bu de demek oluyor ki Kürtler mutsuzsa sen de mutsuzsun, Aleviler mutsuzsa sen de mutsuzsun, dindar mutsuzsa sen de mutsuzsun, solcu mutsuzsa sen de mutsuzsun.

Yani hiçbirimizin ötekinden bağımsız bir hayat kurma şansı yok. Hepimiz bir bütünün parçalarıyız. O parçalardan biri hasta olursa bütün işlevini yerine getiremez. Ayakta kalamaz. Bu nedenle önce ötekinin mutluluğunu hesaba katmamız gerek. “Sen mutlu değilsen ben de olamam ki” diyecek bir yaklaşım. Bunun için de demokrasiyi kendimiz için değil, “öteki” için istememiz gerekiyor.

AK Parti'nin ilk 2 döneminde bu bahsettiğiniz birliktelik var mıydı?

Türkiye'de hiç bir dönem böyle bir yaklaşım tam olarak uygulanmadı. Kısmen Tayyip Erdoğan 2009'a kadar kutuplaşmayı azaltıcı bir politika izledi. Fakat 2010'dan sonra bu politikasından vazgeçip tekrar geçmişte olduğu gibi ayrımcılıktan beslenen siyasete yöneldi.

Oy oranları hep yüksekti, neden böyle bir şeye ihtiyaç duysun ki?

Birincisi; barışçı politikalarını sürdürecek demokrasi kültüründen yoksundu. İkincisi; One Minute çıkışı nedeniyle dış dünya ile bağı zarar görünce, içeride güçlü bir taban oluşturma ihtiyacı hissetti. Üçüncüsü; İslamcı kültürün zihinsel yapısından dolayı. Yani İslamcılar hep kendi mahallelerinde yaşadılar. Türkiye'deki diğer farklı kesimler gibi. Bu nedenle ötekiyle nasıl diyalog kuracağını bilmiyorlardı. El yordamıyla kurulan diyalogla bir yere kadar gelebildiler.

Sorunlar büyüdükçe, meseleler çetrefilleştikçe demokrasi kültürleri yetersiz kaldı. Daha sahici çözümlere ihtiyaçları vardı onu da başaramadılar. Bu yüzden Erdoğan, kendini sağlama almak için güvenli gördüğü mahalleye geri kaçtı.

Zaman zaman bu dönem 28 Şubat'la karşılaştırılıyor.

Bu 100 yıllık ertelenen sorunların bir patlamasıdır. Çözülmeyen sorunlar çığ gibi büyüyüp sonunda ülkenin üzerine düştü. Erdoğan, var olan bu sorunları kendi iktidarı için kullandı ve ülkeyi o sorunların altındaki bir enkaza dönüştürdü.

Aslında söylediklerinizden sonra biraz detay kalacak ama Davutoğlu'nun azledilmesi meselesi var. Davutoğlu neyi yaptı ya da neyi yapmadı ki azledildi?

Davutoğlu'nun başına gelen teferruat, Binali Yıldırım teferruat, her şey teferruat. Bir tarafta Türkiye var bir tarafta Erdoğan var. Çünkü ülkesini gözden çıkarmış bir lider ve o ülkede yaşayan 78 milyon var. Bunun dışındaki her şey bana göre teferruat.

Çünkü Erdoğan'ın yaptıklarından, ülkeye verdiği zarardan ona destek olan yüzde 49'da olumsuz etkileniyor, etkilenecek. Türkiye'den yana mı olacağız Erdoğan'dan yana mı? Erdoğan'dan yana olunacaksa Türkiye'den, Türkiye'den yana olunacaksa Erdoğan'dan vazgeçmek tercihiyle karşı karşıyayız. Davutoğlu'nun ki tamamen kayıkçı kavgasıydı.

ERDOĞAN HERKESİ KENDİ MAHALLESİNE HAPSETTİ

Peki bu durumu AK Partililer niçin göremiyorlar?

Çünkü Erdoğan ülkeyi kutuplaştırdı. Herkesi kendi mahallesine hapsetti. Ve ötekinden gelecek sesi duymayacak hale getirdi. AK Parti seçmenine ulaşıp gidişatı anlatan, onları anladığını, korkularını, hassasiyetlerini, önemsedikleri değerleri anladıklarını gösteren kimse yok. AK Parti seçmeninin önemli bir kısmı Erdoğan'ın hâlâ değişmediğini eski o “dürüst” lider olduğunu düşünüyor.

Bunun böyle olmadığını gösterecek, sözüne güvendikleri biri de yok. Zaten ne yazarların, ne gazetecilerin, ne aydınların, ne de muhalif siyasetçilerin AK Parti seçmenine ulaşmak, onları ikna etmek gibi bir dertleri yok. Bunu yapacak dil de bulamıyorlar zaten. Öyle bir hassasiyetleri de yok. Seçmen Erdoğan'ın elinde rehin.

Dini Erdoğan'ın elinden saygıyla, hürmetle alacak sonra toplumu bu hipnotize halden çıkaracak ve olup biteni anlatacak bir stratejiye ihtiyaç var. Fakat kimsenin böyle bir derdi yok. Sabah akşam Erdoğan'a kızmayı, AK Parti seçmenine hakaret etmeyi marifet sanan bir muhalif kesim var.

Hiç bıkmadan 10 yıl daha suçu AK Parti seçmenine atabilirler ama bu sonucu değiştirmeyecek. Muhalif kesim kibirlerinden kurtulup o seçmenle diyalog kuramıyorlar seçmen de “size inat böyle davranacağım” diyor.

Türkiye'yi gözden çıkarmak? Ne demek bu?

Türkiye'nin yararına olan her şey Erdoğan'ın aleyhine. Erdoğan'ın işine yarayan her şey ise Türkiye'nin aleyhine. Ne yazık ki böyle bir durum var artık. Kendi pozisyonunu sağlama almak için, kendi seçmeni dâhil bütün ülkenin hayatını tehlikeye atıyor. Adını vermeyeyim, çok üst düzey bir bürokrat, emekliye ayrılma aşamasında Tayyip Bey'le vedalaşmaya gidiyor.

Tayyip Bey o bürokrata, yapacakları ile ilgili bazı şeyler anlatınca bürokrat diyor ki ‘Bu dediklerinin yarısını yap, iç savaş çıkar bu ülkede' Tayyip Bey de “çıksın, ezer geçeriz” diye karşılık veriyor. Yani iç savaşı göze almış bir lider var. Ne için? Kişisel hırsı. Başka bir gerekçesi yok.

Nereden duydunuz bu diyalogu?

Bürokratın kendisinden dinledim. Mesela şu andaki Kürt meselesine yaklaşım. Sorunu çözmüyor, ülkeyi bölüyor. Dış politikadaki hamasi söylem, kabadayı tavır ülkeye ağır yükler getiriyor. Bunun gösterilmesi gerekiyor. Fakat muhalefet ne yazık ki bunu topluma gösterecek siyasi zekâdan yoksun.

Eğer Erdoğan'ın dediği gibi bir üst akıl varsa, o mekanizma Türkiye'yi bölmek için uğraşıyorsa “üst akıl”ın iş tuttuğu insan Erdoğan'dır diye düşünüyorum. Bu o kadar açık ki.. Çünkü şu andan ülkeyi Erdoğan'dan daha çok bölen, parçalayan ikinci bir isim yok. Toplumun yarısını düşman, hain ilan edip “üst akıl”ın safına itip sonra da o “üst akıl”dan şikâyet etmek büyük marifet doğrusu.

Neden?

Üst akıl eğer Türkiye ile uğraşıyorsa, lidere düşen içeride barışı sağlamaktır. Duygu birliği sağlamaktır. Ayrılıklara son vermektir. Ülkeyi içeride daha güçlü bir birlikteliğe kavuşturmaktır. Madem bir üst akıl var, o zaman bizimle neden uğraşıyorsun? Diye sormamız gerekmez mi?

Bütün cemaatler hedefte analizine katılıyor musunuz?

Ben bütün Türkiye hedefte, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya diyorum, sen işi getiriyorsun cemaatlere. Bu Türkiye'nin içerisinde cemaatler var, mezhepler var, ateistler var, çoluk çocuğumuz var… Yani geleceğimiz, yaşamımız, hayatımız… Hepsi hedefte ve şu anda zaten enkaz altında.

Bu süreçteki havuz medyası oluştu. Ancak gelinen noktada, bu havuzun içinde de tasfiyeler başladı. Misal, bir dönem Erdoğan'a çok yakın olduğu bilinen Mustafa Karaalioğlu.

Bu bahsettiğiniz kimselerin başına gelenlerin Türkiye'nin aldığı tahribatın yanında bir sinek kadar bile değeri yok. Hatta bugünlerde çıkardıkları itirazların bir sinek vızıltısı kadar bile etkisi yok. Çünkü kendisine saygı duymayana kimse saygı duymaz.

Köle gibi itaat edersen, köle gibi kovulursun. Kişilik, haysiyet, onur, ahlak... Hepsini üç günlük iktidar uğruna gözden çıkarmışlardı. Ülke yıkılırken kötülüklerine ortak oldukları lider gücü iyice ele geçirince hepsini bir paçavra gibi attı. Vaktinde itiraz etmedi hiçbiri. Adeta yalvardık ülke yıkılıyor diye. Bize “Erdoğan düşmanı” demekten başka hiç bir şey yapmadılar. Şimdi de çıkmış gidişat çok kötü diye utanmadan feveran ediyorlar.

Mesela, Gezi'de Bülent Arınç ses çıkardı.

Ses çıkarmak ne demek? Sen eline silah aldın birini öldürmeye gidiyorsun. Ben sana diyorum ki ‘Hüseyin yapma, iyi bir şey değil.' Bu mudur yani? Esas olan engelleyici bir tavır koymaktır. Böyle devam edecekse ben yokum demek kimsenin aklına gelmedi. İki kişi demiş olsaydı Erdoğan bu kadar kontrolsüz bir noktaya gelmezdi. Bülent Arınç'ın, Abdullah Gül'ün, Hüseyin Çelik'in partide kalma çabaları aman “dava zarar görmesin” hassasiyetleri Erdoğan'ın ülkeyi yıkıma götürmede yakıt işlevi gördü. Sessiz kaldıkları için o halkanın içinde durdukları için Erdoğan yaptığı kötülükleri toplum nezdinde meşrulaştırdı. İnsanlar, ‘Erdoğan kötü bir şey yapsa Arınç gibi isimler var, onlar bu kadar suskun olur mu' diyerek olup bitenin farkına varamadı.

O zaman parti kursalar size göre çok da başarılı olamayacaklar?

Bir karşılıkları olduğunu düşünmüyorum. Çünkü çıkıp insana yakışır şekilde geçmiş hatalarından dolayı bir özür de dilemediler. Toplumun gönlünü kazanacak bir adım atma ihtiyaçları da yok. O nedenle bir kıymetleri de yok.

Peki, çıkış yolu nedir?

Erdoğan'ın kurduğu; bütün patileri, hatta siyaseti bloke eden, sadece onun işine yarayan siyasi paradigma bütünüyle bozulmalı. Mevcut partiler Erdoğan'ın kurduğu sistemde hareket ederek onu yenmeye çalışıyorlar. Bu imkânsız bir şey. Ona laf yetiştirerek, onu kınayarak, utandırarak bir sonuç elde edeceklerini sanıyorlar.

Hâlbuki önce kurduğu siyaset oyununu bozmak gerek. Öncelikli olarak saygıyla, hürmetle, topluma da güven verecek bir dille dini Erdoğan'ın elinden almak gerekiyor. Din Erdoğan'ın elinden alınmadığı müddetçe siyaseten mesafe kat etmek imkânsızlaşıyor.

Bu dediğiniz Türkiye'yi kim kuracak?

Hepimiz el ele verip kuracağız. Burası bizim ülkemiz. Çocuklarımızın yaşayacağı ülke. Mevcut partiler ne yazık ki yetersiz. Çünkü hepsi esasında ortaçağdan kalma bir bakış açısına sahip. Kimisi inanç, kimisi etnik köken, kimisi de ideolojik siyaset güdüyor ve Erdoğan'ın onları hapsettiği girdaptan çıkamıyorlar.

O nedenle iş hepimize düşüyor. Mesleğimize, işimize bakmadan yangını söndürmek kendimize başımızı sokacağımız bir ülke kurmak için elimizden geleni yapmalıyız. Mesela sadece bir partide görev alma meselesi değil.

Her alanda bir restorasyona ihtiyacımız var ve hepimiz elimizden geleni yaparak ayağa kalkabiliriz. Meseleye böyle yaklaştığım için ülke yıkılırken her gün onlarca insanımız ölürken, hiç bir şey olmamış gibi davrananları çok yadırgıyorum. Kimi sanatçıların, yazarların, iş adamlarının rahatlığını görünce evi yanarken kenarda makyajıyla uğraşan bir kadına benzetiyorum.

Yeni aktörlerle ilgili ışık veren birini ya da birilerini görebiliyor musunuz?

78 milyonluk bir ülke burası. Erdoğan'dan başka insan mı yok burada Allah aşkına. Elbette yüzlerce vardır hem de. Türkiye'de çok iyi yetişmiş insanlar var. Mesela bir sene öncesine kadar Aziz Sancar diye bir adamı tanımıyorduk. Kim bilir kaç Aziz Sancar var bu ülkede. Bu ülkeyi seven, buradan başka bir yerde yaşayamam diyen herkesin hiç bir beklentiye girmeden ortaya çıkması ve elini taşın altına koyması gerek. Yani bir aklın oluşması, bir çıkış ve restorasyon süreci başlatması gerek.

MHP'li muhalif 4 adayı, bu ortaya çıkanlar grubuna dâhil edebilir miyiz?

MHP içindeki genel başkan değişimi bir yenilik değil. Yeni bir Türkiye kuracak anlayışı da, kültürü de barındırmıyor. Meral Akşener'i tanırım. İyi insan. Fakat o partide yapacağı pek fazla bir şey yok. Zaten ne yapacağını da söyleyemiyor. Mesela Kürt sorununda ne yapacaksınız diye soruyorlar? 6 ayda bitiririm diyor. Nasıl?

Erdoğan'ın yapmadığı neyi yapacaksınız? Cevap yok. Şöyle diyorlar: Şu anda delegeye göre konuşuyor. Genel başkanlığı alınca gerçek politikalarını açıklayacak. Delegeyi bile ikna etmeyecekse o politikalar halkı nasıl edecek ki? Kaldı ki suyu geçene kadar ayıya dayı derseniz suyu geçtikten sonra da ayıya dayı demekte bir mahsur görmezsiniz.

Çünkü ayıya dayı deme alışkanlığına kavuşmuş olursunuz. Peki, Meral Hanım gelirse hiç mi faydası olmaz? Elbette olur. En azından bu gidişatı kısmen de olsa durdurmaya yeter. Erdoğan'ın planlarına sekte vurur. Fakat Meral Hanım'a vermeyecekler. Bana göre aday olmasına bile izin vermeyecekler.

Siyasetteki kartlar bundan sonra nasıl karılır?

Bence şu anda Başkanlık ve partili cumhurbaşkanlığı seçeneği daha zayıf. Her an değişken bir strateji var Erdoğan'ın kafasında. Yeniden erken seçim planı yapıyor. Bütün partilerin seçmenleri çaresiz. Önemli bir kısmı kerhen oy veriyor.

AK Parti seçmenin bir kısmı da çaresiz.  AK Parti seçmeni içerisinde en az yüzde 15'i Erdoğan'ı istemiyor. Gına geldi artık. Ama gidecek yeri yok. Çünkü mevcut partiler onlara hitap etmiyor veyahut mevcutlara güvenmiyorlar. O yüzden bir erken seçim kâbus senaryosu gibi. Erdoğan anayasayı değiştirecek sayıya ulaştığında hepimize geçmiş olsun. Bundan dolayı çıkış yolu tek: Sandıkta halkın önüne Erdoğan'dan vazgeçtiğinde gidecek bir adres koymak. O nedenle bu ülkede bir aklın oluşması ve o aklın da bir parti kurması gerek diyorum.

ABD'de Zarrab meselesi var. Ne diyorsunuz oradaki gelişmelere?

Muhalif kesimin o davaya verdiği tepki gerçekten çok yüzeysel ve de çocukça.

Dava ve gelişmeler beni çok tedirgin ediyor. İki nedeni var: Birincisi bizim ülkemizin sırları onların elinde ve nerede ne için kullanacaklarını bilmiyoruz. Onların derdi adalet değil. Hiç umurlarında olduğunu da sanmıyorum. Dertleri kendi çıkarları.

İkincisi Erdoğan onların eliyle değil demokratik bir yenilgiyle gitmeli. Oradan gelecek bir kurtuluş bu ülke için bir felakettir. Oradan gelecek bir müdahale Erdoğan'ı daha da kontrolsüz yapar. Bunun bedelini de ülke öder. Zaten kendi sorunumuzu kendimiz çözemiyorsak, böyle bir akıl ve zeka bu ülkede yoksa Amerikalı bir savcıdan medet umacak durumdaysak bırakalım da bu sefil hayatımız sürsün. Demek ki daha iyisine layık değiliz. Hiç bir toplum hak ettiğinden daha iyi bir yönetime kavuşamaz. O nedenle Amerikalı savcıdan medet ummak bana göre zavallılıktır.

Kılıçdaroğlu'na şehit cenazelerindeki saldırıları nasıl okudunuz?

Ana muhalefet liderinin öyle bir muameleye maruz kalması, öncelikle o liderin büyük bir ayıbıdır. Demek ki, o kadar pasif bir görüntü verdin ki, sana onu yapmaktan çekinmediler. Şöyle demeliydiler; ‘Biz bu adama bunu yaparsak, bize Türkiye'yi dar eder.' Çünkü Erdoğan sana hükümeti kurma görevi vermediği zaman hiçbir şey yapmadın. O gün sarayın önüne yüz binleri dökseydi, bugün böyle bir muameleyle karşılaşmazdın. Diğer yandan, ölümlerin sorumlusu olarak Kılıçdaroğlu'nu göstermek utanmazlık diye bir duygunun artık bütünüyle iflas ettiğinin göstergesidir. Kılıçdaroğlu'na saldırı, bir iç savaş provokasyonuydu. Başka bir izahı yok bunun.

CNN Türk'e eskiden çok sık çıkardınız, son dönemde hiç göremiyoruz. Özel bir sebebi var mı?

Türkiye'deki medya düzeninin ne hale geldiğini hepimiz biliyoruz. CNN Türk'le maddi bir ilişkim yani bir personel değildim. Konuk olarak çıkıyordum. 1 Kasım'dan sonra davet gelmediği için gitmiyorum. Neden gelmediğini hepimiz biliyoruz. Türkiye'de iktidarın görmek istemediği, sesini duymak istemediği bir gazetecinin medyada var olma şansı yok.

Konferanslarınız iptal edildi.

Hiçbir üniversite konferans için salon vermiyor. Gençler davet ediyorlar fakat üniversiteler salon vermediği için gidemiyorum Devletin bir şekilde etkili olduğu herhangi bir alanda konferans izni vermiyorlar. Kocaeli'nde oldu. Urfa'da oldu. Dersim'de oldu. Bunlar benim için sorun değil başka salonlarda konuşuyorum. Fakat üniversitelerden özgürlüğü, düşünmeyi yok ettiler. Bu utanç onlara yeter.

Yani, bütün muhalif gazetecilere ‘hadi emekli olun' mu deniyor?

Sadece gazeteciler değil; Türkiye'de insanlığını koruyan herkesi hayatın dışına atmaya çalışıyorlar. Eğer düşünen, vicdanı olan, kötülükle mücadele eden biriysen yani insansan, sadece medyadan ya da üniversiteden değil, ülkeden atmaya çalışıyorlar. Ülkede insan kalmasın istiyorlar. Köleliği kabul ediyorsan yaşam hakkın var. Ya köleliği kabul et ya da git diyorlar. Her alandan.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.