20 Mayıs 2017 Cumartesi 20:25
'Kürt meselesinde yeni bir ‘çözüm süreci’ mümkün mü?'

Gazete Karınca yazarı Abdulmelik Ş. Bekir, yeni “çözüm süreci” tartışmalarını, Suriyeli Kürtlerin kazanımlarının Türkiye’ye etkisini ve 21 Mayıs’ta yapılacak AKP kongresine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Ortadoğu ve Türkiye’de gelişmelerin Kürtlerin lehine olduğunu ifade eden Bekir, “Türkiye, Irak ve Suriye bağlamında düşünüldüğünde Kürt meselesinin geldiği aşama dengenin Kürt tarafı lehine değiştiğini söylemek mümkündür. Federal Kürdistan bölgesinin olası bağımsızlığı ve Kuzey Suriye Federasyonu’nun stabil hale gelmesi, dengenin gelecekte değişmeyecek şekilde sabitlenmesine işarettir. Tüm bunlar Kürt meselesinin artık Kürdistan meselesi olarak yola devam edeceğine dalalettir” ifadelerini kullandı.

“Kürt sorunun artık sadece Türkiye’nin bir iç meselesi olmadığı, küresel bir mahiyet kazandığı gerçekliğini göz önünde bulundurmayan hiçbir politika ya da süreç sonuca gitmeyecektir” ifadelerini kullanan Bekir,  AKP’nin tek çıkar yolunun “Kürtlerle barışmak” olduğunu savundu.

Bekir, “ Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar gözetildiğinde, yeni bir çözüm süreciyle Kürtlerle barışmanın tek çıkar yol olduğunu düşünmek akilane bir öneri ve temennidir” dedi.

Abdulmelik Ş. Bekir’in Gazete Karınca’da yayınlanan makalesinin ilgili bölümü şöyle:

Son günlerde yeni bir çözüm sürecinin başlaması tartışmaları alevlendi. Cumhurbaşkanı başdanışmanlarından İlnur Çevik’in, “PYD neden bir KDP olmasın” minvalindeki çıkışıyla başlayan tartışmalar, Hürriyet yazarlarından Ertuğrul Özkök ve hükümete yakınlığıyla bilinen Abdulkadir Selvi’nin dahil olmasıyla devam ediyor.

Selvi’ye göre Cumhurbaşkanı Erdoğan, 21 Mayıs’ta başına geçeceği AKP kongresinde kucaklayıcı ve yeni dönemin vizyonunu ortaya koyan açıklamalarda bulunacak.

Türkiye’deki medyanın bağımlı haline bakıldığından, bir yerlerden yeşil ışık alınmadan bu konuların gündemleştirilemeyeceğini varsaymak gerekir. Yürüyen tartışmaları bir yana bırakarak, Türkiye’nin mevcut koşullarında yeni bir sürecin mümkün olup olmadığına bakalım.

SÜREÇ NASIL BİTİRİLDİ?

Öncelikle 2013 yılında başlayan ve iki yılı aşkın süren Çözüm Süreci’nin neden ve nasıl bitirildiğinin anlaşılması önemlidir.

İktidar cenahı ve medyası uzun süre Kürt yerleşim birimlerinde kurulan hendeklerin süreci bitirdiğini yazıp çizdi. Kürt tarafı ise AKP iktidarının Rojava’daki Kürt kazanımlarını bitirmek adına sürece son verdiğini dillendirip durdu.

17 Mayıs tarihli Hürriyet’teki köşesinde tam da bu konuya değinen Abdulkadir Selvi, sürecin Rojava’daki gelişmeler nedeniyle bitirildiğini ve yeni bir sürecin de ancak Rojava’daki gelişmelere bağlı olarak başlayabileceğini yazdı.

Selvi’nin bu tespiti yüzde yüz doğru. Sanırım süreci takip eden herkes de katılıyor. Kürt tarafı iki yıldır bu gerçeği defalarca dile getirdi. Nitekim Türkiye’nin süreç sonlandırıldıktan sonra Rojava’ya yönelik yürüttüğü politika da bunu kafi derecede kanıtladı.

Süreç ilk başlarkenki tartışmaları hatırlayalım. Muhalefetin eleştirilerine karşı, hem iktidar hem de Kürt tarafı defalarca çözümün, “Bir al ver pazarlığı olmadığı ve süreç işi olduğu” yönünde beyanlarda bulundu. Oluşturulan atmosferle toplum barışa hazırlanacaktı. Bu yönlü önemli çabalar da harcanmadı değil. Ancak iki taraf da işin nihayetine ilişkin elini açık etmekten imtina etti.

Zira hem AKP iktidarının hem de Kürt tarafının çözümden anladıkları arasında önemli farklılıklar vardı. Kürtler işin nihayetinde, doğal haklarını kullanabilecekleri, özellikle yerelden kendilerini yönetebilecekleri ademi merkeziyetçi bir yapı düşünürken, AKP iktidarı özünde cumhuriyetin resmi ideolojisi olan Kürtleri eritme politikasını, bazı kültürel hakları tanıyarak tamama erdirmekti.

Burada bir parantez olarak Arap halk ayaklanmaları eksenli Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin etkisini görmek gerekir. Bölgesel gelişmelerle, zaten iki tarafın hedef ve beklenti farkından dolayı belirsiz olan sürecin parametreleri ciddi anlamda değişti. Türkiye’nin Kürtlerle büyümesi ya da Kürtsüz küçülmesi tartışmaları bu değişimin yansımalarıydı. Türkiye’nin Kürtleri yanına alarak Misak-i Milli sınırlarına dayanma, Sünni aleminin hamisi olma ve Osmanlının tıpkısının aynısı gibi küresel bir güç haline gelme senaryoları ve sair.

Senaryolar güzel olmasına güzeldi ama, bir çuval inciri berbat edecek bir gediği de yok değildi. Gedik de Kürtlerin denklemdeki statüsünün belirsizliğiydi. Bu belirsizlikler sürerken, Ortadoğu’daki gelişmeler dallanıp budaklanıyor ve IŞİD diye bir örgüt ortaya çıkıyordu.

Türk siyasal İslamcıların bölgesel ve küresel değişimlerini okuma vasatlığı burada da kendini göstererek, Türkiye’deki çözüm süreci için düşünülen hedef genelde Ortadoğu, özelde de Suriye’ye uygulanmaya çalışıldı. Yani Barzani KDP’sinin alanı Suriye’ye doğru bir az genişleyecek ve Kürtler bulundukları yerlerde bazı kültürel haklarla idare edeceklerdi. PKK ile bu çerçeveye rıza gösteri oranda süreç devam ettirilecekti.

Buna mukabil PKK’nin ise küresel ve bölgesel gelişmelere dair politik okuması çok başkaydı. Bu okumanın temel ilkesi ise Kürtlerin 21. yüzyılda bulundukları ülkelerin sınırlarına dokunmadan statü sahibi olmasıydı. Türkiye’deki çözüm Sürecinin nihai amacı olarak da bunu defaatle açıklamıştı.

Aynı politikayı Rojava-Suriye’de de uygulama yoluna gitti. Dolayısıyla her iki taraf da çözüm süreci ile Türkiye’de Kürt sorunu için düşündüğü nihai çözümü Suriye’ye uyarladı ya da uyguladı.

Tam da bu vakitlerde PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmeye giden İmralı Heyeti, Erdoğan’ın, “Rojava bizim kırmızı çizgimizdir. Oradaki gelişmelere izin vermeyeceğiz” mesajını götürüyordu. Karşılığında ise Öcalan’ın, “Erdoğan’a söyleyin: Rojava’yı asla Suriye içinde eritmesine izin vermeyeceğiz. Bunun için ne gerekiyorsa yapılacaktır. Rojava bizim de kırmızı çizgimizdir” cevabını getiriyordu heyet.

2014 yılının sonbaharına tekabül eden bu kritik dönemden sonra zaten çözüm süreci bitmiş ancak güncel ihtiyaçlar gereği kerhen yürütülüyordu.

KOBANİ DÜŞTÜ DÜŞÜYOR’DAN ÇÖKTÜRME PLANINA

Bu söz düellosunun ardından Türkiye’nin Rojava’ya yönelik ilk hamlesi gecikmedi. Zira eli yeterince güçlüydü. IŞİD denilen örgüt kısa sürede Irak ve Suriye’nin büyük çoğunluğunu ele geçirmiş ve yöneldiği her yeri kısa sürede işgal ediyordu.

Tam bu dönemde öncelikli hedef olarak belirlediği Şam ve Bağdat’a yürüyüşünü yavaşlatmış, yönünü Kürtlerin Rojavası’na dönmüştü. Zaten parçalı olan Kürtlerin Rojava’daki coğrafi devamlılığını ortadan kaldırmak için zayıf halka olarak değerlendirdiği Kobanê’ye yönelmişti.

Erdoğan, “Buyurun, Kobanê yani diğer adıyla Ayn El Arap da düştü düşüyor” sözünü bu gelişmeler üzerine söyleyecekti. Buna karşı Kürt tarafı da 6-9 Ekim eylemlilikleriyle mevcut atmosferi Türkiye’nin içine taşıdı. Bu dönem aynı zamanda tarafların birbirine karşı gardını aldığı ana denk geliyordu.

İktidar ‘iç güvenlik’ söylemiyle CHP ve MHP’nin de desteğini alarak üst üste yasalar çıkarırken, Şırnak’tan Hakkari’ye kadar çok sayıda il ve ilçenin boşaltılması ve on binin üzerinde insanın öldürülmesi, milyonlarcasının göçertilmesini öngören “Çöktürme Planı” basına yansıyordu.

Buna karşı Kürt tarafı ise kentlerde hendek ve barikat hazırlığına girişiyordu. Ceylanpınar hadisesi ise verilen kararın sadece resmiyete dökülmesine bahane oluyordu. Sonrası yaşananlar biliniyor.

YENİ ‘ÇÖZÜM SÜRECİ’ TARTIŞMALARI

Sonuç ise bugün gelinen “yeni bir çözüm süreci” tartışmalarıdır.

Yazının başına dönecek olursa, Selvi’nin, sürecin Rojava’daki gelişmelere bağlı olarak bittiği ve yeni bir sürecin başlamasının da Rojava’daki gelişmelere bağlı olduğu söylemi doğrudur. Eksik olan yanı, Rojava’da gelişme denilen şeyin ne olduğunun söylenmemesidir. Yani Kürtlerin orada haklarını elde etme fırsatı yakalaması ve Türkiye’nin kesinlikle buna müsaade etmek istememesinin iki yıllık savaşın temel nedeni olduğunun hala Türkiye halklarından saklanmak istemesidir eksik olan.

Bunun iki sonucu vardı. Birincisi, Rojava’da Kürt’ün hak elde etmesine tahammülü olmayan bir iktidarın, Türkiye’de çözüm süreci ile ne hedeflediğinin aşikar olması. İkincisi, dışarıda Kürtlerle savaşan bir iktidarın içerde Kürtler ile bir süreci yürütmesinin mümkün olmamasıydı. Süreç böyle böyle bitirildi.

Peki Kürtleri ne içerde ne de dışarıda herhangi bir statü öngörmeyen ve bu olasılıkları kendisi açısından “beka sorunu” olarak gören bir anlayış yeni bir çözüm süreci başlatabilir mi?

Her şeyden önce hem içerde hem de dışarıda çatışma ile geçen bu iki yıllık süre zarfında Kürt meselesinde birçok parametre kökten değişti. Deyim yerindeyse köprünün altından çok su aktı. Kürt sorunun artık sadece Türkiye’nin bir iç meselesi olmadığı, küresel bir mahiyet kazandığı gerçekliğini göz önünde bulundurmayan hiçbir politika ya da süreç sonuca gitmeyecektir.

Daha önce bölgesel bir mahiyeti olan ve ilgili her devletin istemesi durumunda belli bir oranda çözüme götüreceği Kürt meselesi, şimdi birçok küresel aktörün içinde bulunduğu bir aşamaya geldi. Buna bağlı olarak hem Kürt halkı hem de öncülüğünü yapan hareketler de dünde daha fazla iç içe ve organik olarak birbirine bağlı.

Yani anlayacağınız Türkiye artık istese de birkaç yıl öneki gibi kendi inisiyatifiyle yürüteceği bir Kürt çözüm sürecini başlatma şansını ciddi anlamda yitirdi. Yani o treni kaçırdı.

Daha önceki süreçler bir yenişememe durumu üzerine gelişmişti. Erdoğan/AKP iktidarı bölgesel gelişmeleri fırsat bilerek dengeyi lehine değiştirmek istedi ancak gelinen aşamada denge aleyhine nihayete erdi. Türkiye, Irak ve Suriye bağlamında düşünüldüğünde Kürt meselesinin geldiği aşama dengenin Kürt tarafı lehine değiştiğini söylemek mümkündür. Federal Kürdistan bölgesinin olası bağımsızlığı ve Kuzey Suriye Federasyonu’nun stabil hale gelmesi, dengenin gelecekte değişmeyecek şekilde sabitlenmesine işarettir. Tüm bunlar Kürt meselesinin artık Kürdistan meselesi olarak yola devam edeceğine dalalettir.

Bu bağlamda yeni bir süreç Türkiye, Ortadoğu ve dünyada değişen parametrelerin yeniden değerlendirmesine, AKP’nin mevcut politik okumasını ciddi anlamda revizesine bağlıdır. Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar gözetildiğinde, yeni bir çözüm süreciyle Kürtlerle barışmanın tek çıkar yol olduğunu düşünmek akilane bir öneri ve temennidir.

Ancak AKP’nin son yıllarda daha iyi anlaşılan gerçekliğinin göz ardı edilmemesi gerekir. AKP’nin ideolojik kodları koyu bir mezhepçilik ve milliyetçilikle karılıdır. Demokrasi anlayışı ve düzeyi değil Kürdistan meselesini, Kürt sorununu bile çözebilecek raddede değildir. Değişen parametreleri ve oluşan yeni denklemi okuyacak, yeni bir politika geliştirecek vizyon, basiret ve dinamizmden yoksundur. Politik okumaları ve çözüm yöntemleri akli olmaktan ziyade hissidir. Hırsları, hayalleri ve kapasitesi arasında uçurumlar mevcuttur. Otoriterliliği, dayatmacılığı ve tıkanmışlığının önemli bir sebebi, bu özelliğidir. Dolayısıyla son birkaç yıldır girdiği yoldan dönmesi çok mümkün değildir. Türkiye için otoriterleşme yürüyüşü, Kürt meselesinde ise meriyetteki savaş halinin devamı yönündedir tüm alametler.

Makalenin tamamını okumak için tıklayınız.

Son Güncelleme: 21.05.2017 13:57
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Yorumlardan doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderene aittir.