IŞİD'in elinde 40 gün

2013'ün Kasım ayında, haber için gittiği Suriye'de IŞİD tarafından kaçırılan ve 40 gün sonra kurtarılan gazeteci Bünyamin Aygün, yaşadıklarını bir kitapta topladı.

'Yazmasaydım mesleğime ihanet sayardım' diyen Aygün, IŞİD'in elinde geçen 40 gününü gün gün yazdı.

Bünyamin Aygün'ün "Ben ÖSO ile hareket ederken IŞİD'in beni hedefine alacağını hiç tahmin etmedim" sözleri ise Türkiye medyasının Suriye'deki "basın" çalışmaları hakkında itiraf niteliğinde.

BBC Türkçe'den Rengin Arslan'a konuşan Bünyamin Aygün'ün sorulara verdikleri yanıtlar ise şöyle:

Bu kitabı neden yazdınız?

Burada beni yönlendiren hem gazetecilik hem de gazeteciler. Bu olayın benim başıma gelmesinin nedeni gazetecilik tutkusuydu. Yazmaya karar vermem de bir gazetecinin bir sorusu üzerine oldu. Sonra IŞİD çok büyüdü. Sonra gazetecileri öldürmeye başladı ve bir şekilde dünyanın gündemine oturdu. Böyle bir gündemde herkes karnından konuşuyordu. IŞİD'in bilinmezliği de eylemleriyle paralel olarak büyüyünce yazmak benim için gereklilik oldu. Yazmasaydım gerçekten mesleğime ihanet sayardım. Gazetecilik yapmak için oraya gittim ve o yaşadığım olayları gizli tutmak gazetecilik açısından doğru bir davranış olmayacaktı.

Yazarken "Türkiye'de IŞİD'in hedefi haline gelirim" diye korkmadınız mı?

BBC Türkçe muhabiri Rengin Arslan ne kadar tehlikedeyse, IŞİD'in elinde 40 gün isimli bir kitabı yazan Bünyamin Aygün de o kadar tehlikede. Mesleğimiz son zamanlarda, bulunduğumuz coğrafyada çok daha tehlikeli olur hale geldi. O yüzden alıştım diyebilirim tehlikeli duruma.
Ama bu korkmamak hali, sizi kaçırılmaya götürüyor Suriye'de. Kitapta yazdığınıza göre içinizden bir ses sürekli tehlike çanları çalsa da onu pek dinlemiyorsunuz.

Bir daha olsa bunu yapar mıyım, hayır. Savaş bölgesinde, afet bölgesinde tehlikenin kol gezdiği bölgelerde en büyük tehlike korkusuzluktur. "Ne zaman cesursanız, o zaman korkun" diye telkinde bulunuyorum mesleğe yeni başlayanlara. Orada ben fazla cesur davrandım. Bunu kitabın içinde anlattım çünkü hem mesleği halihazırda yapanlara, hem mesleğe hazırlananlara örnek olsun istedim. Beni orada o tehlikeye düşüren, korkusuzluktu.

Suriye'ye bir daha gider misiniz?

Bir daha giderim. Çünkü gazetecilik yaptığımız sürece gitmek zorundayız. Bu meslek bunu gerektiriyor.

Yaşadıklarınızı anlatırken, ne hissettiğinize çok az yer vermişsiniz. Bilinçli bir tercih mi bu?

Ne hissettiğini yazmak biraz pazarlamaya dönük gibi geliyor bana. Onları anlatsam en azından olayın gerçeklik vurgusunun ötesine geçecekti. Benim ne hissettiğim değil, yaşadığım olaylar önemliydi üçüncü şahıslar için. Bunu gazetecilik açısından söylüyorum. Ne hissettiğim çok özel bir şey. Duygularımı açıklamakla ilgili bir çekincem yok. Biraz da okuyanın hayal gücüne bırakıyorum. Eğer yanına işkence görmüş birisi geliyorsa veya sen her gün 10 -20 kere sorguya gidiyorsan herhalde bu mutlu bir an değildir.

Kitapta anlattığınız bir an var. İki kişinin askıda olduğu bir odada yemek yemeye davet ediyorlar sizi. Ne hissettiniz?

Gerçekten çok acı. İki aradasın; yemek yemezsen, onlarla aynı şekilde işkence göreceğini düşünüyorsun. Ortadoğu'da, burada geleneksel olarak olduğu gibi davet edildiğin sofrada yemek yemezsen ayıplanırsın. Ama burada ayıplanmak değil mevzu, daha ötesi. Yemek yiyorsun ama lokmalar da boğazından aşağı inmiyor. Düğüm düğüm kalıyor. Nefes alamayacak kadar büyük bir düğüm. Gerçekten çok zor bir durumdu. İfade edilemeyecek kadar zor bir durum.

Suriye'ye giderken IŞİD'i biliyor muydunuz?

IŞİD'in kuruluş tarihini bilmiyordum. Ama Irak'tan gelen, çok etkin, siyah kıyafetler giyen, çok kapalı kutu bir örgüt olduğunu biliyordum. El Kaide'ye bağlı bir unsur olduğunu da biliyordum. Onlara DAİŞ demenin de suç olduğunu biliyordum. Ama açıkçası ben ÖSO ile hareket ederken IŞİD'in beni hedefine alacağını hiç tahmin etmedim.

Size hiç 'Biz IŞİD'iz' dediler mi?

İlk zamanlar kim olduklarını asla söylemediler. Sorgu sırasında sürekli sordum. Yanımdaki dizüstü bilgisayarda bir gazetecinin IŞİD ile ilgili yazdığı bir yazı vardı. O yazının üzerinde çok durdular. Buradan anladım önce. Heysem Topalca da onların IŞİD olduğunu söyledi. El Kaide unsuru olduklarını orada biri zaten söylemişti. Ama 40 gün boyunca tam da emin olamadım.

Hayatta olduğunuza inanabiliyor musunuz?

Ben diyorum ki normalde gazeteciyi bırakmaz. Fidye ister, ondan faydalanmak ister, pazarlık unsuru yapar. En kötüsü seni öldürerek dünyaya adını duyurmaya çalışır. Ama burada olmak büyük bir şans ve bunu konuşmak da çok önemli. Bunun kıymetinin bilinmesini istiyorum. IŞİD büyüdükçe bu bilgilerin kıymetini daha iyi anlıyorum. Gelen bilgilerin kirliliği nedeniyle daha önemli buluyorum. Ben bu kadar açık konuşuyorum ve bunun anlaşılmasını istiyorum.

Orada sizinle konuşan, sizi sorgulayanlar Türkler oluyor genelde. Türkleri gördüğünüze şaşırdınız mı?

IŞİD'in içinde Türkleri görmek beni şaşırtmadı. Hem ÖSO tarafında, hem El Kaide unsurları içinde Türklerin olduğunu biliyordum. Haberler için gittiğimde diyalogum da oldu. Ben açıkçası Türklerin orada olmasının benim lehime olacağını düşündüm. Ama hiç öyle olmadı. Olaya ırk olarak bakmıyorlar. Tamamen cihatçı mısın değil misin ona bakıyorlar.

Fiziksel şiddet gördünüz mü?

Bana ciddi bir fiziksel şiddet uygulanmadı. Sanırım nedeni de ben onlar ne sordularsa doğru cevap verdim. Her seferinde yanıtlarımı kontrol ettiler. Gazeteci olduğumuz için kendimizi gizleme şansım zaten yok. Haberlerim, fotoğraflarım ortada. Bütün mail şifrelerim, bilgisayarım, sosyal medya hesaplarımın şifrelerini aldılar. Telefonum da onlarda. Hayatımdaki en yakın insanın bilmediği şeyleri bile biliyorlardı. Çok tuzak sorular da sordular. "Doğru söylersen korkma" dediler. Yanlış yönlendirmeye çalışsaydım bana da şiddet uygulanırdı. Bana din aleyhine haber yazmamışsın, fotoğraf çekmemişsin dediler. Ama Suriye'de çektiğim fotoğrafları muhalifler aleyhine, Esad lehine diye yorumladılar. Ama ne zaman Türkiye'deki gazeteciler altı dilde video yayınladılar, ne zaman Türkiye'de yürüyüşler eylemler yapıldı o zaman beni rahat bıraktılar.

Peki öldürülen gazetecilerin videosunu izlediniz mi? Ne hissettiniz?

Sadece birini izledim. Ne hissettiğini, bu duyguları paylaşamıyor insan. Emin olun o insanın annesi babası ne hissederse belki ondan fazlasını hissediyorsun. Çünkü ben oradan döndüm. Ben mesela hiç kimsenin görmediği bir ayrıntıyı söyleyeyim. James Foley idam edildiğinde çölde bir kenarda terliği vardı. O terlik, benim terliğimi hatırlatmaktan ziyade, tabii terlikli günlerimi hatırlatıyor ama daha önemlisi ayağından terliği çıkmış bir insan düşünün. Hakikaten zor.

IŞİD ile ilgili haber yapmaktan imtina ediyor musunuz? Burada kendinizi güvende hissediyor musunuz?

Haber yapmaktan imtina etmiyorum ama kendimi güvende de hissetmiyorum tabii. Sadece Türkiye'de değil, Fransa'da gördük, dünyanın hiçbir yeri güvenli değil. Eğer birisine kötülük yapmak istersen yaparsın. Gazeteciler göz önünde olduğu için biraz daha fazla. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.