Devlet neden şiddetin dozajını kırsaldan, şehirlere ve seçilmiş milletvekillerine kadar yaydı?
HDP Muş Milletvekili Doç. Dr. Ahmet Yıldırım T24'de yayınlanan yazısında "Yakın tarih, Kürtlerin klasik fiziksel baskı araçları ile sindirilemeyeceğini yeterince gösterdi. Fiziksel kırılma yaratılmayacağı birçok tecrübede açıkça görülmesine rağmen, Türkiye Devleti neden şiddetin dozajını kırsaldan şehirlerdeki halkın yaşam alanlarına, canlarına ve seçilmiş milletvekillerine kadar yaydı?" sorusunu soruyor.

İşte Yıldırım'ın yazısı:

Son zamanlarda Türkiye Devletinin bir bütün olarak sokağa çıkma yasağı ve sivil katliamları üzerinden Kürtlere karşı şiddet konumlanması ve uygulamaları bütün kamuoyunca ibretle izlenmektedir. Bu bağlamda Kürtlere karşı şiddetin vardığı düzey göz önünde bulundurulduğunda, bunların açık bir Sömürge uygulamasının parçaları olarak okunabilir. Yakın tarih, Kürtlerin klasik fiziksel baskı araçları ile sindirilemeyeceğini yeterince gösterdi. Fiziksel şiddete karşı Kürtlerin gittikçe güçlenen bir direniş cephesi yarattığı da birçok yakın geçmiş örneklerinde çok açık görülmektedir.

Tam bu noktada sorulması ve üzerinde düşünülmesi gereken nokta, fiziksel kırılma yaratılmayacağı birçok tecrübede açıkça görülmesine rağmen, Türkiye Devleti neden şiddetin dozajını kırsaldan şehirlerdeki halkın yaşam alanlarına, canlarına ve seçilmiş milletvekillerine kadar yaydı? Silahlı gençlerin şehirlerdeki varlığı ve artan etkinliği, sivillerin canlarına ve meskenlerine kastedecek kadar böyle bir yönelmeye gerekçe yapılabilir mi?

Bu durum sadece Türkiye devletinin sınırları içinde olan siyasal gelişmelerle açıklanabilecek bir olgu da değildir aslında. Bütün bu katliam konseptinin Ortadoğu’daki gelişmeler ekseninde, Rojava’da, Güney’de ve uluslararası güçlerin Kürt Siyasal Hareketine yaklaşımı ile de doğrudan ilgilidir.

Kirli savaş boyutunda şiddet konseptiyle fiziksel kırılmama durumu fazlasıyla yakın geçmişte tecrübe edilmiştir. Bu tecrübeye rağmen şiddetin dozajının yükselmesi, yeni yöntemlerle bir özel savaş konseptinin devreye konulduğunun açık göstermektedir. Evrensel değer yargılarında ve toplum vicdanında mahkum olmuş bu kirli konsept, Kürtler için çok önemli bir ilişkilenim durumuna tekabül etmektedir. Metafiziksel(duygulanım) bir durum olan bu ilişkilenim, ahlak(etik) kırılması yaratma çabası ile açıklanabilir. Bütün tarihsel kesitlerde ahlak, Kürtler için yaşamın her boyutunda önemli bir araç olmuştur. Mücadele yoldaşlığı(hevallik) hukukundan, toplumdaki maneviyat ilişkilenimine(din), geleneksel ilişkilenim olarak anne-babanın ailedeki konumundan, dedelerin yaşayan tarih olma durumuna kadar bir metafizik durum vardır. Askeri olarak savaşta konumlanan gerillaların birbirini bırakmayacaklarını, aksine birbirinden güç aldığını devlet çok iyi bilmektedir.  Kürtlerdeki bu değer yargılarını iyi bilen devlet, şiddet ile toplumun içinde kırılma yaratma ve insanların mikro düzeyde kendileri ile ilişkilendirmelerini sağlayacak bir ahlaki kırılma yaratma düşüncesi ile evrensel değer yargılarından yoksun bir savaş yürütmektedir.

Cizre’de 35 günlük bebeğin hastaneye götürülmesini engelleyerek her anne-babanın veya bireyin kendi çocukları, kardeşleri ile ilişkilenmesini sağlayacak bir kırılma yaratma düşüncesi; 70 yaşındaki dedeyi sokak ortasında başından hedef alarak öldürmek, insanlarda atalarının ölme biçimi ile bir kırılma yaratma düşüncesi; ölü bedenin çırılçıplak soyularak işkence edilip teşhir edilmesi üzerinden, feodal ve dar namus bağlamından çıkarılmış ve toplumsal özgürlüğün vazgeçilmez mottosu haline getirilmiş kadın üzerinden bir daha tarihsel düşürülmeyi hortlatma düşüncesi; hayat dolu bir genci öldürmekle yetinmeyip yerlerde sürükleme, küfürlerle desteklenmiş bu insanlık dışı uygulamayı kayda alma ve kendi elleri ile servis etmeleri bu vahşet dolu uygulamaların toplumda tartışılmasını sağlayıp bir kırılma yaratma düşüncesi ile tüm bunlar yapılmaktadır. Yoksa üzerinden dünyadaki hükmü kalkmış olan ölü bedenin hissetmediği bu aşağılık onur işkencesinin hedefi, hissetmeyen/duymayan/görmeyen cansız beden değildir. Asıl hedef, yüksek hassasiyetle sahiplenme duyarlılığı gösterecek olan toplumsal yapıya mesaj vermektir. Tüm bu insanlık dışı uygulamalarda, ırkçı ve militarist kişilerin bireysel rövanşist duyguları ile açıklanmayacak kadar derin ve planlı bir yaklaşımın devrede olduğu göz ardı edilmemelidir.

Dinin Kürt toplumundaki algısı ile ölülerinin bir an önce defin işlemlerinin yerine getirilme düşüncesi, ölen kişinin Allah ile arasındaki bir hesaplaşma/ulaşma düşüncesi metafizik duygulanımın ulaşabileceği en üst noktadır ve olabildiğince müdahaleye/sorgulanmaya kapalı bir alandır. Dinin Kürtlerin hayatındaki yeri ve bu ritüelin uygulanmasındaki hassasiyetlerini iyi bilen devlet bu alana bilinçli bir saldırı/ihlal yapmaktadır. DAİŞ gibi insanlıktan nasibini almamış barbar ordusu ile savaşta ölen gerillaların cansız bedenini sınır kapılarında günlerce bekleterek, hem defin işlemlerinin geciktirilmesi, hem ölenlerin vücut bütünlüğünün bozulma durumu hem de bunun toplumda bırakacağı etki bilinerek bir metafizik/ahlaki kırılma yaratma düşüncesi ve uygulamasıdır devrede olan.

Bu ahlaki değersizleştirme konsepti, Kürtlerin uzun süre mücadele ederek ve bedeller ödeyerek elde ettikleri kazanımları üzerinden devam etmektedir. Halkın büyük bedelleriyle kazanılan milletvekilliklerinin seçilmiş olma durumundan kaynaklı hakları, söz konusu Kürtler olunca askıya alınabiliyor veya hiçbir kural ve hukuk tanınmayarak bu haklar ihlal edilebiliyor. Birçok ilçede hukuksuz bir şekilde valiler/kaymakamlar eliyle yürürlüğe sokturulan sokağa çıkma yasakları sırasında halka yaşatılan vahşetin yanında, birde bu hukuksuzluğu delerek meşru ve hukuk çerçevesinde mücadele veren milletvekillerine yapılanlar topyekun devreye sokulan ahlaki kırılma uygulamasının bir parçasıdır.  Burada bilinmesi gereken önemli hususlardan biri de, görüştüğümüz vali, kaymakam ve emniyet müdürlerinin yasağın uygulandığı yerlerde hiçbir yetki ve tasarruflarının olmadığını mahcubiyetle ifade etmeleridir. Öyle ki, müesses nizamın, hiyerarşik devlet yapısının ve gerici yasaların/anayasanın askıya alınması düzeyinde bir özel savaş uygulamasının devreye konulmuştur.  Özel kuvvetlere bağlı güvenlik güçlerinin yetkileri sınırsız bir çizgiye getirilerek ve hesap sorulmaz güvencesiyle yapılan müdahaleler herhangi bir milletvekiline/şahsa değil, Kürtlerin seçtiği milletvekiline yapılarak, bu makamı değersizleştirme çabası orta yerde durmaktadır. Halkın iradesini temsil eden milletvekilleri kıymetsizleştirilerek “Siz bir irade beyanında bulunabilirsiniz ama bu irade devlet nezdinde herhangi bir yere tekabül etmiyor” mesajı içermektedir. 7 Haziran sonrası Cizre kuşatmasını delmek için yürüyen Eş Genel Başkan, Milletvekilleri ve Bakanların güvenlik güçleri tarafından yolları kesilebiliyor. Yollarının kesilmesini son zamanların en iyi sivil itaatsizlik eylemi ile aşma çabası olan dağlardan yürüme çalışması da dağlarda önü kesilmeye/fiziksel şiddet uygulamaya dönüşebiliyor.  Yolsuzluk/hırsızlık, dosya takipçiliği vb. türlü türlü yüz kızartıcı olayda dokunulmazlık zırhı devreye giriyorken; Kürtler ve halk koruması söz konusu olunca dokunmaya dönüşebiliyor, hatta hakaret seviyesine varabiliyor. 1 Kasım seçimleri sonrası da Kürtlerin kazanımlarını hazmedeme durumu ile birçok yerde olduğu gibi Silvan’ı kuşatan ve bu kuşatmayı yarmaya giden diğer Eş Başkan ve Milletvekillerine sadece durdurma ile dokunulmazlık ihlali yapılmıyor, darp ediliyor, silahlı ateşle hedef gözeterek ateş ediliyor. Tüm bunlar, Seçilmiş olana saldırarak değersizleştirmekten başka bir amaç taşımıyor.

Silahlı gençlerin şehirlerde artan etkinliği bahanesiyle kentlerde sokağa çıkma yasağı ilan ederek bütün yerleşim biriminin kentsel formuna ve içinde yaşayan herkesin yaşam hakkına kastetmek kamu güvenliği ile açıklanamaz. Operasyonlar sonrası çetelerin duvarlara yazdıkları ve toplumun tamamının onurunu hedefleyen yazılar ile birlikte değerlendirildiğinde, uygulamaların bir güvenlik tedbiri değil, düşman hukuku işletmek olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Kamuoyunda sıklıkla 90'lı yıllar kıyaslanan bu konsept, uygulamaların sonuçları itibarıyla 90'lı yıllara benzeşen tarafları olabilir. Ancak 90'lı yıllardan yapısal farklılar arz eden yönleri vardır bu sürecin. 90’lı yıllarda vukuu bulan özel savaş konsepti, derin devletin apoletli yapıları tarafından kararlaştırılarak, Çiller gibi basiretsiz siyasetçilere zorla uygulatılıyordu. Günümüzde cereyan eden özel savaş ise, sarayın derin dehlizlerinde planlanarak gönülsüz asker/polis güçlerine zorla uygulatılmaya çalışılmaktadır. Buna itiraz eden bazı subayların görevden uzaklaştırılarak tutuklandıklarını yakın zamanda bütün kamuoyu ibretle izledi.

Bütün bu kan, ölüm ve katliam politikaları neticesinde, yakın geçmiş tecrübesine rağmen Kürtlerin ahlaki değer yargıları ve özgürlük iradesini kırma amacında ne kadar başarılı olunur bilinmez. Ancak, bu kirli politikaları uygulayanların sadece el ve yüzlerinin değil, bununla birlikte ruhlarının da kirleneceği unutulmamalıdır. Bunun yanı sıra, az biraz sosyal psikolojiden anlayan herkes bilir ki, bu katliamları gören/izleyen Türkiye toplum yapısının kendisini yarınlara sağlıklı taşıma olanakları da giderek zayıflamaktadır.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.