"Balam, taşa dokunacaksan elin sıcak mı diye yüreğinin üstüne koy, taşın da canı var"

102 kişinin hayatını kabettiği Ankara Katliamı ile iligili, şair Şükrü Erbaş bir yazı kaleme aldı. 

Erbaş'ın yazısı şöyle: 

Balam, taşa dokunacaksan elin sıcak mı diye yüreğinin üstüne koy, taşın da canı var.* 

Ey ölümün yirmi dokuz harfi, kötülüğün nefret ayetleri, kibrin küçücük tanrıları... bizim o körpecik oğullarımız, kızlarımız tam da şu başlıktaki sözde can bulan yaşama güzelliğinden, büyüsünden, emeğinden gelmişlerdi, sizin o sonsuz suçlarınızla, korkularınızla, hilelerinizle simsiyah düşürdüğünüz kente.

Gökkuşağının yedi renginden bir düğün alayıydılar. Sesleri çimenli çiçekli korular gibi ırgalanıyordu. Gözleri sonsuz birer gök bahçesiydi. Ayakları binlerce evi yollara düşürmüş birer göldü, ırmaktı, deniz rüyasıydı. Başka hayatların acısından, sevincinden, yoksulluğundan, umudundan yapılmışlardı. Gövdeleri incecik birer barış elifiydi.

Gövdeleri insan haysiyetinin başı bulutlarda cümlesiydi. Nasıl güzeldiler, nasıl iyiydiler, nasıl doğruydular... 
Biz, evimizden bir kişi gönderdik, siz o birimizi sonsuza çevirdiniz. 

Ölümle çevirdiniz, gözyaşıyla çevirdiniz, yalnızlıkla çevirdiniz, öfkeyle çevirdiniz... ama asla korkuyla değil. Korku sizin hayatınızın mayasıdır, bizim değil. Bizim her birimizin şimdi binlerce oğlu, kızı var. Siz, koynunuzdaki eşinizden şüphe duya duya, çürüyorsunuz, çürüyeceksiniz. 

Bir yıl oldu. Biz, bin yıl sonra da aynı acıyla, saygıyla, hasretle çocuklarımızı seveceğiz. Bizim sevgimizin zaman ölçüsü olmayacak. Ey sabahlar –diyeceğiz-ey akşamlar, yazlar, tenha yapraklar, karlar, al yeşil çiçekler... ey aralık kapılar, ay ışığı, gözyaşı boyalı perdeler, alın çizgileri, kuruyan boğazlar, kirpik döken öfke, kırmızı çığlıklar... ey her saniyesi bin ölüm değen bekleyişler, bilmenin çeki taşı, acının onuru, haklı olmanın çaresizliği... ah bizim oğullarımız, kızlarımız, yoldaşlarımız... sizin büyük hatıranızı, bizim büyük yalnızlığımızı azıcık hafifletecek bir zaman ölçüsü olabilir mi hiç?

Ya siz, ey zulmün sahipleri, çirkinliğin kapıkulları, varoluşun onursuzları... sizin alçaklığınızın, nefretinizin bir ölçüsü var mı peki?

Şunu bilin ki, bu kadar çok, bu kadar büyük bir mezarın üstünde, dünyanın tek gücü olsanız da oturamayacaksınız. Bir gün en yakınlarınız sizin cesedinizin başında, siz en yakınlarınızın cesedi başında bizler gibi dönüp duracaksınız. Yok, yanlış oldu, bizler gibi dönüp durmayacaksınız, cesetlerinizi ortada bırakıp daha ölümcül bir korkuya kaçacaksınız.

Biz yine de inceliği elden bırakmayalım, bu acı günümüzde size, Shakespeare’den birkaç lanet cümlesi, çok uygun bir armağan olacaktır: Hepinize uzun, nefretle dolu ömürler dilerim / Sizi yılışık, yapışkan aşağılıklar sizi! / Kibar kıyıcılar, centilmen kurtlar, uysal ayılar / Sizi servet soytarıları, otlakçılar, iyi gün sinekleri!

*Kars dolaylarının bu büyülü sözünü, ninesi Besti Hatun’un ağzından aktaran sevgili Gökmen Sambur’a teşekkür ederek...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.