Ahmet Şık: “İmamın Ordusu” nihaî karar değildi

Tutuklu gazeteci Ahmet Şık, kitap taslağındaki notlarla ilgili olarak, "Bu notlardan sadece kitabın dokusuna, yani gazetecilik faaliyetime uygun olanları dikkate aldım. Kaynaklarımı ise basın meslek kurallarına riayet ederek saklayacağım" dedi.

Cezaevinde bulunan gazeteci Ahmet Şık ile mektup-söyleşi gerçekleştiren Express Dergisi'nin yayınladığı röportaj şöyle:

Seni bu kitabı yazmaya sevk eden neydi? Neden bu kitabı yazma ihtiyacı hissettin? 

Ahmet Şık: Biliyorsunuz, Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte kaleme aldığımız iki ciltlik bir kitabımız var, “Kırk Katır Kırk Satır” üstbaşlıklı. O kitaplarda işlediğimiz temel tez şu: Evet, Türkiye’de kolu 1990’lara uzanan bir derin devlet geleneği var. Kimi zaman kontrgerilla, kimi zaman Susurluk, Şemdinli vs. diye anılan, geçmişi fazlasıyla kanlı ve kirli bir yapı. Peki, Ergenekon soruşturmaları bize bu yapının tasfiye edildiğini, daha da ileri gidersek, yargılandığını gösteriyor mu? Bence bunun yanıtı kesin bir hayır.

Ergenekon süreci derin yapıyı tasfiye etmiyor. Tam aksine, koruyor ve kendi aktörlerini sahaya sürüyor. Bunun böyle olmasında soruşturmayı yürüten –ki polis ve yargı oluyor– makamların son beş yılın gizli iktidarı olan bir cemaatle sıkı ilişkileri de hep dillendirilir oldu. Kimi zaman kökten laiklerin paranoyası gibi görünen bu durumun netliği, eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın yazdığı kitapla daha bir ortaya çıktı aslında. Avcı, ki kanımca çok içeriden bir sistem eleştirisi olan kitabında hiç de yenilir yutulur iddialar anlatmıyordu. Sonrasında başına gelenleri hepimiz biliyoruz. Avcı’nın iddialarının bir kitap konusu olduğundan hareketle bu konunun içinde buldum kendimi. Ergenekon soruşturmalarının gidişatı da bu iddialarla çok örtüşüyordu.

Kitabı nasıl tasarladın? 

Önce Hanefi Avcı’nın kitabında yer alan ayağı kaydırılan Emniyetçilerin hikâyelerini dava dosyaları üzerinden inceleyip anlatmak istedim. Fakat, konuyu deştikçe iş çetrefilleşiyordu. İlk kitabı (“Kırk Katır Kırk Satır”) hazırlarken Ergenekon’un ilk beş iddianamesi ile delil klasörlerindeki onbinlerce sayfa belgeyi okuyup incelemiştim. Dolayısıyla, en önemli kaynaklardan biri o dosyalardı. İlk iddianamenin 41 no’lu ek klasörü, Ergun Poyraz’da ele geçirilen belgeleri kapsıyordu. Bu klasörde Emniyet içinde yürütülen cemaat ve tarikat soruşturmalarının belgeleri de bulunuyordu. Birçok gizli yazışma önümdeydi anlayacağınız. Zaten hepi topu iki buçuk soruşturma açılmıştı. İlki, Ünal Erkan’ın Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemdeki hileli kura soruşturması. 

Yine bu soruşturmayla bağlantılı olarak yürüyen, bir dönem cemaat içindeyken sonra ayrılan Rafet Yılmaz adlı polis okulu öğrencisinin cemaatten ayrılması üzerine disiplin puanlarının düşürülmesiyle mezuniyetine bir gün kala okuldan atılmasıyla ilgili olan ve en sonunda da “Telekulak Çetesi” soruşturmasıyla sonuçlanan Cevdet Saral (Ankara eski Emniyet Müdürü) ve ekibinin yaptığı inceleme. Bunların ayrıntılarını kitapta anlatıyorum. Bu soruşturma belgelerinden hareketle Emniyet içindeki yapılanmanın şekli şemali ortaya çıkıyordu aslında. Bu örgütlenmeyi Ergenekon ve ilintili soruşturmalara bağlayan olguyu da en açık biçimde yine bir Emniyet müdürü dile getirdi.
 
İstihbarat Dairesi eski Başkanı Sabri Uzun, Fatih Altaylı’nın köşesinde yayınlanan mektubunda (“Sabri Uzun’dan mektup var”, 20 Kasım 2009) bunu anlatıyordu. Sabri Uzun’un mektubunda dile getirdiği, Ergenekon mahkeme sürecinde bazı sanıklarca da dile getirilmişti. Ayrıntılarını kitapta anlattım. Bence bu bilgiler ışığında da bu soruşturma sürecini değerlendirmekte büyük fayda var. Bu belgelerle soruşturmanın aslında bir derin devlet yapılanmasını tasfiye süreci değil, yeni bir vesayet yarattığını dile getiriyorum.

Kitabı yazma sürecinde kimlerle görüştün? 

Kitabı hazırlarken bazı bürokratlarla, avukatlarla, gazetecilerle (Odatv ekibiyle değil, Ankara’dan Emniyet’i bilen gazetecilerle) görüştüm. Görüşmeyi kabul edip sonra cayanlar da oldu, ki bunlar Avcı’nın kitabında isimleri geçen, komplo sonucu açığa alınanlardı. Sonradan bir Emniyet müdürü bana o kişilerin dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay’la aynı siyasî çizgiden
geldiklerini, seçimden sonra taltif edilecekleri sözünü aldıklarını, bu yüzden görüşmekten vazgeçmiş olabileceklerini söyledi. Bu kişilerle doğrudan temasım olmadı. Aracılarla haberleştik.

Etyen Mahçupyan, Zaman gazetesinde 9 Mart’taki yazısında şöyle diyor: “Söz konusu değerlendirmeye göre, Odatv bu operasyonun merkezinde yer alıyor ve sadece yaptığı yayınlarla değil, yazılmasını ‘teşvik’ ettiği kitaplarla da dezenformasyon ve manipülasyon yapıyor. Hanefi Avcı’nın kitabı bu bağlamda değerlendiriliyor ve en azından bazı bölümlerinin Nedim Şener tarafından yazılmış olduğu düşünülüyor. Ahmet Şık’ın kitabının ise yine en azından bazı bölümleriyle Sabri Uzun tarafından yazılmış gibi piyasaya sunulacak olan bir başka kitabın malzemesi olduğu tahmin ediliyor. İçerik açısından bakıldığında bu kitapların bazı gerçeklere değinirken, aslında daha geniş bir operasyonun mantığına uygun olarak yönlendirme ve saptırma amaçlı oldukları varsayılmış oluyor.” Bu iddiaya ne diyorsun? 

Beni cezaevine getiren sürece ve aktörlerine bakalım. 14 Şubat’ta Odatv baskını oluyor. Genel olarak medyada olumlu bir karşılık buluyor, bunun nedenleri konumuz değil. Ama tam da bu yüzden Ergenekon’la ilişkilendirilmeleri en azından kuşku yaratmıyor. 19 Şubat’ta, önce Hürriyet’te, sonra da medyanın geri kalanında çıkan haberlerde Odatv’nin bilgisayarında çıkan dokümanlar sıralanıyor. Üç word belgesi var. Bu bilgi notlarında yer alan isimler Ahmet Şık, Nedim Şener, Hanefi Avcı, Emin Aslan, Sabri Uzun...

Üç Emniyet müdürünün de ortak özelliği, cemaatin en önem verdiği yer olan İDB (İstihbarat Daire Başkanlığı), KOM (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele) Daire Başkanlığı ve bağlı olarak da TEM (Terörle Mücadele) geçmişleri olması ya da görevlerinden alınana dek o birimlerin sorumluları olmaları. Sadece Avcı pasif görev yeri olan Eskişehir’deydi. Bu üç ismin ortak noktası olan cemaat, denklemin en etkili unsuru aslında. Elimizde başka ne var? “Ulusal Medya 2010” belgesi. 

Bu arada, ben halen o belgeyi görmedim. Basında yer alanlar kadarıyla bilgi sahibiyim. İçeriğine bakarsanız, AKP ya da cemaat karşıtı olan ve bunu dillendiren herkes ETÖ üyesi olmaktan kendini cezaevinde buldu. Bilgi notlarında benim kitap yazdığım, o konuda Nedim’in beni çalıştırdığına dair ibareler var. Deli saçması şeyler. Peki, bu beş isimle bilgi notlarını ve “Ulusal Medya 2010” belgesini birbirine nasıl bağlayacağız? İşte orada Odatv ortaya çıkıyor. Odatv’nin bilgisayarına bu belgeleri kitabımın aralık ayındaki haliyle birlikte yerleştirince birileri, denklem kurulmuş oluyor.

“İmamın Ordusu” geçici bir isim miydi, kitap bu isimle mi çıkacaktı? 

Kitabın adı olarak duyulan “İmamın Ordusu” bir arkadaşımın önerisiydi. Aslında, meseleyi çok iyi özetleyen bir isim olmasına karşın içime sinmiş değil. Çok provokatif ve daha önemlisi, Ergun Poyraz’ın o garip kitaplarının adları gibi. Telefonu mu dinleyenler de şahittir; kitaba bir isim arıyordum. “İmamın Ordusu” nihaî karar değildi. Ama dediğim gibi, soruna odaklanmamız anlamında çok manidar bir isimdi. Elbette ki malûm şahıs imam değil, vaiz; polis de ordu değil.

Ordu kelimesi üç hususu çağrıştırıyor: Bir emir-komuta zinciri... TSK’ya karşı alternatif bir silahlı gücün oluşturulması... Emniyet’teki Gülen örgütlenmesinin nicelik olarak büyüklüğü... “İmamın Ordusu” bunları kapsayan bir isim olduğu için mi seçilmişti? 

Evet, ordu kavramının içerdiği emir-komuta zinciri ya da ben buna hiyerarşi diyorum... Evet, nicelik olarak çok büyük bir güç polis içindeki örgütlenme. Aynı zamanda, nitel bir büyüklük de söz konusu. En kilit noktalar cemaatin denetiminde: KOM, İDB, TEM Daire başkanlıkları, Personel dairesi...

Kitabın isminden yola çıkarak Etyen Mahçupyan şu değerlendirmeyi yaptı: “Şık’ın kitabının adı ‘İmamın Ordusu’ imiş. Gülen hareketi ile ilgili kitap yazmaya kalkan, bu hareketin Emniyet içindeki yapısını gerçekten analiz etmek isteyen birinin bu başlığı tercih etmesi pek inandırıcı değil. Bu başlık okuyucuyu tahrik eden, içeriğinin saldırganlığını daha ilk cümleden belli eden nitelikte. Karşımızda bir gazeteciden ziyade, ideolojik bir aktivist olduğunu ima eden bir tercih bu...”(Zaman, 10 Mart 2011) Burada kurulan neden-sonuç ilişkisine ne diyorsun? 

Mahçupyan’ın değerlendirmesini önemsemek yersiz. İçeriğini bilmediği ve dezenformasyona maruz bırakılmış bir kitap ve yazarı hakkında böyle yazılar kaleme almak akıl körlüğüdür.

Taslaktaki notların Ergenekon’un notları olduğu, senin ise savcılık sorgunda notların hepsini sahiplendiğin iddia ediliyor. Bu konuda ne diyorsun? 

Savcılıkta bana “bu notlar sana mı ait” diye sorularak sadece iki-üç cümle okundu. Onlar aynen benim notlarımdı. Bana başka not okunmadı. Bana okunmayan bir şeyi sahiplenmemin mümkün olmadığı ortada. Bilgim ve rızam dışında Odatv’ye gönderilen ya da oradaki bilgisayara “konulan” nüshada yer alan notlar savcı ya da hâkim tarafından bana sorulmadı. Bunları şimdi, tutuklanmamdan üç hafta sonra, gazetelerde görüyorum. Savcılıkta bunlar bana sorulsaydı vereceğim cevabı şimdi size veriyorum: O notlar haber kaynaklarımdan birinin, bana aktardığı bilgileri çek etmesi için kendisine verdiğim nüsha üzerine aldığı notlardır. 

Bir röportajın muhabir tarafından muhatabına kontrol ettirilmesinden hiçbir farkı yoktur. Kitabımın taslağı üzerinden bana metnin ilgili bölümüne işlenerek gönderilen görüş ve önerilere tümüyle kitapta yer vereceğimi nasıl söyleyebilirler? Not olarak gönderilmiş öneriler ve görüşleri zaten kabul etmem, benimsemem mümkün değildi. Ama, tarih yanlışları vb. maddî hataları, hakaret teşkil edebilecek kısımları düzeltecektim. Demin de söyledim, yineleyeceğim: Bu notlardan sadece kitabın dokusuna, yani gazetecilik faaliyetime uygun olanları dikkate aldım, kişisel görüş içeren notları ise kullanmadım. Kitap ortaya çıktığında bu durum kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Kaynaklarımın kimler olduğunu ise basın meslek kurallarına riayet ederek saklayacağım. (Express Dergisi)

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.