Huldraların peşinde: İsveç ve Norveç gezi notları

Murat Güneşdoğdu

http://blog.milliyet.com.tr/muratgunesdogdu

İskandinav topraklarında kulaktan kulağa pek çok efsane dolaşır: Thor, Kraken, troller, elfler, Odin, v.b. Bu efsanelerden biri de “huldra” efsanesidir. Efsaneye göre huldra ormanda yaşayan ve baş döndürücü bir güzelliğe sahip, hayvan kuyruklu, uzun saçlı ve çıplak bir kadındır. İsveç mitolojisinde bu kadının kuyruğu bir tilki veya inek kuyruğudur; Norveç mitolojisinde ise inek kuyruğu. Nasıl ki Yunan mitolojisinde sirenler söyledikleri melodik şarkılar ve güzellikleriyle denizcileri büyüleyip, onları ölüme sürükleyen yaratıklar olarak biliniyorlarsa, huldralar da İskandinav ormanlarının sirenleri olarak bilinirler. Huldralar büyüleyici güzellikleriyle köylü erkekleri ormanın içine çeker ve onların ruhlarını çalarlarmış. İnsan görünümlü bu yaratıklar ölümlü bir erkeği kendileriyle bir kilisede evlenmeye ikna ederlerse, kuyrukları düşer ve bir insana dönüşürlermiş. Belli mi olur? Belki biz de birkaç huldra görürüz; İsveç ve Norveç’e gidiyoruz…

İstanbul Atatürk Havalimanından sabah 08:50’de kalkan uçağımız saat 11:20’de Göteborg Landvetter Havalimanına iniyor. Landvetter Havalimanı şehrin biraz dışında kalıyor. Eşimle birlikte pasaport kontrolü geçip, bagajlarımızı aldıktan sonra havalimanından şehir merkezine ulaşım sağlayan Flygbussarna otobüsüne binerek şehir merkezinde bulunan Nils Ericson Otobüs Terminaline ulaşıyoruz. Havalimanı ile şehir merkezi arasında tek yön otobüs bileti kişi başı 95 SEK (32 TL). Bileti havalimanı ya da otobüs terminalindeki bilet otomatlarından kredi kartı kullanarak satın alabiliyorsunuz.

Dört gün sürecek gezimizin ilk gününü Göteborg’da geçireceğiz. Göteborg’daki ilk günümüzdeIbis Styles Göteborg City /  Astoria isimli bir gemi otelde konaklayacağız. Göta Alv nehrinde demirli olan bu gemi otele Nils Ericson Otobüs Terminalinden yaklaşık 7-8 dakikalık bir yürüyüşle ulaşıyoruz. Otelin çekik gözlü resepsiyonisti bize bir iyilik yaparak nehre bakan bir oda veriyor. Eşyalarımızı odamıza yerleştirip, odamızda bir süre dinlendikten sonra Göteborg sokaklarını kolaçan etmeye çıkıyoruz. Otel resepsiyonundan temin ettiğimiz Göteborg şehir haritasını rehber edinerek, önce yürüyerek şehrin en canlı bölgelerinden olan Haga semtine gidiyoruz.

HAGA SEMTİNDE “FİKA” MACERAMIZ

İsveç’te öğreneceğiniz ilk İsveççe sözcüklerden biri kuşkusuz “fika” olacaktır. Nedir peki “fika”? 19. yüzyılda kahve sözcüğünün İsveç dilindeki karşılığı “kaffi” sözcüğü imiş. İnsanlar bu sözcükteki hecelerin sıralamasını değiştirerek “fika” sözcüğünü türetmişler.  Aslına bakarsanız “fika” eş, dost, arkadaş, meslektaş, v.b. kişilerle birlikte kahve molası vermek, onlarla birlikte kahve içmek demek. Bu mola insanlara sohbet etme olanağı da veriyor. Genelde bu molalarda kahvenin yanında kek, çörek, sandviç gibi yiyecekler de tüketiliyor. “Fika” İsveç kültürü ve sosyal yaşamında o kadar önemli ki, ülkedeki çoğu işyeri çalışanlarına günde iki kez 30ar dakikalık “fika” izni veriyor.

Göteborg sakinleri şehir geneline yayılmış birbirinden güzel kafelerde “fika” molası vermeyi alışkanlık haline getirmişler. Bu kafeler içinde biri şehir sakinleri için çok özel: neresi mi? Haga Nygata 24 adresinde bulunan Cafe Husaren. Göteborg’daki ilk günümüz ve şehir gezimize Cafe Husaren’de bir “fika” molası vererek başlıyoruz. Cafe Husaren’in “hagabullen” isimli bir servis tabağı büyüklüğündeki tatlı çöreği meşhur. Kafede garson falan yok: self servis.  Kasanın önünde uzanan kuyrukta sıraya girip bekliyoruz. Kasada sarışın bir genç kız arı gibi çalışıyor. Kızcağızın üzerine giydiği beyaz tişörtün önünde büyükçe bir “hagabullen” resmi var.  Biz sıra beklerken ellerinde kırmızı güller bulunan orta yaşlı birkaç bayan kasadaki kıza yaklaşarak onunla kısa bir süre sohbet edip, kendisine bir adet gül armağan ediyorlar. Günlerden 1 Mayıs. Bu bayanları aynı gün şehrin değişik yerlerinde çalışan insanlara gül armağan ederken tekrar göreceğiz. Ne düşünceli insanlar şu İsveçliler… Sıramız geldiğinde, eşimle birlikte birer fincan kahve ve bir adet “hagabullen” çörek satın alarak boş bir masaya oturup sohbete dalıyoruz. Bu kocaman çörek bizi akşama kadar tok tutuyor.

Cafe Husaren’deki “fika” molamızın ardından Haga semtindeki Haga Nygata Caddesi boyunca yürüyerek, birbirinden güzel mağazaların vitrinlerini inceliyoruz. Resmi tatil olması nedeniyle mağazaların tamamı kapalı; beğendiğimiz mağazaları bir gün sonra ziyaret edebilmeyi umarak Haga semtinden ayrılıyoruz.

Haga semtinden sonraki durağımız Rosenlund Kanalının hemen yanında bulunan Feskekôrka. Göteborg lehçesinde feskekôrka sözcüğü “balık kilisesi” anlamına geliyor. Yapımı 1874 yılında tamamlanan Feskekôrka, ilgi çekici bir yapı olması için Gotik bir kiliseyi andıracak şekilde inşa edilmiş bir kapalı balık pazarı aslında. Göteborg şehrinin başlıca simge yapıları arasında yer alan Feskekôrka’da çok sayıda balıkçı dükkanı ve balık lokantası bulunuyor. Dışarıdan bakıldığında bir kiliseyi andıran bu balık pazarında bulunan Restaurang Gabriel (www.restauranggabriel.se) şehir sakinlerinin ve turistlerinin rağbet gösterdikleri bir restoran. Bu restoranın sahibi ve şefi Johan Malm 2010 yılında İrlanda’nın Galway kentinde yapılan yarışmada dünya istiridye açma şampiyonu olmuş. Feskekôrka da tatil nedeniyle kapalı. Binanın fotoğraflarını çektikten sonra Rosenlundsgatan Caddesi üzerinde bulunan bir süpermarkete giriyoruz. ICA isimli bu süpermarket son derece modern ve raflarında Avrupa’nın dört bir yanından getirilmiş envai çeşit ürün bulunduruyor. Koca süpermarkette sadece iki üç tane genç bayan görevli var ortalıklarda. “Bir hırsızlık durumu olsa bu bayanlar ne yapabilir ki?” diye geçiriyorum aklımdan. Tam o sırada aniden bir gürültü patırtı kopuyor. Nereden çıktığını görmediğimiz irikıyım bir adam süpermarkette dolaşan bir erkek müşteriyi göz açıp kapayıncaya kadar karga tulumda bir köşeye sıkıştırıyor.  Derken kapalı bir depo kapısı açılıyor, depodan çıkan bir başka erkek görevli arkadaşının yardımına geliyor ve iki görevli görünüşe göre hırsızlık yapmakta olan müşteriyi kollarından tutarak depoya doğru sürüklüyorlar. İki üç dakika sonra bir polis otosu süpermarketin önünde bitiyor. Her şey adeta göz açıp kapayıncaya kadar oluyor. Böylece İsveç’te süpermarketlerde güvenliğin nasıl sağlandığına yakından tanıklık etmiş oluyoruz.

ÖLHALLEN: 7 AN: İSVEÇ’İN EN ESKİ BİRAHANESİ

Göteborg’da nerede bira içilir? Tabii ki Ölhallen: 7 an isimli birahanede. Öyleyse buraya bir uğrayalım… Ölhallen: 7 an birahanesi 31 Ağustos 1900 tarihinde August Andersson ve eşi Alida tarafından hizmete açılmış. 1850lerde Victor von Gegerfelt tarafından tasarımı yapılan tarihi bir binada hizmet veren bu ikonik birahane Göteborg’un ve hatta İsveç’in en eski birahanesi. Bir Göteborg klasiği olan Ölhallen: 7 an son derece otantik bir mekan: ahşap masa ve sandalyeler tarih kokuyor; duvarlarda devasa tablolar; tabloların arasına serpiştirilmiş ve futbolcuların imzalarını taşıyan IFK Göteborg futbol takımı formaları; birahanenin dört yanını çevreleyen raflara dizilmiş dünyanın değişik ülkelerinde üretilen biraların kutu ve şişeleri (aralarında Efes Pilsen bira kutusu da var); duvarlarda birahane müdavimlerinin bazıları ressam Liss Sidén tarafından yapılmış karakalem resimleri. Bu birahanenin bir özelliği de İsveç’te mutfağı olmadan alkol servisi yapmasına izin verilen tek işletme olması. Kungstorget 7 adresinde bulunan Ölhallen: 7 an’da bir bardak bira için SEK 47 (15.5 TL) ödemeniz gerekiyor. Birahanenin içi ve önünde bulunan alan tıklım tıklım; iğne atsanız yere düşmez. Eşimle bardan birer bira alıp birahanenin önünde ayakta durup sohbet eden kalabalığın arasına karışıyoruz. Sarı saçlı kalabalığın içinde eşim ve ben iki adet Kav kibrit çöpü gibi duruyoruz. Birkaç dakika geçmeden birahanenin önünde bira içmekte olan İsveçli bir adamcağız bizimle sohbet kuruyor; yarım saate varmadan adamla kırk yıllık dost gibiyiz. Bir süre sonra adamın eşi de sohbete katılıyor. Adam birahanede kim var kim yok hepsinin seceresini döküyor. Sohbetimiz sırasında İsveçli adamın söylediği cümlelerden birkaçı şöyle: “Türkleri çok severim.” “ Türkler kocaman kalpleri olan son derece iyiliksever insanlar.” “Göteborg İsveç’in dünyaya açılan kapısıdır.” “İsveç’te en neşeli ve konuksever insanlar Göteborg’da yaşar.” Etrafımızda bulunan birkaç İsveçli ve bir Finlinin de ara ara katıldıkları sohbetimizi, şehirde gezmemiz gereken çok sayıda yer bulunduğunu belirterek noktalıyor ve İskandinav dostlarımızla vedalaşarak Ölhallen: 7 an’dan ayrılıyoruz.

BERGMAN’IN GÖTEBORG’U

Göteborg şehrinin İsveçli kült film yönetmeni Ingmar Bergman’ın yaşamında önemli bir yeri vardır.  Bergman 1946-1950 yılları arasında o zamanlar İsveç’teki en politik tiyatro olan Şehir Tiyatrosunda (Stadsteatern) yönetmenlik yapar. Bu ünlü film yönetmeninin Düşler (Dreams)  isimli filmindeki olaylar büyük ölçüde Göteborg şehrinde geçer. Filmin kimi sahneleri ünlü Liseberg Eğlence Parkı’nda, kimi sahneleri bir kuyumcuda, kimi sahneleri Gotaplatsen’de bulunan Poseidon heykelinin yanı başında geçer.

Ölhallen: 7 an’dan sonraki durağımız şehrin başlıca bulvarı Kungsportsavenyen ve bu bulvarın başında bulunan Gotaplatsen Meydanı. Önce Stora Teatern binasını fotoğraflıyoruz. Sonrasında İsveçli heykeltıraş Carl Fredrik Reuterswärd’ın  İngiliz şarkıcı, şarkı yazarı ve aktivist John Lennon’un öldürülmesinin ardından yaptığı Non Violence isimli heykeli görmeye gidiyoruz. Namlusu düğümlenmiş  ve namlusunun ucu gökyüzüne yönelmiş büyükçe bir Colt Python .357 Magnum tabanca şeklinde olan bu heykelin toplam 16 kopyası var ve bunlardan dokuzu İsveç’te bulunuyor. Heykelin diğer kopyaları ABD, Çin, Lüksemburg, Almanya, Fransa, İsviçre ve Güney Afrika’da bulunuyor. Sırada Gotaplatsen Meydanı var. Meydanın orta yerinde şehrin simgesi haline gelmiş Poseidon heykeli var. Yunan mitolojisinde deniz tanrısı olan Poseidon’un anadan üryan heykeli Gotaplatsen Meydanında arz-ı endam ediyor. İsveçli heykeltıraş Carl Milles’in eseri olan 7 metre yüksekliğindeki bu heykelde Poseidon bir elinde irice bir balık diğer elinde ise bir deniz kabuğu ile tasvir ediliyor. Mills’a dünya çapında şöhret getirmiş olan bu heykelin dört bir yanından fotoğraflarını çekip, onun durduğu noktadan Göteborg’u seyrediyoruz bir süre. Gotaplatsen’in bir kenarında bulunan, Ingmar Bergman’ın da bir süre görev yaptığı Stadsteatern sessiz sakin zamanın akışına tanıklık ediyor.

Göteborg’daki ilk günümüzün sonunda kalacağımız otele gitmek üzere Gotaplatsen’deki tramvay durağından tramvaya bineceğiz. Tramvay durağında beklemekte olan genç bir bayana otelimizin bulunduğu semte gitmek için hangi tramvaya binmemiz gerektiğini soruyoruz. “Ben de o yöne gideceğim. Benimle aynı tramvaya binersiniz, hangi durakta inmeniz gerektiğini size söylerim.” Uzunca bir süre tramvayın gelmesini bekliyoruz. Bizimle birlikte beklemekte olan genç bayana “Siz pek İsveçliye benzemiyorsunuz.” diyecek oluyorum. “İranlıyım ben. Bir yıldır Göteborg’da yaşıyorum. Siz nerelisiniz?” “Türküz. İstanbul’dan geliyoruz.” “Giysi alışverişi yapmak için ara sıra İstanbul’a giderim. İstanbul çok güzel bir şehir.” “Biz de İran’ı merak ediyoruz.” Tam bu sırada tramvay geliyor ve İranlı genç bayanla birlikte tramvaya biniyoruz. İranlı bayan inmemiz gereken durağa geldiğimizde bizi uyarıyor ve kendisine teşekkür edip, tramvaydan iniyor ve otelimize gidiyoruz. Gemi otelimizdeki odamızdan nehri izliyorum uzunca bir süre. İlginç bir şey dikkatimi çekiyor bu arada: Göteborg’da güneş ancak saat 21:30 dolaylarında batıyor.

Ertesi gün Göteborg’da güneşli bir sabaha uyanıyoruz. Kaldığımız gemideki kahvaltı salonu nehre bakıyor. Yanımızdan geçip giden yük tankerleri eşliğinde kahvaltımızı yapıyor ve odadaki eşyalarımızı otelin emanet odasına bırakarak şehri gezmeye bir önceki gün kaldığımız yerden devam ediyoruz. Öğleden sonra otobüsle Norveç’in başkenti Oslo’ya geçeceğiz. Otobüs biletimizi internet üzerinden satın almıştık. Öncelikle otobüse nereden bineceğimizi öğrenmek için Nils Ericson Otobüs Terminaline gidiyor ve Swebus otobüs firmasının bürosundaki görevliden otobüsümüzün hangi platformdan hareket edeceğini öğreniyoruz.  Otobüsümüz saat 15:40’da kalkacak. O saate kadar Göteborg’u gezmeye devam edeceğiz.

Otobüs terminalinden ayrıldıktan sonra ilk durağımız terminalin yakınında bulunan Nordstan alışveriş merkezi (www.nordstan.se). İskandinavya’daki en büyük alışveriş merkezlerinden biri olan Nordstan’da yaklaşık 200 dükkan hizmet veriyor. Nordstan’da dolaşırken kendi aralarında Türkçe konuşan bazı insanlara denk geliyoruz.  “Belki bu insanların bazıları Konya Kululudur.”  şeklinde fikir yürütüyorum. İsveç’te Konya’nın Kulu ilçesinden göçmüş 60.000 kişi yaşıyor. Hal böyle olunca İsveçliler Kulu’yu Türkiye’nin en büyük şehirlerinden biri sanıyorlar. Öyle ki Kulu bu ülkede Kulufornia olarak biliniyor.

Nordstan alışveriş merkezini bir süre gezdikten sonra şehrin önemli caddelerinden Östra Hamngatan Caddesine geçiyoruz. Bu caddede ilk olarak İsveç’in dünyaca bilinen doğa sporları mağazası Naturkompaniet’e (www.naturkompaniet.se) uğruyoruz. Bu firma 1931 yılında kurulmuş ve İskandinavya’nın birçok şehrinde mağazaları olan bir firma. Renk renk Fjallraven sırt çantalarını vitrine dizmişler adamlar. Bu mağazayı gezmek bir modern sanat müzesini gezmek kadar eğlenceli bir deneyim oluyor. Bir sonraki durağımız aynı cadde üzerinde bulunan Lagerhaus mağazası. Bardak, tabak, vazo, v.b. ev eşyaları satan bu mağazada da bir süre oyalanıyoruz. Sırada Kungsportplatsen Meydanı var. 1852 yılında inşa edilen bu meydanda Kral Charles IX’un bir heykeli bulunuyor. Bu meydandan ayrıldıktan sonra Kungsportsavenyen Caddesi boyunca yürümeye devam ediyoruz. Bir süre yürüdükten sonra Vasagatan Caddesine yöneliyoruz. İstikamet Röhsska Müzesi (www.rohsska.se)!

Şehrin önemli müzeleri arasında yer alan Röhsska Müzesi Vasagatan 39 adresinde bulunuyor. Müze giriş ücreti SEK 40. Bu ücreti ödediğinizde satın aldığınız biletle Göteborg’da bulunan dört önemli müzeye bir yıl boyunca ücretsiz girebiliyorsunuz. 1916 yılında hizmete açılan Röhsska Müzesi bir moda, tasarım ve uygulamalı sanatlar müzesi. Müzede bulunan 1851’den günümüze tasarım tarihi sergisini çok beğeniyoruz. Göteborg’a yolunuz düşerse bu müzeye uğramanızı tavsiye ederim.

Röhsska Müzesi’nden sonra tekrar Kungsportsavenyen Caddesine dönüyor ve Gotaplatsen Meydanına doğru yürüyoruz. Meydanı ve Poseidon heykelini bu defa gündüz gözüyle fotoğraflayıp, sonrasında önceki gün gezip, çok beğendiğimiz Haga bölgesine doğru ilerlemeye karar veriyoruz. Öğlen vakti ve karnımız acıktı. Haga’ya doğru yürürken mitt i centrum isimli bir kafeye denk geliyoruz. Kafenin önünde bulunan masalarda oturan birkaç kişi büyükçe kaselerden çorba içiyor. Eşime “Gel biz de birer kase çorba içelim!” önerisinde bulunuyorum. Hava bize göre serin olduğu için biz kafenin içindeki bir masaya oturuyoruz. Yaşlıca bir bayan siparişlerimizi alıyor ve çorbalarımızı beklerken kafenin duvarlarında asılı resimleri inceliyoruz. Kafeyi gezerken buranın aynı anda bir butik, resim galerisi, masaj salonu ve kafe olarak hizmet veren bir işletme olduğunu anlıyoruz. Karınlarımızı doyurduktan sonra tekrar yürümeye başlıyoruz.

Bir önceki gün resmi tatil olması nedeniyle Haga semtinde dükkanların çoğu kapalı ve semtin sokakları tenhaydı. Haga semtini bir kez de dükkanlar açık ve sokaklar cıvıl cıvılken görelim. Cafe Husaren yine kalabalık; çocuk giysileri satan Villervalla mağazası muhteşem (www.villervalla.se); hediyelik eşya dükkanları; kapısında Lader Skor (sanırım deri dükkanı anlamına geliyor) tabelası bulunan bir dükkanda el yapımı elf derisinden cüzdan, kemer ve ayakkabılar, fiyatları hiç sormayın! Haga Nygata Caddesinde bir önceki günün tenhalığından eser yok. Caddenin başındaki pastaneden herkes dondurma alıyor; bizde birer dondurma alıp Feskekôrka’nın yolunu tutuyoruz.

İşte yineFeskekôrka’dayız. Hava günlük güneşlik. “Fırsat bu fırsat!” diyen İsveçliler kanal kenarındaki şezlong-banklara sere serpe uzanmış güneşin keyfini çıkarıyorlar. Feskekôrka bugün açık. Balık kilisesinin içine girip dükkanları, balıkları ve diğer deniz ürünlerini inceliyoruz. Feskekôrka’da uzunca bir süre oyalandıktan sonra bir kez daha Ölhallen: 7 an’a gidiyoruz. Belki günlerden Cumartesi diye belki de saat daha erken olduğu için olsa gerek Ölhallen: 7 an çok kalabalık değil. Birahanenin içinde boş bir masa bulup, oturuyor ve bardan kendimize birer bardak bira satın alıyoruz. Masada oturmuş biralarımızı içerken yanımızdaki masada oturan orta yaşlı bir çift barda bulunan peynir, sosis, patates v.b. yiyeceklerin bugün ücretsiz olarak ikram edildiğini belirtip, gidip biraz yiyecek almamız için ısrarcı oluyorlar. Gidip birkaç parça peynir alıp biralarımızın yanında atıştırıyoruz. Peynir de çok lezzetli çıkıyor şansımıza.

GÖTEBORG-OSLO OTOBÜS YOLCULUĞU

Oslo yolculuğumuzun saati yaklaştığında otelden eşyalarımızı alıp Nils Ericson Otobüs Terminaline gidiyoruz. Terminalinden bindiğimiz Swebus firmasının Göteborg-Oslo seferini yapan otobüsün şoförü genç bir bayan. Otobüsümüz tam saatinde, yani 15:40’da hareket ediyor. Göteborg ile Oslo arasındaki yolculuk 3 saat 35 dakika sürüyor; saat 19:15’de Oslo’da olacağız. Otobüs yolculuğumuz gayet konforlu geçiyor; otobüste ücretsiz wi-fi’den yararlanabiliyorsunuz. Yol boyunca deyim yerindeyse ormanların içinden ilerliyoruz; her yer orman. Yaklaşık 70 kilometre kuzeye doğru yol aldığımızda Uddevalla Köprüsüne ulaşıyoruz. 1996 ile 2000 yılları arasında inşa edilen köprü 1712 metre uzunluğunda ve Göteborg ile Oslo arasındaki mesafeyi 12 kilometre kısaltmış. Sunninge Körfezi üzerinde bulunan Uddevalla Köprüsüne geldiğimizde bir bakıyoruz otobüsteki birçok kişi fotoğraf makineleri ve cep telefonlarını çıkarmış fotoğraf çekiyorlar. Manzara gerçekten muhteşem: bir tarafta körfezin en dip noktasında Uddevalla kenti diğer tarafta körfezin Kuzey Deniziyle buluşması.

Uddevalla’yı geride bıraktıktan sonra irili ufaklı yerleşim birimlerini birbiri ardına geçip İsveç ile Norveç arasındaki sınıra ulaşıyoruz. Norveç bir AB ülkesi değil. Otobüsümüz sınırın Norveç tarafına geçtiğinde Norveçli gümrük yetkilileri otobüsümüzü bir hangara çekiyor ve hangarın giriş ve çıkış kapılarını kapatıyorlar. İki Norveçli polis bir polis köpeğini otobüse bindiriyorlar ve köpeğe kendi dillerinde otobüsü ve yolcuların üzerlerini aramasını emrediyorlar. Bir bakıyorsunuz köpek şüphelendiği koltukların arasına girip telaşla kuyruğunu sallıyor, bir bakıyorsunuz yolculardan birinin bacaklarını uzun uzadıya kokluyor. Bir ara köpek bizim birkaç koltuk önümüzde oturan bir gencin ayaklarının dibinde bulunan çantasını uzunca bir süre kokluyor. Polisler derhal gençten çantasının içini boşaltmasını istiyorlar. Ülkeye sokulması yasak bir şey bulamayınca otobüsten iniyorlar. Tam gümrük kontrolü bitti derken bu defa bir başka polis bütün otobüs yolcularının otobüsten inerek bavul ve çantalarını bagajdan çıkarmalarını istiyor. Bütün yolcular bavul ve çantalarını bagajdan çıkardığında polisler otobüsün bagaj kısmını köşe bucak inceliyorlar. Bu fasıl da bittiğinde polisler yolculardan bazılarının bavullarını açmalarını istiyor ve bu yolcuların bavullarını kontrol ettikten sonra otobüsümüzün yola devam etmesine izin veriyorlar. Sınırı geçtikten sonra otobüsümüz yaklaşık bir saat Norveç topraklarında yol alıyor ve saat 19:30 dolaylarında Oslo’ya ulaşıyor.

Kaynak: http://blog.milliyet.com.tr/Huldralarin_pesinde__Isvec_ve_Norvec_gezi_notlari_-1-/Blog/?BlogNo=503693&ref=milliyet_anasayfa

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.