Yargı reformu yapılana kadar sakalını kesmeyecek

1. Bölüm için tıklayınız >>>

 

Mine Şenocaklı / Vatan

 

Bir yıldır sakal bırakıyor. İmaj için değil, yargıda reform yapılması için! Şimdilerde en büyük mücadelesi bu... Facebook’da da bunun mücadelesini veriyor, sokakta da... “Beni böyle görenler ‘Hacı Amca, Hacı Abi!’ diye çağıranlar oluyor” diyor gülerek... Sebebi sadece sakal değil tabii, beş ay önce söylediği “İlkokulda da başörtüsü olabilir. Yeter ki kızlarımız okusun” sözü...

İbrahim Betil, bu sözü yüzeysel alıp “O da muhafazakâr oldu” diyenleri pek önemsemiyor. Sakalını uzatmaya devam etmesine engel olansa evdeki eşi ve kızı. İşte onları kıramamış, sakalına bir çeki düzen vermiş. Ama görünen o ki, o sakal düzenli de olsa uzun süre kalacak. Ta ki demokrasiye yaraşır bir yargı reformu yapılana kadar!

Sakallarınızı hâlâ kesmemişsiniz...
Kesmem için bir sebebim var mı?

- Maalesef hâlâ yok. Hem böyle de güzel... Ama daha uzundu. Biraz kesip düzeltmişsiniz galiba...
Diğerine izin vermedi karım... Kızım da istemedi. Aile içi desteği kaybettim. Yoksa tümden bırakacaktım. Dediler ki, “Bu gidişle sen sakalını beline, ayağına dolayacaksın, öyle çıkacaksın sokağa.” Ne yapayım? Ancak bu kadarını yapabiliyorum. Bir mesaj olur topluma diye kalanını kesmiyorum.

- “Yargıda reform” çağrısıyla sakal bırakmıştınız... Bir yıl oldu değil mi?
Evet. 1 Ağustos 2011’de başladım. Bir yılı geçti. “Yargıda reform” çağrısı başlattık, o gün sakal bıraktım. Aynı zamanda Facebook’ta da bir yargıda reform sayfası açtık. 4 bin katılımcısı var. Adalet Bakanlığı’na yaklaşık 3-4 sayfa tutan, yargıda yapılması gereken değişikliklerle ilgili 30-40 maddelik bir öneri listesi gönderdik. Bu çağrıya herkesin katılmasını arzu ediyorum. Kartvizitler bastırdık. İnsanlar sokakta görüp soruyor, “Bu sakal nedir?” diye. Çıkartıp kartviziti veriyorum. En azından konunun sohbetini başlatıyoruz.

TUTUKLULUK SÜRESİ EN FAZLA 3 AY OLMALI
- Peki sakalınızı, ülkedeki muhafazakâr değişimle bağlantılandıranlar var mı? “İbrahim Betil de sakal bırakmış, değişmiş, dindar olmuş” diyenler çıkıyor mu? Özellikle de “İlkokulda da başörtüsü olabilir” demenizden sonra...
Oluyor. Sokakta, “Hacı Abi, Hacı Amca!” diye çağıranlar oluyor. Benim için çok fark etmiyor. Ben çok derin inancı olan biri değilim. Onun için kim ne demiş, beni ilgilendirmiyor.

- Ne yapıyorsunuz, gülüyor musunuz? Hacı amca diye takılanlara hiçbir şey demiyor musunuz?
Yok, bir şey demiyorum. Kimisinin hoşuna gidiyor, “Bir çay ikram edelim” diyor. Kabul ediyorum. “Şekersiz olsun” diyorum. Başka bir reaksiyon göstermiyorum. İnsanların algılamaları farklı olabilir. Bu beni ilgilendirmiyor.

- 30 yıl önce de bu olgunluğu, bu tepkiyi mi gösterirdi İbrahim Betil? Ya da 1990’ların ortasında YDH’yı kurarken? Yoksa bu biraz hayatla birlikte olgunlaşmanın getirdiği bir şey mi?
YDH’yı kurarken de benzer düşüncelerle hareket ettik. İnsanların inançlarına, farklılıklarına hep saygı göstererek ilerledik. Benim hayata bakış açım hep böyle. İnsanların tek doğruya inanmasını, tek tip bir tercih içinde bulunmasını savunmuyorum. Bunu doğru da bulmuyorum. Bunun dünyanın, doğanın, toplumların, kültürlerin zenginliğine çok ters bir uğraş olduğunu düşünüyorum. İnsanların farklılıklarını, kökeniyle, inancıyla, düşüncesiyle kabul etmenin gerçek bir yaşam kazancı, zenginlik olduğunu düşünüyorum. O nedenle herkese saygım var benim.

- Herkes sizin gibi düşünse ne güzel olurdu Türkiye... Peki yargıda en başta değişmesini istediğiniz şey ne?
En başta tutukluluk sürelerinin mutlaka 3 ayla, yani 90 günle sınırlanmasını istiyorum. İkinci olarak da, mahkemelerde yargılama süreçlerinin hızlandırılmasını... Bunun için de Adalet Bakanlığı bütçesinin artırılması gerekiyor. Hakimlerin önünde 500 dosya varken, hakimler o 500 dosyayı rastgele çevirip yargılamayı hızlandıramaz. Ama o 500 dosya, 50 dosyaya inerse, yani 1 hakim yerine 10 hakim olursa, o zaman işler daha hızlanır. Şu anda yeteri kadar hakim ve savcı yok. Bu nedenle mahkemelerdeki sistemin içindeki hakim ve savcı açıklarının giderilmesi lazım. Çok temel bir örnek vereyim size; 1947 yılında, yani bundan 65 yıl önce, Türkiye’de Adalet Bakanlığı bütçesinin toplam ülke bütçesi içindeki payı yüzde 3.1 iken, bugün bu pay yüzde 1’in altına düştüyse şu soruları sormak lazım; Türkiye’de adalet daha mı hızlı çalışıyor? Türkiye’de daha mı az mahkemeye ihtiyaç var? Daha mı az savcıya ihtiyaç var? Nüfusumuz durdu mu? Ne oldu?

- Soruları ben biraz daha çeşitlendireyim; olaylar daha mı azaldı? Çok mu huzurlu bir ülkeyiz?
İşte onun için bütçenin artması lazım. Bütçe artmadan bu iş olmaz. Hem ailede, hem bir kurumda, hem devlette bütçe, o aileyi, o kurumu, o devleti yönetenlerin önceliklerini ifade eder. Yani bütçe ağırlıklı olarak ne tarafa ayrılıyorsa öncelik orasıdır. Bu ailede de böyledir, şirketlerde de böyledir. O ağırlıklı alanın bir önemi vardır. Benim aylık bin 500 liralık gelirimin 800 lirası kiraya gidiyorsa, demek ki benim barınma ihtiyacım temel ihtiyaçtır. Ben onu 800 yerine 300’e indiremem. Eğer 500 lira beslenmeye gidiyorsa demek o da önemlidir. Eğlence burada 50 lirada kalıyorsa onu atabilirim.

- Peki tam da burada esas konumuza gelirsek... Eskiden bütçede büyük pay askeri harcamalara, savunmaya ayrılırdı. Şimdi son birkaç yıldır Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrılıyor... Durumumuzu siz özetleyebilir misiniz? Böylece eğitimin kalitesini artırabildik mi?
Doğru, 6-7 yıl öncesine kadar devlet, 90’lı yılların başında bir-iki yıl hariç birinci önceliği askeri harcamalara, savunmaya ayırmıştı. En önem verilen oydu. Ama 6-7 yıldır, devlet bütçesi içinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın önceliği birinci sıraya oturdu. Yeter mi? Bu soruya cevap vermeden önce parçası olduğumuz OECD ülkelerinin öğrenci başına yaptığı harcamayla bizimkisini karşılaştıralım. OECD ülkelerinde öğrenci başına eğitim harcaması yılda ortalama 7 bin 500 dolarken, Türkiye’de bu rakam bin 500 dolar. Üstelik ortalamadan bahsediyorum, bu ülkeler arasında öğrenci başına 10-15 bin dolar ayıranlar da var. O zaman yine aklıma şu soru geliyor; bu topraklarda doğan çocuklar, bizim çocuklarımız daha mı zeki? Ya da dünyada milletlerin 7 bin 500 dolar harcayarak yaptığını, biz bin 500 dolarla yaparız mı demek istiyoruz. Bu mümkün değil. Onun için bütçede Milli Eğitim’e ayrılan pay, evet arttı. Ama yetmez. En az 3 kat daha fazla olması lazım. Başka yerlerden kısılacak ve eğitime harcanacak. Çünkü Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal ve tarihi süreç, genç nüfus açısından bir fırsat penceresi açıyor bize. Bu genç nüfus 20 sene sonra artık yaşlanmaya başlayacak. Eğer Türkiye bu fırsat penceresini değerlendirip bu genç nüfusun eğitimine gereken kaynakları ayırmazsa, 20-30 sene sonra keşke yapsaydık demek durumunda kalacak ve tarihi bir fırsat kaçırılmış olacak.

KIZLARIN ÖZGÜRLEŞMESİNDEN YANAYIM, GEREKİRSE BAŞLARINI ÖRTSÜNLER!
- Peki Türkiye eğitimde neyi yapamıyor? En büyük problem ne? Benim gördüğüm hâlâ bir İngilizce öğretemiyoruz çocuklara mesela...
Eğer yeteri kadar öğretmen olmazsa İngilizce öğretecek, yeteri kadar ders malzemesi olmazsa, İngilizce öğrenemez çocuk. Yeteri kadar nitelikli öğretmen olmazsa, yine çocuklar İngilizce öğrenemez. Bakın, üniversiteler, YÖK, eğitim fakültelerinde yetiştirdiği öğretmenleri Milli Eğitim’e yetiştiriyor aslında değil mi? Ama yıllardır söylenmesine rağmen üniversitelerdeki eğitim fakülteleriyle Milli Eğitim Bakanlığı iletişim içine dahi girmedi. Milli Eğitim yapmak istedikleri konusunda, üniversitelerden, akademisyenlerden ne kadar bilgi aldı, ne kadar almadı, hepimiz görüyoruz işte. O öğretmenler bu toplumun çocuklarını, torunlarını okullarda eğitmekle yükümlü hale gelecekler. Peki Türkiye’de yaklaşık 650 bin öğretmen var. Üniversiteden mezun olduktan sonra emekli olana kadar geçen 20-25 yıllık dönemde bu öğretmenlerin yüzde kaçı mesleki gelişim eğitimleri alıyor? Ne kadarı 15-20 sene önce öğrendiği bilgilerle bu toplumun çocuklarına öğretmenlik yapıyor? Bilginin bu kadar hızla değiştiği, gelişimin bu kadar hızlı olduğu bir dünyada biz çocuklarımızı 10 yıl, 20 yıl önceki bilgilerle, bilgilerini yenilemeyen öğretmenlerle baş başa bırakırsak eğitimdeki gelişim nasıl olacak? Dolayısıyla sadece okullara değil, öğretmen eğitimine de, yönetici eğitimine de kaynak ayrılması lazım. Türkiye’de 50 bine yakın ilköğretim okulu var. Bu okulların yöneticileri günün okul yönetim felsefesiyle yakın durmazsa, sadece düdük çalayım, öğretmenler benim talimatlarıma uysunlar gibi bir anlayışla giderse o okulun bütünsel gelişimi mümkün mü?

- İyi de biz eğitimin kalitesini tartışamıyoruz bile... Hep yap-boz... Dünkü konuşmamızda, 4+4+4 de bir yıl içinde değişir demiştiniz... Deneme tahtası gibi...
Önceden tartışılmıyor çünkü. Bir kere daha tekrarlıyor oluyorum ama bu işin temelindeki yanlışlık; merkeziyetçi tasarım sistemi. Esas işin sıkıntısı, tamamen her şeyin merkezden tasarlanması. Bugün askeri müdahalelerle kurulan birtakım sistemlere tepki olarak şimdi de farklı olarak, merkezde kontrol ele geçince “Madem o öyle yaptı, ben de böyle yaptım” deniyor. Ama sistemi değiştirmezsek, daha katılımcı, daha yerelin tercihleri ve kararlarıyla oluşturabilecek, toplumun bütününün sahiplenebileceği bir sistem haline getirmezsek bugün bunlar yapılır, yarın iktidara bir başkası gelir, o da benzer veya çok daha başka değişikleri bir düdük çalarak yapabilir. Yani düğmeye bas, değişsin! Yanlış olan bu. Ben bunu eleştiriyorum temelde. Bugünküler bu yanlışta. Bugünkü yönetimin bastığı düğme yine yanlış bir düğme. Ve ne yazık ki bu yanlış düğme, milyonlarca insanı etkiliyor. Bunu değiştirmek lazım. Bir düğmeye bastığınız zaman birdenbire her şeyin altüst olmayacağı bir anlayış olması lazım.

ÖĞRETMENLERİ DE EĞİTMELİYİZ
- Mesela?
Bakın bu merkezi anlayışın Türkiye’deki komedisiyle ilgili yaşadığım bir şeyi anlatayım size. Yıllar önce Mardin’de Belediye Başkanı’yla, yani yerelin seçtiği insanla sokakları dolaşıyorum. Mardin’in o daracık sokaklarına araç giremiyor tabii... Ortalıkta hep eşekler var. Çöpleri falan eşeklerle topluyorlar. Belediyenin eşekleri bunlar da. Sohbet ediyoruz Belediye Başkanı’yla. Dedim ki, “Buranın insanının oylarıyla seçilmiş biri olarak sizin yetkileriniz nedir Mardin insanına karşı?” Dedi ki, “Bak, gördüğün gibi burada sokaklardaki çöpleri biz araçlarla toplayamıyoruz. Ancak eşeklerle toplayabiliyoruz. Bizim belediyemizde 160 tane kadrolu eşek var. Ve ayrıca 180 tane de kadrolu çalışanımız var. Bunların kadro onayı Ankara’dan alınmıştır. Allah gecinden versin, kadrolu 180 memurdan biri vefat ederse, yerine birini almak için Ankara’dan İçişleri Bakanlığı’ndan izin almamız gerekir.” “Ee” dedim, “Bir yetki yok ki burada!” “Yok” dedi; “İzin olmadan, vefat eden memurun yerine memur alamam. Ama şöyle bir yetkim var. Kadrolu eşekten biri ölürse yerine sormadan yeni bir eşek koyabiliyorum.”

- Kara mizah gibi...
İşte şimdi biz bu toplumun merkezi anlayışını sadece eğitimde değil, her alanda bu şekilde uyguladığımız zaman bu toplum sosyal gelişim olarak hiçbir yere gidemez.

- Haydi siz demezsiniz ama ben diyeyim, eşeklikten kurtulamaz...
Bu toplum bu merkezden yönetilmeyle bir yere varamaz. “Efendim, sen bana oy verdin, dolayısıyla ben oyları kazandım. Bu toplumu ben yönetirim.” Böyle bir anlayış süreklilik sağlamaz. Bugün Türkiye ekonomisi büyümüştür. Dünyada 17’nci ekonomi olmuştur. Ama bunun sürdürülebilmesi, gelişebilmesi için en temel sermaye olan insan sermayesinin de gelişmesi lazım. İnsanı geliştiremezseniz Türkiye’nin gelmiş olduğu bu noktadan daha ileriye gitmesi mümkün değil. Tam tersine, geriye gider. Siz eğitime ayırdığınız pay itibariyle dünyada 180 ülke içinde 105’inci sıralardaysanız, kızların okullaşmasında dünyada pek çok Afrika ve Arap ülkesinin, İran’ın gerisindeyseniz, ortaokula kız öğrencilerin devamlılığı konusunda özellikle dünyanın en az gelişmiş ülkelerinin kategorisindeyseniz, buradan hiçbir yere gidemezsiniz. Tam tersine geriye gidersiniz. O nedenle ben bu konunun daha farklı bir platformda oluşturulması ve geliştirilmesi için ciddi birtakım adımlar atılması gerektiğini düşünüyorum. Bravo, evet, bu hükümet savunmaya ayırdığı kaynaktan daha fazlasını eğitime ayırdı. Ama yetmez. En az bugün ayırdığının 2-3 kat fazlasını ayırması lazım. Öğretmen eğitimine önem vermesi lazım. Velilerin görüşlerine önem vermesi lazım.

- Bugün 4+4+4 eğitim sistemini eleştirenlere şu söyleniyor; “Ne güzel imam hatip liselerinin önü açılıyor. Veliler istiyordu, rahat rahat çocuklarını okutsunlar işte...”
Ben insanların giyimlerine, inançlarına, kökenlerine, etnik kimliklerine, görünümlerine bakarak onları etiketlemeyi doğru bulmuyorum. O çocukların, o kızların, o tutucu anlayışta evde kalması mı, yoksa okula gitmesi mi önemli? Evde kalıp 12-13 yaşında evlendirilmesi mi, 14-15 yaşında anne olması mı, yoksa o okullarda okuyup toplumda çok farklı bir kadın kimliğine ulaşabilmesi mi önemli? Bana sorarsanız okula gitmesi önemli. Efendim, okula gitsin ama başını da örtmesin. Gerekiyorsa başını örtsün! Çünkü alternatifi evde kalmak, 12-13 yaşında evlenmek ve cahil bir yaşamın içinde hapsolmak. Erkeğin hükmü altında ezilmek. Bu mu, yoksa başına örtü takıp özgürleşmesi mi? Ben ikincisinden yanayım.

- Peki ya içerik olarak nasıl değerlendiriyorsunuz 4+4+4 eğitim sistemini? İlkokulu bitirdiğinde çocuk nasıl olacak?
Şimdiki eğitim anlayışı öğrencinin başarısını birtakım standartları ezberlemiş olmasıyla ölçümlüyor. Eğer merkezden tasarlanan müfredattaki standartları öğrenmişse o öğrenci, iyi eğitilmiş oluyor. Ama gerçekten yaratıcı, kendini geliştirici, sorgulayıcı, araştırmacı nitelikte, o özelliklere sahip bir insan mı oluyor, yoksa verili formatları ezberlemiş ve bir süre sonra da onları unutan bir insan mı, bunun yanıtını size bırakıyorum.

KÜRTÇE İÇİN BU KORKU NİYE?
- Bu eğitim sistemi bizi kolaycılığa mı itiyor? Bir lider seçiyoruz ve o bizim yerimize karar veriyor. Biz de “Tamam” diyoruz...
Şunu soruyorum, birisi bana bunun cevabını versin; şu anda seçmeli ders olarak Arapça konuluyor. Peki bu toplumda Arapça konuşanların oranıyla, Kürtçe konuşanların oranını karşılaştırıp biri önümüze koysun ve o zaman seçmeli ders olarak Arapça’dan önce Kürtçe’yi koymak gerekmez mi yanıt versin? Yoksa bu bir korku kaygısıyla yapılan bir tercih mi?

- Neden korku?
Vallahi neden korku? “Toplumda Kürtler mutlaka kötü bir şey yaparlar. O Kürt kimliğini fazla geliştirmeyelim. Türklerin aleyhine olur” gibi bir korku var herhalde. Ben bu tür ayrıştırmaların toplumu daha kötü, daha bölücü noktalara götürebileceğine inanıyorum. Ben Güneydoğu’da pek çok Kürt insanının yaşadığı bölgelerde dolaşırken onlarda bir ayrımcılık, dışlamak, ötelemek gibi bir duyguya kapılmıyorum. Tam tersine sevgi, dostluk, barış, kucak açma, sahip olduğu küçücük şeyleri paylaşmak gibi bir ruh zenginliği görüyorum. Sadece bana değil, bu topraklarda yaşayan herkese karşı. Ama öyle bir şey yaratılıyor ki, aynı Kürt Batı’ya geldiği zaman birtakım endişeli insanlar farklı gözle bakıyorlar ona. “Bu benim yurttaşımdır, bu toplumun insanıdır, bu topraklarda birlikte yaşıyoruz” deyip kol kola girmek yerine biraz mesafeli duruyoruz. Neden, kim yarattı bunu? Bunun cevabını versin birisi bana?

- Siyasetçilere mi soruyorsunuz?
Bugüne kadar bu memleketi yöneten herkese soruyorum. Askerlere de soruyorum. Geçmiş ve şimdiki siyasetçilere de soruyorum. Ben yıllarca işadamı kimliğimle, sivil toplumcu kimliğimle Türkiye’nin pek çok noktasını dolaşmış bir insanım. Bir Hakkari’ye gittiğim zaman, ikram edilen bir bardak çayı uçağı yakalayamam gerekçesiyle kabul etmedim diye alınan, üzülen, kaygısını dile getiren insanlarla tanıştım ben. Ve bundan bir yıl pişmanlık duydum. Ertesi yıl elimde bir paket şeker hediyeyle gidip o adamın çayını içtim ben. Şimdi böyle bir dostluğun, böyle bir insanlığın yaşandığı bir toprakta biz insanları kökeninden dolayı lekeliyoruz, etiketliyoruz. O insanların en doğal ihtiyacıdır ana dillerini öğrenmek. Neden bunu engelliyoruz? Nedir meselemiz? Bu toprakların zenginliğiyse, bu toprakların özelliğiyse farklılıklarla bir arada yaşamak, neden bunu yok etmek istiyoruz? İşte buna birilerinin cevap vermesi lazım. Aksi halde çok geç olacak. –BİTTİ-

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.