Olay Dekan ‘kendine demokrat’ çıktı!

Demokrat Haber / Deniz Uzunkale

Kendisini Ekşi Sözlük’te eleştirdiği için öğrenci Mikail Boz’un okuldan uzaklaştırılmasına sebep olan Dekan Yusuf Devran 4 yıl önce Zaman gazetesinde yer alan ifade özgürlüğünü ve demokrasiyi savunduğu yazısında oldukça demokrat.

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisi ve okul birincisi Mikail Boz, Dekan Yusuf Devran’ı Ekşi Sözlük’te eleştirdiği için yarıyıl okuldan uzaklaştırılmıştı. Herhangi bir hakaret unsuru içermeyen ve eleştiriyle sınırlı olan ifadeye tahammül edemeyen Dekan Yusuf Devran geçmişte kaleme aldığı yazıyla tamamen zıt bir tutum sergiledi.

Devran’ın üç buçuk yıl önce Zaman gazetesinde kaleme aldığı ifade özgürlüğünü ve demokrasiyi savunduğu ‘Dayatmanın İşlevselliği’ başlıklı yazısında bazı önemli ifadeler:

"Türkiye başkasının mutsuzluğu üzerine keyif çatanların ülkesi olduğu sürece hoşgörü, dayanışma ve devlet-millet kaynaşmasının yaşandığı bir ülke olamayacaktır. Dahası vatandaşların baskı ya da adil olmayan mahkeme kararlarıyla susturulmaya ve bastırılmaya çalışılması uzun vadede onların devlete olan güvenlerini sarsacaktır.’’

"Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin adli, askerî ve idari kurumlarının sahip olduğu yönetim anlayışı demokrasiyi, hukuku ve insan haklarını yeterince benimseyip özümseyememiş bir zihniyettir. Bu zihniyet devlet otoritesinin, uygulamalarından dolayı eskilerin deyimiyle "la yüsel" yani sorgulanamaz olduğuna inanmakta ve toplumu baskıcı, umursamaz, hissetmez bir anlayışla yönetmeye çalışmaktadır.’’

"Devlet iradesini kullanan otorite ülkeyi yönetirken kendisi gibi düşünenlerle açık veya gizli işbirliği yapıp diğerlerine baskı uygulayarak ve insanları temel haklarından mahrum ederek huzurlu bir toplum inşa edemez.’’

Olayla ilgili sosyal medyada Dekan Yusuf Devran’ın istifası istenirken öğrenci Makail Boz için de #Mikailokuladönsün kampanyası başlatıldı.

MiKAiL NE YAZMIŞTI?

Dekan Yusuf Devran, 2011 Şubat'ında Marmara İletişim Radyo, TV, Sinema bölümüne, Doçent olduğu Yeditepe Üniversitesi'nden geçti. Şubat'ta profesör oldu, Mart'ta Bölüm Başkanlığı'na atandı.

Boz, Ekşi Sözlük'te "yusuf devran" başlığına şu entry'i yazmıştı:

"marmara üniversitesi, iletişim fakültesi'nin, radyo, tv ve sinema bölümü'nün yeni başkanıdır. biraz tepeden inme biçimde getirilmiş gibi görünüyor. kendisi daha önce marmara iletişim'de hiç ders vermedi galiba. buna karşın bölümde o kadar profesör ( esra biryıldız, şükran esen, serpil kirel, ahmet şahinkaya, nurcay türkoğlu) varken ve kendisi daha 20 gün önce, profesör ünvanı almışken, nasıl hemen bölüm başkanlığını alabildi, bir seçim yapıldıysa bu nasıl bir seçimdi anlaması güç doğrusu. günahını almayalım ama özgeçmişinde "samanyolu tv" deneyimi hemen göze batıyor."

Temmuz'da Yusuf Devran fakülteye Dekan olarak atandı. Boz bu atanma ardından Ekşi Sözlük'te aynı başlık altına şunu yazdı:

"marmara iletişim'de dördüncü ayını tamamlamadan atı aldığı gibi üsküdar müsküdar bırakmayan, dekanlığa yerleşen "profesör." üç ay önce onun "tepeden inme" biçimde atandığını söylemiştim. meğer herif "marmara iletişim'in mesihi" imiş, şimdiden tepeden dekan oldu. pek yakında rektör olursa şaşırmayacağım. işin ilginci tepki gösterip anında görevlerinden istifa eden nurçay türkoğlu dışında doğru dürüst bu "garipliğe" tepki gösteren kişi de yok gibi. bundan önce melda şimşek'in yardımcı olan ali balabanlar hemen yeni dekan yardımcılığını üstlendi. filiz boshcele ise yüzük kardeşliğini erkenden kuranlardan gibi görünüyor, o da vekaleten iletişim bilimleri başkanlığına atandı. lafın kısası fakültenin biraz imajı vardı, içine ettiler bıraktılar. ortalık atanmışlardan geçilmiyor. bunun adı da yeniden yapılanma."

DEKANIN ZAMAN’DAKİ YAZISININ TAMAMI!

Dayatmanın işlevselliği

Doc. Dr. Yusuf Devran - 31.10.2008 - ZAMAN

Aslında devletin yönetim felsefesi ve yönetilenlerle yöneticiler arasındaki ilişkilere ilişkin siyasi ve felsefi tartışmaların tarihi çok eskilere kadar gitmektedir. Avrupa tarihinde 17. ve 18. yüzyıla gidersek John Locke ve Jean Jacques Rousseau gibi sözleşmeci, John Stuart Mill ve Jeremy Bentham gibi faydacı olarak tanımlanan düşünürlerin bu anlamda önemli fikirler ileri sürdüğünü görürüz. John Locke, yönetici otoritenin yönetilenlerin iradesi doğrultusunda hareket etmek zorunda olduğuna vurgu yaparken, Rousseau da yönetimin ortak iradeye (milli iradeye) dayanması gerektiğine dikkati çekmişti. Faydacı olarak bilinen teorisyenler ise demokraside çoğunluğun yanı sıra azınlıkta kalan insanların da haklarının korunmasının demokrasinin olmazsa olmazı olduğunu ta o günden haykırmışlardı. Kısaca ifade etmek gerekirse bu ve benzeri düşünürler devlet otoritesinin devamının toplumu oluşturan bireylerin ortak uzlaşısına, sorunlarının çözülmesine, onların mutlu olmasına ve dahası devlet-millet kaynaşmasına bağlamışlardır. Tarih, baskı ve dayatma ile halkını yöneten yönetimlerin mezarlığı ile doludur. Halkıyla bütünleşmeyen, onun rızasına dayanmayan, onu dinlemeyen ve adam yerine koymayan her devlet otoritesi zaman içinde zayıflayabilir ve giderek gücünü yitirebilir.

Otoriteye niçin itaat edilir?
Bireylerin devlet otoritesine niçin itaat ettiğine ilişkin birçok gerekçe sayılabilir. Bu gerekçeler alışkanlık; baskıya maruz kalma korkusu; toplumun ortak mutluluğu ve yönetimin yasal olarak meşruiyete dayanması gibi ahlaki zorunluluklar; kişisel çıkar; yöneticilerle psikolojik olarak özdeşleşme ve bireylerin kendilerine güvenlerinin olmaması gibi birçok neden sayılabilir. Bu nedenlerin ortadan kaybolması veya giderek aşınması bireylerin otoriteye itaat etme iradesini ciddi anlamda etkileyebilir. Bu nedenle devletler ideolojik aygıtlarını kullanarak toplumsal anlamda rıza yaratmaya ve onu devam ettirmeye çalışmakta, sıkıştıkları anda da baskı aygıtlarını kullanmaktadır.

İçinde bulunduğumuz bilişim çağında propaganda yaparak ve ideolojik aygıtları kullanarak eskiden olduğu gibi rıza üretmek kolay değildir. Çünkü artık herkes değişik kitle iletişim araçlarını kolayca kullanarak mesajını hedef kitleye iletebilmekte ve propaganda yapabilmektedir. Bu nedenle devlet otoritesi eski alışkanlıklarını gözden geçirerek çağın gerektirdiği gibi yönetilenlerle ilişki kurabilmenin, şeffaf, sorgulanabilir, adil, dürüst, açık ve samimi olabilmenin yollarını aramalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin millet anlayışı vatandaşlık ölçütüne göre tanımlanmıştır. 1982 Anayasası'nın 66. maddesi vatandaşlık bağı ile bu ülkeye bağlı olan herkesi bu ülkenin eşit bir yurttaşı olarak kabul etmektedir. Başka bir ifadeyle bütün vatandaşlar eşit olarak bu ülkenin bir bireyidir. Şimdi sormak gerekir:

Türkiye'de herkes yasalar ve devlet önünde eşit birer vatandaş mı?
Türkiye'de herkes eşit bir biçimde eğitim ve öğrenim hakkından yararlanabiliyor mu?
Türkiye'de eşit şartlara sahip her genç eşit şekilde iş bulma imkanına sahip mi?
Türkiye'de herkes kamudan eşit şekilde hizmet alabiliyor mu?
Türkiye'de her erkek genç eşit şartlarda askerlik yükümlülüğünü yerine getiriyor mu?
Türkiye'de herkes ekonomik gelir düzeyine göre vergisini ödüyor mu?
Türkiye'de herkes devleti kendi canını, malını ve onurunu koruyacak bir kurum olarak görüp ona güvenebiliyor mu?

Bu ve benzeri soruların sayısını artırabiliriz. Hiçbir kimse bu ülkede bu sorulara evet cevabını veremez. Ne zaman evet diyebilirsek işte o zaman devlet-millet kaynaşması çok güçlü olacaktır. Bu nedenle, devlet otoritesini millet adına kullanan kişilerin görevi vatandaşın bu ve benzeri sorulara evet diyebileceği bir ülkeyi inşa etmek olmalıdır. Yoksa Genelkurmay Başkanı gibi parmağını sallayarak adeta "Size gösteririm", Anayasa Mahkemesi gibi "İstediğimiz gerekçelerle sizin temel haklarınızı engelleriz" ya da Başbakan Erdoğan gibi millete sopa gösterenlerin arkasında durarak "Ben de sizin gibi düşünüyorum" demek değildir.

Başkasının özgürlüğünün kısıtlanması kimseyi mutlu kılmamalı
Ne yazık ki, Türkiye'de özgürlük, insan hakkı ve demokrasi isteyen bireyler, gruplar ve siyasi partiler kendi özgürlüklerini ötekilerin özgürlüğünün kısıtlanmasına ve haklarının ellerinden alınmasına bağlamakta ve bunun için canlarını dişlerine takarak mücadele etmektedir. Oysa bir arada mutlu, güçlü ve sonsuza dek birlikte kardeşçe ve dostça yaşanmak isteniyorsa herkes kendisi kadar ötekinin de haklarını gözetmenin bir demokratik zorunluluk olduğuna inanmalıdır. Sözgelimi; Anayasa Mahkemesi'nin, kamu vicdanını yaralayan gayri hukuki ve insani kararları sadece muhataplarını değil herkesi rahatsız etmelidir. Ya da vatandaşlarımızın, can güvenliğini korumakla yükümlü olan devletin hapishanelerinde, gördükleri işkence sonucunda yaşamlarını yitirmesi insan olarak herkesi rahatsız etmelidir.

Türkiye başkasının mutsuzluğu üzerine keyif çatanların ülkesi olduğu sürece hoşgörü, dayanışma ve devlet-millet kaynaşmasının yaşandığı bir ülke olamayacaktır. Dahası vatandaşların baskı ya da adil olmayan mahkeme kararlarıyla susturulmaya ve bastırılmaya çalışılması uzun vadede onların devlete olan güvenlerini sarsacaktır.

Devlet-birey ilişkisi tekrar gözden geçirilmeli
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin adli, askerî ve idari kurumlarının sahip olduğu yönetim anlayışı demokrasiyi, hukuku ve insan haklarını yeterince benimseyip özümseyememiş bir zihniyettir. Bu zihniyet devlet otoritesinin, uygulamalarından dolayı eskilerin deyimiyle "la yüsel" yani sorgulanamaz olduğuna inanmakta ve toplumu baskıcı, umursamaz, hissetmez bir anlayışla yönetmeye çalışmaktadır. Bu zihniyet Türk toplumunu paramparça etmiş, ortak paydaları sıfırlamış, zenginlik olarak gördükleri farklı kesimleri birbirine ötekileştirerek düşman yapmış, ülkenin her tarafına fay hatları döşemiş ve milletin gücünü zayıflatmıştır. Bu ve benzeri nedenlerle, sözgelimi, kendisini Kürt olarak ifade eden milyonlarca insanımız PKK terör örgütünün sempatizanı haline getirilmiştir. Yapılan onca hatadan sonra şimdi devlet otoriteleri terör örgütüne destek veren ve sempati besleyen insanlarımızla bu hain örgütün arasındaki bağı nasıl çözebileceğinin yollarını aramaktadır.

Ayrıca, inancından dolayı haklarından mahrum edilen gençlerimiz devletine küsmüş, sorunlarının çözümünü ve kendi geleceklerini başka ülkelerde aramak zorunda kalmıştır.

Bugün bu ülkenin birliğine silah çeken teröristleri bile ikna edip evlerine geri getirmeye, onlara eşit vatandaşlık ve özgür bir yaşam hakkı sunmaya razı olan ve bu yönde çalışan devlet otoritesini millet adına kullanan kurumlar "Acaba yaptığımız icraatlarla bütün insanlarımızı devlete küstürerek bu milleti ve devleti zafiyete uğratmıyor muyuz?" şeklindeki bir soruyu kendilerine hiç sormazlar mı?

Evet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlü olabilmek için, kendisine vatandaşlık bağıyla bağlı olduğunu ifade ettiği bireylerle olan ilişkisini gözden geçirmeli ve kendi varlığının ve geleceğinin o bireylerin varlığına, mutluluğuna, desteğine ve rızasına bağlı olduğunu hafızasına kazımalıdır. Devlet iradesini kullanan otorite ülkeyi yönetirken kendisi gibi düşünenlerle açık veya gizli işbirliği yapıp diğerlerine baskı uygulayarak ve insanları temel haklarından mahrum ederek huzurlu bir toplum inşa edemez. Ayrıca devletler ancak toplumsal destekle güçlenebilir ve uzun süre varlıklarını sürdürebilir. Yoksa "halka rağmenci" bir anlayışta ısrar edip farklı kesimleri kendisine küstürerek ve soğutarak değil. Tek dileğimiz, ırkı ve dinî inancı ne olursa olsun, bin yıldır aynı gök kubbe altında kardeşçe yaşayan, devletine ve milletine bütün ruhuyla bağlı insanlarımızın güçlü Türkiye Cumhuriyeti Devleti çatısı altında, ilanihaye insanca, kardeşçe, özgürce, barış ve huzur içinde yaşamasıdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.