Çörtüğün kızı Ekin Öztürk’ün ardından

Karadeniz'in tanınmış sosyalist simalarından İsmet Öztürk( Çörtük)'ün kızı Ekin Öztürk, geçirmiş olduğu bir trafik kazası sonucu yaşamını kaybetti.

Ekin Öztürk’ün içinde bulunduğu 34 J 5481 plakalı araç; Bakırköy/ Osmaniye Ekrem Kurt Bulvarında 10 Aralık günü gece saat 02.00 civarında yön tabelası direğine çarptı. Çarpma sonucu ağır yaralanan Ekin Öztürk, İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılırken hayata gözlerini yumdu.

Ekin Öztürk, Rumelikavağı Camisinde düzenlenen hazin bir cenaze töreniyle, Rumelikavağı mezarlığında toprağa verildi.

Ekin’i son yolculuğunda sevenleri ve dostları yalnız bırakmadı.

Ekin Öztürk’ün ardından Sema Vural’ın yazısını yayınlıyoruz:

KİMLİĞİ BİLİNMEYEN KADIN

Bizim oralarda bir insanı toprağa verdiğimizde “O’nu sakladık” denir. Gömmek ya da toprağa vermek eylemlerindeki soğuk nesnellikten uzak daha masumane, daha çocuksu; sanki bizimle bağını koparmayan bir eylem “saklamak”. Sanki bir oyun da sonrasında buluverecekmişiz gibi bir duyguya götürüyor beni “saklamak”.

Hani yine “hepimiz toprak olacağız”, “hepimizin gideceği yer”, “şu fani dünya kimseye kalmaz” benzeri cümlelerle ölümlülüğümüzü kabulü olağanlaştıran/ hatırlatan algılara gönderme yapılır ve duruma göre kurulan cümle içinde kullanılır ya, işte böyle cümleler içinde de “bir gün yanına gitmek/ kavuşmak/ buluşmak” sıkça kullanılır.

Bu girizgah ile başladım çünkü biricik “Ekin Öztürk”ü saklayalı bugün tam bir hafta oldu?

İslami ritüellerde bu tarihte “yedisini yapmak” denen bir anma toplantısı yapılır. Cenaze sahibi eş, dost, akraba, konu komşu ve yakınlarını davet ederek; -gelir durumuna göre evde ya da camide- mevlüt/ kuran/ kırk yasin okutur ve ardından dualar okunarak irmik helvası/ pilav üstü tavuk dağıtır. Kuşkusuz bu davet esnasında da yakın çevre bu seremoniyi örgütleyendir ve böylece hem birinci dereceden kayıp yakınları acılarını bir kez daha topluca paylaşmış olurlar hem de sanki yasın ilk ayağı toplumsal olarak tamamlanır.

“10 Aralık 2012 gecesi ertesi güne evrilirken Bakırköy'de sağanak yağış sebebiyle kontrolden çıkan otomobilin yol kenarındaki yön tabelasına çarpması sonucu 1 kişi öldü, 1'i ağır 2 kişi de yaralandı.

Kaza, saat 02.30 sıralarında, Ekrem Kurt bulvarında meydana geldi. Sahil yolundan D-100 karayoluna doğru ilerleyen Hasan Yılmaz (32) idaresindeki 34 J 5481 plakalı otomobil, yağmur sebebiyle kayganlaşan yoldan çıkarak yön tabelasının direğine çarptı. Sürücü Yılmaz ile yanında oturan ismi öğrenilemeyen kadın, araç içinde sıkıştı. Arka koltukta oturan ve kazadan hafif sıyrıklarla kurtulan İlyas Yüksel, durumu itfaiye ve sağlık ekiplerine bildirdi. İtfaiye ekibi, yaralıları sıkıştıkları yerden kurtararak hastaneye sevk etti.

Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılan Hasan Yılmaz'ın hayati tehlikesinin bulunmadığı belirtildi. Samatya İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde kaldırılan ve ismi öğrenilemeyen kadın ise tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Görgü tanıkları, büyük bir gürültü duyup geldiklerini, araçta 2 kişi gördüklerini ve durumlarının ağır olduğunu söyledi. Kaza sebebiyle trafik bir süre kontrollü olarak sağlandı. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” diye bir 3. sayfa haberi düştü pek çok “yüksek tirajlı” gazeteye. Hatta bazılarında “20-25 yaşlarında kimliği belirlenemeyen kadın olay yerinde öldü” diye söz ediliyordu.

11 Aralık 2012 sabahı bilgisayarımın başına geçip mail kutumu açtığımda “Ekin’i kaybettik” konulu ileti gözüme battı. Önceliğim diğerleri oldu. İçimde patlayan volkana sanki o maili açmazsam zamanı geri saracakmışım gibi bir duygu vardı. Açtım. Sonrası büyük bir boşluk, çaresizlik, yıkım karmakarışık. Hastaneye gidiyor olduğu bilgisi verilen arkadaşı yine “bir ümit, bir ümit” diye aklımdan geçirerek aradım. Olan olmuş trafik canavarı diye kodlanan ülke gerçeği bula bula şimdi de güzel kuzum Ekin’ciki de bulmuştu?

Kimdi Ekin Öztürk? Ben onunla nasıl tanışmıştım?

Sol kamuoyunda pek iyi bilinen ve -sanırım bunu söylemek hiç de abartı olmaz- sayılan, sevgi duyulan Çörtüğün İsmet lakaplı İsmet Öztürk ile yine emekçi bir aileden gelen ve en sevdiğim yol arkadaşlarımdan Şerife Yıldırım’ın kızıydı Ekin.

Yıllaaar önce Ekin’le henüz yaşını doldurmamışken tanışmıştım. Babası kanser ameliyatı için hastanede yatarken ve Şerife de hayat arkadaşının yanında zor günleri günlere eklerken minik Ekin bize konuk olmuş; ben de yedi yaşlarındaki kızımla ona ciciannelik/ ciciablalık etmiştik. Çok güzel bir ablabebek’ti Ekin. Bize masumiyetimizi geri vermiş; masa altı oyun arkadaşlığı ve pırıl pırıl zekası ile o bizden biri biz onun vazgeçilmezi olmuştuk. Gün geldi baba eve döndü ve biz de minik yol arkadaşımızı evine uğurladık.

İsmet Abi benim has ağabeyimdi. Gerçek ağabeylerimden bile daha yakın bulduğum “tevazuunun cisimleşmiş hali” olan İsmet Abi tam 18 yıl hem kanserle mücadele etti, hem de hiç kopmadı mücadeleden. Eşi de öyle?

Bu 18 yıl içinde çok birbirinin içine giren/ değen hayatlarımız olmadı; olamadı ama hep birbirimizin yanında yamacında varlığımızı hissettik.

Geçen yıl Kasım ayının sonlarında veda etti bize İsmet Abi. Yine “ağabeyliğini yaparak”, 1997 yılında kaleme alıp zarfladığı son mektubunda isteğinin bir nasihat olmadığını da vurgulayarak kadavra olmak istediğini yazmıştı. Bundan böyle bedeni ile de genç insanların eğitimine katkı koymak istemişti Koca Çınar. Alkışlarla ve sloganlarla uğurlandı. O’nu anmak için toplantılar düzenlendi. Ben yoktum. Bedenimin bana ettiği oyunlar yüzünden hüzünle, iletişim olanaklarının gelişmişliği sayesinde “oradaymışçasına” izleyebildim gidişini o kadar.

Sonrasında telefonda bir kez hatır sormak için aradığımda Ekin açtı babasının telefonunu, o kullanıyormuş artık. Şerife’nin hatırını sağlığını sordum. Çünkü Şerife de birkaç yıldır kanser denen çağın hastalığı ile boğuşuyordu?

Neredeyse bir yıl olmuş? Babanın vedasından sonra bir yıl. Son konuşmamızın ardından bir yıl? Ve bu kara haber!

Ekin’i şu anda Rumelikavağındaki mezarlığa “saklayalı” da bir hafta oldu?

Her ne kadar izini sürmüş olsam da bana çocukluğumu geri veren Ekin’imin genç kız oluşuna tanık olamadım. İsterdim, çok isterdim. Bizim çocuklarımızdan biri demek kolay. Ama kaçının hayatına değip onların ablaları/ ağabeyleri/ teyze veya amcaları olabiliyoruz?

Sanırım bir durup düşünmek gerek.

Ekin sanatla iç içeymiş. Tiyatrocu olmak istermiş. Müjdat Gezen Kültür Merkezinde eğitim almış bir süre. Geçen yıl babasının zor günlerinde girdiği özel yetenek sınavını kazanamamış ve açık öğretime kaydolmuş. Harçlığını çıkarmak için Mac Donalds’da çalışmış bir süre. Kazadan önce girdiği Nazım Hikmet Kültür Merkezi Tiyatro Bölümü sınavını kazandığını hafta başında öğrendik.

Ekin’e ve Ekin’in şahsında bir dönemin çocuklarına borcumuz var bana göre? Daha güzel bir dünya için yola çıkmış bizlerin, kan bağından çok daha derin bağlılıklar örmek gibi?

Ekin’i en azından boyalı basının üçüncü sayfa haberi olmaktan çıkarıp anısını diri tutmak gibi.

19.12.2012 / Üsküdar

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.