Suriyeli muhaliflerde İsveç yapımı silahlar

Radikal'den Ezgi Başaran Independent gazetesinin deneyimli Ortadoğu muhabiri Robert Fisk'in dikkat çekici Suriye haberleri ile ilgili bir söyleşi yaptı. Söyleşide dikkat çeken bir nokta muhaliflerin elindeki İsveç yapımı silahlardı. İsveç diktatörleri silahlandırmak ve özellikle Suudi Arabistan'a yoğun silah satmakla eleştiriliyordu. 

Daha önce Demokrat Haber'de yayınlanan ilgili haberler:

Diktatör ilan etti, silah satıp madalya taktı!

İsveç Suudi Arabistan’a silah fabrikası kuruyor

İsveç diktatörleri silahla donatıyor

 


Ezgi Başaran / Radikal

İngiltere’nin en ünlü ve ödüllü savaş muhabiri Robert Fisk –ki kendisi Usame Bin Ladin ile 3 kez röportaj da yapmıştı- iki haftadır Suriye’deki savaşı izliyor. Haberlerinde Türkiye’yle ilgili de bir çok iddia yer alıyor. En son Suriye’deki hapishaneye girerek bir Türk mahkûmla da röportaj yapan Fisk’le dün konuştum. Fisk, Esad düştükten sonra yeni bir savaşın çıkacağından endişe ediyor. 

Suriye’deki hapishaneye girdiniz. Cezayirli olan tutuklu Camel, size ‘önceden ılımlı bir Selefi olduğunu fakat Türkiye’deki mülteci kampına girdikten sonra Libyalı bir şeyhle tanışıp cihadı öğrendiğini’ anlatmış. Bu bilginin gerçekliğini doğrulatabildiniz mi? 
Şunu belirteyim; cezaevinde görüştüğüm tutuklularla röportaj yaparken yanımızda Suriye devletinin görevlileri yoktu. Röportaj koşullarım arasında bu görevlilerin bizi yalnız bırakması vardı ve zor da olsa buna ikna oldular. Yine de bu kişilerin bana söylediklerinin doğruluğunu garanti edemem. Camel, Hamas’ın Cezayir kolunu ve onun başındaki Şeyh Mahfud Nahnah’ı destekliyordu. Ki Nahnah’ı ben de tanırdım. Ilımlı bir kişi olduğu söylenebilir. Bu Cezayirli tutuklunun cihat eğitimi almak için bir mülteci kampını tercih etmesi bana son derece tuhaf geldi. Mülteci kampına yiyecek ve barınma için sığınırsınız, cihat eğitimi için değil. Onun sözlerinden anladığım kadarıyla, Türkiye’deki mülteci kampında birçok Suriyeli olmayan Arap var. Bana Türkiye’ye gitme sebebi olarak ‘Suriye’de cihat yapmak’ demişti. Fakat Suriye’ye vardığında ‘televizyonda izlediği gibi Müslümanların katledildiği bir ortamın ötesinde başka şeyler’ gördüğünü ve hayal kırıklığına uğradığını anlattı. 

Suriyeli olmayan güçler bu savaşın ne kadar aktörü? 
Bu benim de çok kafamı kurcalayan bir soruydu. Görüştüğüm ilk Suriyeli yetkili intihar bombacılarının bir kısmının Filistinli, bir kısmının Ürdünlü olduğunu anlatmıştı. Bu konu da son derece spesifikti. Cezayirlilerin, Libyalıların olduğunu da biliyoruz. Bir de şu detayı paylaşmalıyım: Çatışmalarda ölen yabancıların cesetlerini saklamak için büyük çaba harcanıyor. Yakıldıklarına dair bir iddia da var. 

Hapishanede bir de Türk tutukluyla konuştunuz, Cuma Öztürk… Hamile eşini Antep’te bırakıp Taliban kampına eğitime gitme fikri nasıl ortaya çıkmış, haberinizde bu detay yoktu? 
Tabii ki bu soruyu sormaya çalıştım fakat onunla bir problem yaşadık: Arapça bilmiyordu. Dolayısıyla Türkçe-Arapça tercüme yapabilecek birine ihtiyacımız vardı. Bize Taliban kampında Türkçe konuşulduğunu söyledi. Fakat bunu inandırıcı bulmadım. Çünkü ben o kampa girmiş bir gazeteciyim. Evet, Taliban kampında Türkmenler vardır ama Türkçe konuşulmaz. En azından ben hiç rastlamamıştım. Dolayısıyla bir ihtimal Cuma, Arapça biliyor ama Suriyeli yetkililere karşı kendini korumak için Arapça bilmiyormuş, anlamıyormuş gibi yapıyordu. Ya da gerçekten sadece Türkçe biliyordu. 

Türkçe-Arapça tercüme yapabilecek birini nereden buldunuz Suriye hapishanesinde? 
Türkçeyi çok yavaş anlayan ve çok yavaş çevirebilen bir Arap tutukludan yardım istedik. Her cümle ayrı bir mücadeleye dönüştü hepimiz için. O nedenle de kaçakçılığa bulaştığını söyleyen Cuma’nın tam olarak ne kaçırdığını anlayamadık. İnsan ya da silah. Ama net bilemiyorum. 

Batılı gazetelere röportaj vermeme prensibi olan Esad’a rağmen, Suriye’deki hapishaneye girmeyi nasıl başardınız? 
Bu sorunuzun altında hangi fikrin yattığını biliyorum. O nedenle detaylı bir biçimde anlatmaya çalışacağım: 30 yıldır Suriye’ye gidiyorum. Dolayısıyla beni tanıyorlar. Ajan değilim. Elçilik için çalışmıyorum. Washington bağlantılı bir ajandam yok. Gazeteciyim ve bu biliniyor. Bu kez kimseden izin almadan uçağa atlayıp Halep’e gitmeyi tercih ettim çünkü Halep o sırada ateş altındaydı. Havaalanında 3 saat Muhaberat tarafından sorgulandım. Üstünde alevler tüten barikatların arasında ilerledim. Sonra da eskiden tanıdığım Suriyeli bir gazeteciyi aradım. O da beni doğrudan Suriye Ordusu’nun merkezine götürdü. Onlar da “Buyrun, yakından izleyebilirsiniz, böylece ne tür (kaçak) silahlar yakalıyoruz bizzat görürsünüz” dedi. Anlattıklarını ve gördüklerimi objektif biçimde yazmam ordunun hoşuna gitti. Suriye televizyonlarına konu oldu makalem çünkü ilk kez bir Batılı gazeteci hikâyenin öbür tarafını, yani ordu tarafını anlatıyordu. Ki ben ordunun ruhundan ve geleneğinden hiç de sitayişle bahsetmemiştim o makalemde. Ardından bana (245 kişinin öldüğü katliamın yaşandığı) Daraya’ya girmek ister misin diye sordular. Ben de elbette dedim ve böylece oraya giren ilk Batılı gazeteci oldum. Orada halkla görüşürken mutlaka evin içinde, ordudan görevlilerin yanımda olmamasına özen gösterdim ve haberimi öyle yazdım. (Fisk, Daraya’daki katliamın Özgür Suriye Ordusu’nun rehin aldığı halkı öldürmeye başlamasıyla patlak verdiğini, Suriye Ordusu’nun bölgeye sonra geldiğini yazmıştı. – E.B.) Daraya’dan iki gün sonra bir telefon daha aldım, istersem hapisteki tutuklularla görüşebileceğim söylendi. Esad hükümetinden kişilerin bile o hapishaneye girmeme çok şaşırdıklarını duydum. 

Antepli tutuklu Cuma Öztürk, sizden Türkiye yetkililerine ulaşmanızı istemiş. Makaleniz çıktıktan sonra Türkiye’den size ulaşan oldu mu? 
Aslında bir buçuk saat sonra Beyrut’taki Türkiye Büyükelçiliği’nde bir randevum var. Gidip ona Cuma Öztürk’le ilgili elimdeki bilgileri vereceğim. Cuma’nın karısının Suriyeli bir Türkmen olduğunu anlıyorum çünkü o kayınvalidesinin Halep’teki cenazesine giderken yakalandı. Ben Suriye’deki yetkililerden Cuma’nın karısını araması için izin istedim. Yetkililer de bana gülümsedi, ki tahmin edersiniz bu hiçbir şey demek değil. Cezayirli ve aynı zamanda Fransız vatandaşı olan Camel’in bilgilerini de Fransız elçiliğine ilettim. Çünkü onlara söz vermiştim. Bir gazeteci olarak böyle şeyler yapmam ama tüm haklarından mahrum hapisteki bir kişi benden yardım istediğinde ve ona söz vermişsem, tutarım. 

Suriye’deki iç savaşı yerinden izleyen, hem devlet hem de isyancılar tarafıyla konuşan bir gazeteci olarak Özgür Suriye Ordusu’yla ilgili fikriniz nedir? 
İçerisinde birçok Suriyeli olmayan kişinin olduğunu ve Suriyelilerin ‘Şu anda onlarla birlikte savaşmayı sorun etmiyoruz ama Esad devrildiğinde ülkeyi biz devralmalıyız’ dediğini biliyorum. Yani şimdilik yan yana duruyoruz, gerisini Esad’dan sonra halledeceğiz mantığı. Yaygın bir dedikodu ağır silahların gömülü vaziyette bekletildiği. 

Bu ne demek tam olarak? 
Şu demek: İsyancılar arasındaki çeşitli gruplar edindikleri silahları şimdilik gömmekteler. Esad düştükten sonra gömdüklerini çıkarıp, kendi savaşlarını çıkaracaklar. Katar ve Suudi Arabistan’ın onlara para ve silah yardımı yaptığını biliyoruz. Suriye ordusu bana Halep’te buldukları silahları gösterdi. Belli ki o silahlar Türkiye’den gelmişti. İsveç yapımı silahlardı. 

Nereden anladınız Türkiye’den geldiğini? 
Bir uçağa konup gelemeyeceklerine göre. Belki Şam’a başka ülkelerden geliyordur ama Halep’e Türkiye’den geliyor. Özgür Suriye Ordusu içerisinde 5-10 kişilik küçük gruplar var. Ve bu küçük grupların mobil hastaneleri. kutularca ilaç, serum, plazma, travma sargıları… Hepsinin üstünde Türkçe yazılar vardı. Hepsi Türkiye’deki hastanelerden gelmişti.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.