Slavoj Zizek'ten Yunanistan üzerine: Bu, Avrupa için bir uyanma şansı
Yunanların Hayır’ı, Avrupa’yı içinde bulunduğu ataletten çekip çıkaramadıklarını her gün kanıtlayan avrokratlara karşı bir Hayır’dı. Aynı tas aynı hamamın idamesine bir Hayır’dı; bize tüm bunların aynı şekilde devam edemeyeceğini anlatan çaresiz bir yakarıştı. Bu, bayat teknokrasi ile “tembel, müsrif Yunanlar” hakkında çıkarılan taze ırkçı klişelerin tuhaf kombinasyonuna karşı hakiki bir siyasi görüş konusunda verilen bir karardı. Egoist ve en nihayetinde kendi kendini yok eden oportünizme karşı ilkelerin olağanüstü bir zaferiydi. Galip gelen Hayır, Avrupa’daki krizin tam farkındalığı için bir Evet’ti; yeni bir başlangıca adım atma ihtiyacına Evet’ti.

Çeviri: Melike Ölker & Eda Ağca & Serap Güneş

Çaresiz bir durumda yapılan tarihi oylama ile Yunan referandumundan çıkan sonuç, umulmadık biçimde güçlü bir Hayır oldu. Sovyetler Birliği’nde başka bir ülkeye göç etmek isteyen bir Yahudi olan Rabinoviç hakkındaki meşhur bir fıkra vardır, sık sık anlatırım. Göç bürosundaki bürokrat ona niçin göç etmek istediğini sorar. Rabinoviç şöyle cevap verir: “İki gerekçem var. Birincisi, Sovyetler Birliği’nde Komünistlerin iktidarı kaybetmesinden, bir karşı-devrimin olmasından ve yeni iktidarın Komünist suçları hepten bize, Yahudilere yıkacağından, Yahudilere karşı pogromlara girişilmesinden korkuyorum.”

“Ama” diye lafa girer bürokrat, “bu tamamen saçmalık, Sovyetler Birliği’nde hiçbir şey değişmeyecek! Komünistlerin iktidarı ilelebet payidar kalacak!”

“Tamam işte,” diye sakince yanıtlar Rabinoviç, “bu da ikinci gerekçem.”

Şu sıralar, bu fıkranın Atina’da dolaşan yeni bir uyarlamasından haberdar oldum. Yunan bir genç adam Atina’daki Avustralya Konsolosluğu’nu ziyaret eder ve iş vizesi talebinde bulunur. “Niçin Yunanistan’dan ayrılmak istiyorsun?” diye sorar memur.

“İki sebepten” diye cevap verir Yunan genç. “İlki, Yunanistan’ın Avrupa Birliği’nden ayrılmasının ülkede yeni yoksulluğa ve kaosa neden olacağından endişeleniyorum…”

“Ama” diye sözünü keser memur, “bu tamamen saçmalık. Yunanistan, Avrupa Birliği’nde kalacak ve mali disipline boyun eğecek!”

“Tamam işte,” diye sakince cevap verir Yunan genç, “ikinci sebebim de bu.”

O zaman, Stalin’in sözlerini hafif değiştirirsek, iki seçenek de beterin beteri mi?

Yunan hükümetinin olası hataları ve yanlış hükümleri hakkındaki alakasız tartışmaların ötesine geçmenin vakti geldi. Bahisler artık çok daha yüksek.

Yunanistan ve AB yöneticileri arasında süregiden görüşmelerde hep son dakikada bir uzlaşma formülünün ortaya çıkması durumunun kendisi son derece semptomatik çünkü esas mali meselelerle gerçekten ilgili değil – ki bu aşamada asgari bir fark söz konusu. AB ekseriyetle Yunanları sadece genel anlamda konuşmak, spesifik ayrıntıları olmayan belirsiz vaatlerde bulunmakla suçlarken; Yunanlar AB’yi en ufak ayrıntıları bile kontrol etmeye çalışmakla ve Yunanistan’a önceki hükümete dayatılandan daha sert koşullar dayatmakla suçluyor. Ancak bu suçlamaların ardında daha derin başka bir çatışma pusuda beklemektedir. Yunan Başbakan Alexis Tsipras, yakın bir zamanda, Angela Merkel ile bir akşam yemeğinde yalnız görüşselerdi iki saat içinde bir çözüm bulmuş olacaklarından bahsetmişti. Söylemek istediği şuydu: Avro grubu başkanı Veroen Dijsselblom gibi teknokrat yöneticilerin aksine, iki politikacı olarak Tsipras ve Merkel, anlaşmazlığı siyasi bir anlaşmazlık olarak ele alırlardı. Eğer bu hikâyede sembolik bir kötü adam varsa, Dijsselbloem’dur ve mottosu “İşlerin ideolojik tarafına girersem, hiçbir şey elde edemem”dir.

Bu bizi meselenin can alıcı noktasına getiriyor: Tsipras ve 6 Temmuz’da istifa eden eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis en nihayetinde kararları “ideolojik” olan (normatif tercihlere dayanan) açık bir politik sürecin parçasıymışlar gibi konuşurken AB teknokratları, mesele tamamen ayrıntılı yasal düzenleme önlemlerinden ibaretmiş gibi konuşuyor. Yunanlar bu yaklaşımı reddettiğinde ve daha temel siyasi sorunları gündeme getirdiğinde yalan söylemekle, somut çözümlerden kaçınmakla ve bunun gibi şeylerle suçlanıyorlar. Burada hakikatin Yunanistan’ın yanında olduğu açıktır: Asıl Dijsselbloem’un savunduğu “ideolojik tarafın” inkarının kendisi en saf şekilde ideolojidir. Gayet politik-ideolojik olan kararları, yasal düzenlemelerden ibaretmiş gibi sunmaktadır.

Bu asimetri yüzünden, Tsipras ya da Varoufakis ile AB ortakları arasındaki diyalog, çoğu kez, temel meseleler üzerine ciddi bir tartışma isteyen genç bir öğrenci ile, öğrencilerin sorularını yanıtlarken aşağılayıcı bir şekilde bu temel meseleyi yok sayan ve teknik noktalar üzerinden öğrenciyi azarlayan (“Bunu doğru formülleştirmedin! Bu yasal düzenlemeyi dikkate almadın!”) kibirli bir profesör arasındaki bir diyaloga benziyor. Veyahut çaresizlik içinde başına gelenleri anlatan bir tecavüz kurbanı ile idari ayrıntılara yönelik taleplerle sürekli onun sözünü kesen polis memuru arasındaki bir diyaloga.

Politikadan tarafsız uzman idaresine bu geçiş, tüm siyasi sürecimizi karakterize etmektedir: Zora dayalı stratejik kararlar, tarafsız uzman bilgisine dayalı idari düzenlemeler olarak gitgide daha fazla maskelenmekte ve daha fazla gizlilik içinde müzakere edilip demokratik istişare olmadan yürürlüğe konmaktadır. Verilen mücadele, Avrupa ekonomik ve politik Leitkultur‘ü (ana kültür) için verilen bir mücadeledir. AB güçleri, on yıllardır Avrupa’yı atalet içinde tutan teknokratik statükodan yanadırlar.

Büyük muhafazakâr T. S. Eliot, Notes Towards a Definition of Culture kitabında, yapılacak yegane seçimin, sapkınlık ile inançsızlık arasında olduğu, örneğin bir dini canlı tutmanın tek yolunun, bu dinin ana gövdesinden mezhepçi bir kopuş gerçekleştirmek olduğu anlar olduğunu belirtmiştir. Bugün Avrupa’ya ilişkin konumumuz budur: Avrupa mirasında kurtarılmaya değer olanı (demokrasi, insanlara güven ve eşitlikçi bir dayanışma) artık yalnızca yeni bir sapkınlık (ki şu anda Syriza tarafından temsil edilmektedir) kurtarabilir. Syriza’nın köşeye sıkıştırılması halinde kazanacak olan Avrupa, “Asyalı değerlere sahip bir Avrupa” olacaktır (elbette bu Asya ile değil, çağdaş kapitalizmin demokrasiyi askıya alma yönündeki açık eğilimi ile ilgili bir durum).

***

Batı Avrupa’da bizler Yunanistan’a, zor durumdaki yoksul bir ülkeyi merhamet ve sempati ile izleyen, olaydan tamamen bağımsız gözlemcilermişiz gibi bakmak istiyoruz. Böylesine konforlu bir bakış açısı, vahim bir illüzyona dayanıyor – son haftalarda Yunanistan’ın başına gelen her şey bizi ilgilendiriyor; o Avrupa’nın tehlikede olan geleceğidir. Bu yüzden Yunanistan hakkında bir şeyler okuduğumuzda her zaman hatırlamamız gerekir ki, eskilerin dediği gibi, de te fabula narrator (anlatılan senin hikâyendir).

Avrupa nizamının Yunan referandumuna tepkisinden, adım adım bir ideal ortaya çıkıyor, Gideon Rachman’ın Financial Times’ta yakın zamanda yayınlanan bir köşe yazısının başlığının, son derece isabetli bir şekilde ifade ettiği bir ideal: “Avro bölgesinin en zayıf halkası, seçmenlerdir.”

Bu ideal dünyada, Avrupa “en zayıf halkasından” kurtuluyor ve uzmanlar gerekli ekonomik önlemleri doğrudan empoze etme gücü kazanıyor – seçimler yapılsa bile, işlevleri yalnızca uzmanların sunduğu konsensüsü onaylamak olacak. Sorun, bu “uzmanlar politikasının” bir mevhumeye, “uzatma ve mış gibi yapma” mevhumesine (geri ödeme süresini uzatmak ama nihayetinde tüm borçlar ödenecekmiş gibi yapmak) dayanmasıdır.

Mevhume neden bu kadar inatçı? Mesele, sadece, bu mevhumenin borç uzatmayı artık Alman seçmenler açısından daha kabul edilebilir hale getirmesi ya da Yunan borcunun silinmesinin Portekiz, İrlanda ve İspanya’nın benzer taleplerine kapı aralayacak olması değil. Borcun tamamen geri ödenmesini iktidardakiler de gerçekten istemiyor. Borç verenler ve borcun bekçileri, borçlu ülkeleri yeterince suçluluk duymamakla itham ediyorlar – kendilerini masum hissettikleri için suçlanıyorlar. Uyguladıkları baskı, psikanalizin “süper ego” olarak adlandırdığı şeyle mükemmelen örtüşüyor: Süper egonun paradoksu, Freud’un gördüğü şekliyle, onun taleplerine ne kadar boyun eğersek o kadar suçluluk duyacağımızdır.

Öğrencilerine yapılması imkânsız ödevler veren, sonra da onların kaygılı ve panik içindeki hallerini görüp sadistçe eğlenen kötücül bir hoca hayal edin. Borçluya verilen borç paranın gerçek amacı, borcu kârla birlikte geri almak değil borcun sonsuz şekilde sürmesi ve borçluyu kalıcı olarak bağımlı ve boyunduruk altında bırakmasıdır. En azından borçluların birçoğu için durum bu. Çünkü borçludan borçluya değişiyor. Yalnızca Yunanistan değil, ABD de borcunu teorik olarak geri ödeyemeyecek durumdadır ki bunu artık açıktan kabul etmektedir. Dolayısıyla kreditörlerine şantaj yapabilen borçlular vardır, çünkü batmalarına izin verilemez (bankalar), geri ödeme koşullarının kontrolüne sahip borçlular vardır (ABD hükümeti) ve son olarak da, itilip kakılarak aşağılanabilen borçlular vardır (Yunanistan).

Borç verenler ve borç bekçileri, Syriza hükümetini temel olarak yeterince suçluluk duymamakla itham etmektedirler – Syriza hükümeti, kendisini masum hissetmekle suçlanmaktadır. AB nizamında Syriza hükümetinden böylesine rahatsız olunmasının sebebi budur: borcunu kabul etmesi, ama suçluluk duymaması. Syriza hükümeti süper egonun basıncından kurtulmuştur. Bu duruş Varoufakis’te, onun Brüksel ile ilişkisinde cisimleşir: Borcun ağırlığını tamamen kabul etmekte ve, AB politikasının bir işe yaramadığı apaçık ortada olduğu için, son derece mantıklı bir şekilde, başka bir seçenek bulunması gerektiğini savunmaktadır.

Paradoksal biçimde, Varoufakis ve Tsipras’ın tekrar tekrar belirttikleri nokta, Syriza hükümetinin, borç verenlerin paralarını en azından kısmen geri alabilmesi için son şans olduğudur. İşlerin nasıl gittiğinin gayet farkındayken, bankaların Yunanistan’a para akıtması ve böylesine klientalist bir devlete işbirliği yapmasındaki gizemi, Varoufakis’in bizzat kendisi de merak etmektedir. Syriza hükümeti, ana tehdidin Brüksel’den gelmediğinin bilincindedir –Brüksel, ortada klientalist, yozlaşmış bir devlet varsa, Yunanistan’ın yanındadır. AB bürokratlarının bu konuda suçlanması gereken nokta, Yunanistan’ı yolsuzluk ve işe yaramazlık konusunda eleştirirken, bu yolsuzluğu ve işe yaramazlığı şekillendiren siyasi gücün kendisini (Yeni Demokrasi Partisi) desteklemeleridir.

Syriza hükümeti tam olarak bu çıkmazı ortadan kaldırmayı hedefliyor – Varoufakis’in programatik bildirgesine (Guardian’da yayınlamıştı) bakın. Syriza hükümetinin nihai stratejik hedefini şöyle açıklıyor:

Yunanistan, Portekiz veya İtalya’nın avro bölgesinden çıkması, kısa zaman sonra Avrupa kapitalizminin parçalanmasına yol açacak, Rehn’in doğusunda ve Alplerin kuzeyinde oldukça ciddi bir resesyon fazlasına sebep olurken, Avrupa’nın geri kalanı da kısır bir stagflasyonun pençesine düşecektir. Bu gelişmeden kimin yararlanacağını sanıyorsunuz? Avrupa’nın kamu kuruluşlarının küllerinden Phoenix gibi yükselecek bir ilerici sol mu? Yoksa Altın Şafak Nazileri, türlü türlü neo-Naziler, yabancı düşmanları ve kara borsacılar mı? Bu ikisinden hangisinin avro bölgesinin çözülmesini fırsat bileceği konusunda kesinlikle hiçbir şüphem yok. Şahsen ben, 1930’ların bu postmodern versiyonunun yelkenine rüzgar doldurmaya hiç hazır değilim. Bundan Avrupa kapitalizmini kurtarmaya çalışacak olanların, münasip sapkın Marksistler olarak bizler olacağımız anlamı çıkıyorsa, varsın öyle olsun. Avrupa kapitalizmine, avro bölgesine, Brüksel’e veya Avrupa Merkez Bankası’na sevdalı oluşumuzdan değil, bu krizin lüzumsuz insani bedelini asgariye indirmek istediğimizden kaynaklanıyor bu.

Syriza hükümetinin mali politikası, şu çerçeveyi yakından izlemiştir: Bütçe açığı olmayacak, katı disiplin uygulanacak, vergiler üzerinden daha fazla para toplanacak. Alman medyasında bazıları, yakın zamanda Varoufakis’i, bizimkinden farklı, kendi evreninde yaşayan bir psikopat olarak karakterize ettiler. Peki ama Varoufakis bu kadar radikal mi?

Varoufakis’le ilgili bu derece moral bozucu olan şey radikalizmi değil rasyonel pragmatik tevazusu – Syriza’nın sunduğu tekliflere yakından bakıldığında, insan bunların, bir zamanlar standart ılımlı sosyal demokrat ajandanın bir parçası olduğunu (1960’lar İsveç’inde, hükümet programı çok daha radikaldi) fark etmekten kendini alamaz. Bu aynı tedbirleri savunmak için illa ki “radikal” sola ait olmanızın gerekmesi, zamanımızın hüzünlü bir işareti – karanlık zamanların bir işareti; ama aynı zamanda solun, onlarca yıl önce ılımlı merkez sola ait olan alanı işgal etmesi için de bir şans.

Ancak, belki de, Syriza’nın politikasının ne kadar ılımlı olduğuna dair durmadan tekrar edilen vurgu, bir şekilde hedefi ıskalıyordur – sanki bunu yeteri kadar sık tekrar edersek/edermiş gibi yaparsak, avrokratlar tehlikeli olmadığımızı sonunda fark edecek ve bize yardım edecekmiş gibi. Syriza etkin bir şekilde tehlikelidir, Avrupa Birliği’nin mevcut yönelimi açısından bir tehdit teşkil etmektedir – bugünün küresel kapitalizmi eski refah devletine geri dönüşün altından kalkamaz.

Bu nedenle Syriza’nın istediği şeyin ılımlılığına dair güvence verip durmanın samimiyetsiz bir yanı var: Aslında, mevcut küresel sistemin koordinatları içerisinde mümkün olmayan bir şeyi etkili bir şekilde istiyor. Ciddi bir stratejik seçim yapılması gerekecek: Ilımlılık maskesini düşürmesinin ve mütevazı da olsa bir kazanım elde etmesi için gereken çok daha radikal bir değişimi açık bir şekilde savunmasının zamanı gelmişse ne olacak?

Yunanistan referandumunu eleştirenlerin birçoğu, referandumun neyle alakalı olduğunun belli olmadığını alaylı bir şekilde belirterek, bunun salt bir demagojik duruş olduğunu iddia etti. Her şey bir yana, referandumun, avro ya da drahmi ile, Yunanistan’ın Avrupa Birliği içinde ya da dışında kalmasıyla alakalı olmadığı kesin: Yunan hükümeti Avrupa Birliği’nde ve avro bölgesi içinde kalma isteğini tekrar tekrar vurguladı. Ve yine, eleştirenler, referandumun tartışmaya açtığı temel siyasi meseleyi, belirli ekonomik tedbirlere ilişkin idari bir karara otomatik şekilde indirgediler.

***

2 Temmuz’da Bloomberg’e verdiği mülakatta Varoufakis, referandumun gerçekten neyle ilgili olduğunu açıklığa kavuşturdu. Seçim, Yunanistan’ı batmanın eşiğine getiren son yıllardaki AB politikasının sürdürülmesi ile – “uzat ve mış gibi yap” mevhumesi (geri ödeme dönemini uzatmak; ancak tüm borçlar en sonunda ödenecekmiş gibi yapmak) – artık böylesi mevhumelere bağlı kalmayacak ve Yunan ekonomisinin gerçekten toparlanmasını sağlamaya nasıl başlanabileceğine dair somut bir plan sunacak yeni, gerçekçi bir başlangıç arasındaydı.

Böylesi bir plan olmadan kriz kendisini tekrar ve tekrar yeniden üretecekti. Aynı gün IMF bile “nefes alacak boşluk” yaratmak ve ekonomiyi işler tutmak için Yunanistan’ın geniş kapsamlı bir borç ertelemesine ihtiyacı olduğunu kabul etti (ödemelerde 20 yıllık bir moratoryum öneriyor).

Bu nedenle Yunan referandumundaki Hayır, ekonomik krize iki farklı yaklaşım arasındaki basit bir seçimden çok daha fazlasıydı. Yunan halkı, en aşağı kendini kurtarma güdülerine hitap eden alçak bir korku kampanyasına karşı kahramanca direndi. Halk, referandumu avro ile drahmi, Yunanistan’ın Avrupa’da kalması ve Grexit (avro bölgesinden çıkması) arasında bir seçimmiş gibi sunan karşıtlarının acımasız manipülasyonunun içyüzünü gördü.

Yunanların Hayır’ı, Avrupa’yı içinde bulunduğu ataletten çekip çıkaramadıklarını her gün kanıtlayan avrokratlara karşı bir Hayır’dı. Aynı tas aynı hamamın idamesine bir Hayır’dı; bize tüm bunların aynı şekilde devam edemeyeceğini anlatan çaresiz bir yakarıştı. Bu, bayat teknokrasi ile “tembel, müsrif Yunanlar” hakkında çıkarılan taze ırkçı klişelerin tuhaf kombinasyonuna karşı hakiki bir siyasi görüş konusunda verilen bir karardı. Egoist ve en nihayetinde kendi kendini yok eden oportünizme karşı ilkelerin olağanüstü bir zaferiydi. Galip gelen Hayır, Avrupa’daki krizin tam farkındalığı için bir Evet’ti; yeni bir başlangıca adım atma ihtiyacına Evet’ti.

Şimdi adım atma sırası AB’de. Halinden memnun ataletinden uyanabilecek ve Yunan halkı tarafından verilmiş umut işaretini anlayabilecek mi? Yoksa dogmatik rüyasını devam ettirebilmek için Yunanistan üzerine gazabını mı yağdıracak?

Zizek'in bu yazısını Dünyadan Çeviri Türkçeye tercüme etti ve yazı oradan alındı. Gitmek içintıklayınız.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.