'Türkiye nükleerde niçin Japonya’ya güveniyor?'

Kaynak: http://homoinsurrectus.com / Doğu Eroğlu



Türkiye’deki siyasal iktidar 2023 yılına dek en az 2 faal nükleer santral hayaliyle ellerini ovuşturadursun, eski dünyanın kalkınmacı düşlerini nükleerle gerçekleştirmiş Japonya’da, Fukuşima Dai-ichi Nükleer Santrali’nde meydana gelen felaketle birlikte  –küresel kapitalizmin izin verdiği ölçüde– yeni enerji çözümleri tartışımaya açıldı. Felaketten sonra nükleer enerji üretimine geçici olarak ara veren Japonya, kalkınma hayallerini üçüncü dünya ülkelerine pazarlamaya ise devam ediyor. Görünüşe göre bu ilgi karşılıklı: 30 Mayıs’ta Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na yaptığı ziyarette “Japonya’da bir olay yaşandı diye bütün insanlığı farklı yerlere taşımanın anlamı yok” diye konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Fukuşima deneyimine karşın nükleer enerjiyi Türkiye’ye getirme iradesinde bir değişiklik olmadığını ortaya koydu.

Kurulduğu yerlerde kendine bağımlı bir ekonomik ve toplumsal hayatı dikte eden; metropol-perifer çelişkisini katmerleyen; yalnızca kazalar yoluyla değil, yarattığı inanılmaz enerji arzıyla ihtiyacın çok ötesinde bir tüketimi toplumsal kural haline getirerek ekolojik dengeyi kökünden sarsan nükleer enerji gerçeğini Japon gazeteci Yasufumi Suezawa ile Tokyo’da konuştuk. Fukuşima Dai-ichi’deki kazadan altı ay sonra bölgeye giden ve radyoaktif sızıntı yüzünden evlerinden zorla tahliye edilenlerle aylar süren görüşmelerini “@Fukushima” isimli kitapta toplayan Suezawa, Fukuşima’yı ve hükümet-sermaye-basın üçlüsünün eliyle Japonya’ya sokulan nükleer enerjinin yarattığı apatik tüketim toplumunu anlattı.

***

Doğu Eroğlu: @Fukushima çalışmanız kapsamında, kaza öncesinde tahliye edilen bölgelerde yaşayan insanlarla röportajlar yaptınız. Görüşmeleri hangi zaman diliminde gerçekleştirdiniz? Projede kimler yer aldı?

Yasufumi Suezawa: Fukuşima’da çalışmaya kazanın altıncı ayından itibaren başladık. Ağustos’tan Ekim’e dek bölgedeydik ve aralarında idarecilerin, belediye başkanlarının da olduğu 52 Fukuşimalı ile detaylı görüşmeler yaptık. Proje bağımsız gazeteciler tarafından gerçekleştirildi. Kimsenin sıradan insanların görüşlerine değer vermediği bir ortamda oldukça kendine özgü bir sonuç ortaya çıktı.

Futaba’dan tahliye edilen Tadano ailesi – Fotoğraf: Hiro Komae

TEPCO (Tokyo Elektrik Enerjisi Şirketi) ve Japon hükümeti durumu artık sakinlikle karşılıyor, işlerin düzeldiğinden ve kontrolü ele aldıklarından söz ediyorlar. Sızıntının etkisinin öngörülenden az olacağını belirtiyorlar. Peki bölgede yaşayan, evlerini ve tüm sahip olduklarını geride bırakmak zorunda kalanlar ne düşünüyor?

Hepsinde büyük bir duygu yoğunluğu var, özellikle TEPCO’ya karşı çok dolular. Normalde olaylara eleştirel yaklaşmayan insanlar, başlarına büyük bir felaket geldiği için her şeyi açıklıkla konuşabiliyorlar. Kazanın altıncı ayında bölgeye ilk gittiğimde konuşmakta çok güçlük çekiyorlardı, herkes büyük bir yas içerisindeydi. Zamanla kendilerini daha rahat ifade eder oldular ama hala konuşurken gözleri doluyor hepsinin. En kötüsü de ellerinde iyimser olabilmelerini sağlayacak hiçbir şey olmaması. Tsunami binlerce insanın hayatını aldı ve onbinleri evsiz bıraktı ancak geride kalanlar yaşamlarını tekrardan kurma planları yapabiliyorlar. Fukuşima’dakiler öyle değil; geleceklerinden endişe ediyorlar, önlerini göremiyorlar. İnsanların söyleyecek çok şeyleri var fakat Tokyo dışındaki hiçbir şeyle ilgilenmeyen anaakım basın olup bitene kulağını tıkamış durumda.

Sızıntı bölgesinden tahliye edilen vatandaşlar geçici yerleşimlerinde hayatlarını nasıl idame ettiriyorlar? Hükümet veya TEPCO’dan destek alıyorlar mı?

TEPCO belediyelere aylık kişi başı bin yen gibi bir para ödüyor. Vatandaşların zararları deprem ve afet sigortaları aracılığıyla karşılandı. Ayrıca vatandaşlara  aylık bağlandı, geçici yerleşimlerindeki hayatlarını sürdürebilmeleri için TEPCO ve devletten aylık 60 bin yenlik tazminat alıyorlar.

Tsunami’nin tahrip ettiği Ishinomaki’den bir kare – Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Bölgeden tahliye edilenler insansızlaştırılmış alana komşu ilçelerde yaşamaya devam ediyorlar. Yani radyasyonun etkisinden yeterince uzaklaşmış değiller. Ayrıca reaktörlerin kritik durumu da sürüyor. Tüm bu maddi desteğe karşın insanlar niçin Fukuşima eyaletinden ayrılmıyorlar?

Çünkü ne olursa olsun memleketlerini terk etmek istemiyorlar. Tahliye edilenlerin çoğu eski yerleşimlerine geri dönmek istiyorlar ancak bunun henüz mümkün olmadığını bildikleri için çok üzgün ve kızgınlar. Hükümet şu durumda bile “dönün” dese insanlar evlerine dönecek durumdalar. 20 kilometrelik insansız bölgenin etrafı da şartlı tahliye edildi, tahliyeyi kabul edenler tazminat alarak başka yerlere yerleştiler ancak uygulamaya direnenler de oldu. Özellikle yaşlılar bölgede yaşamaya devam ediyor; doğup büyüdükleri yerde, kendi evlerinde ölmek istiyorlar. Japonlar için yetiştikleri yeri terk edip hiç bağlantıları olmayan yeni bir kente veya kasabaya taşınmak çok zordur.

İnsansızlaştırılan alanı terk edenlerin şu aşamadaki beklentileri neler? Evlerine ne zaman dönebilmeyi umuyorlar?

Beklentiler tahliye edilenlerin yaşadıkları yere göre değişiyor. Bazı belediye başkanları bir sene içerisinde kendi idari bölgelerinde yaşamın yeniden başlayacağını söylüyor. Ama çok olumlu, umutlu bir durum yok. Dönmek çok zor, yoğun radyasyondan ötürü dönülemeyecek durumda olan bölgeler çoğunlukta. İşin aslı, işsiz kaldıkları için belediye başkanları bir an önce bölgeye dönülmesini savunuyorlar. Bazıları üç sene içerisinde tüm bölgelere kesin dönüş yapılacağını iddia ediyor. 20 kilometrelik tahliye alanında 11 ayrı idari bölge var. Dış çemberdeki bölgelerde de son derece yoğun radyasyon var. Ancak 20 kilometrelik alanın hemen sınırında yer alan bölgelerden birinin belediye başkanı ilçenin güvenli olduğunu iddia etti ve hayat orada devam ediyor. Hükümet ise bu konuda açıklama yapmaktan kaçınıyor. Çoğu yerel idareci merkezi hükümete tepkili, “Hükümet bize dönüp dönemeyeceğimize dair hiçbir şey söylemiyor. Biz de eninde sonunda dönüleceği varsayımıyla yaşıyoruz. Ancak hiç dönülemeyecek yerler varsa devlet bunu açıkça ifade etmeli” diyorlar.

Tahliye alanının yalnızca 11 ilçeyle sınırlı tutulması doğru mu?

Uzmanlar hükümetin uygulamaya koyduğu tahliye bölgesinin çok da doğru belirlenmediğini söylüyorlar. Sorunun temelinde devletin pek çok kritik bilgiyi hala bizlerden gizlemesi yatıyor. Radyoaktif sızıntı hem santralden salınan gazlar, hem kontamine olmuş (radyoaktif kirlenmeye uğramış) materyalin su ve toprağa karışmasıyla gerçekleşti. Reaktörlerdeki patlamaların ardından nükleer santralden büyük miktarda radyoaktif gaz salındı. Bölgenin yer şekilleri ise bir anlamda bu gaz bulutunun rotasını belirlemiş oldu. Radyoaktif rüzgar, Fukuşima kent merkezine doğru bir yay çizerek tekrar denize yöneldi. Onun için de merkezinde santralin olduğu dairesel bir tahliye bölgesinin belirlenmesi çok da anlamlı olmadı.

Soma kenti sakini bir aile evlerinin yikintisi basinda – Fotoğraf: Sergey Ponomarev

Kasabalar ve köyler Tokyo için feda edildi

Nükleer enerji Japon toplumuna önemli bir dönüşüm yaşattı. Santrallerin kurulu olduğu kasaba ve kentler de bu dönüşümden paylarını aldılar. Nükleer santraller kuruldukları yerlerde hayatı geçmişten bugüne nasıl etkilediler?

Santrallerin etrafında yaşayanların hayatları tamamen değişti. Futaba’dan ayrılmak zorunda kalan çiftçiler bölgenin çok değiştiğini, eski kültürün kaybolduğunu söylüyorlar. TEPCO’nun getirdiği refah, insanların yaşam biçimlerinde büyük değişikliklere yol açmış. Daha önce Fukuşima’nın o bölgesi belirli bir sanayi faaliyeti olmayan, insanların senenin kimi zamanlarında geçici işçi olarak başka kentlere gittikleri fakir bir bölgeymiş. Santralle birlikte bu işlere ihtiyaç duymayacak kadar zenginleşmiş herkes. Japonya genelindeki nükleer santrallerin kuruluş şablonu Futaba’daki hikayeye çok benziyor. Santrallerin çoğu, terkedilmiş, fakir, ülke için gelir yaratamayan kırsal mahrumiyet bölgelerine kuruldu.

Özellikle nükleer santrale tepki gösteremeyecek kadar fakir, ona bağımlı hale gelecek bölgeler seçildi yani.

Evet, insanlar da refah içinde bir gelecek umuduyla kabul ettiler. Herkes büyük evlerde, altlarında Mercedes-Benz arabalarla bolluk içinde yaşıyordu. Şimdi ne yazık ki hiçbir şeyleri yok. Bir anda çok zenginleştiler ama felaketten sonra sonra çok ama çok pişman oldular. Bölgede yaşayanlar kendilerini nükleer felaketin yalnızca mağduru değil, suçlusu olarak da görüyorlar.

Fukuşima eski bir santral, bir önceki nesiller “keşke zamanında karşı çıksaydık” diyorlar mı?

Elbette. Ama bu fikrin ne kadar anlamsız olduğunu da biliyorlar. Olan oldu. O zamanlar onlar için başka çözüm yoktu. Karşı çıkanlar ise deli muamelesi gördü, marjinalleştirildiler. “Ekonomik kalkınmamızı niye istemiyorsunuz?” diye tepki gördüler.

Japon toplumunun nükleer enerjiyle tanışması çok trajik bir biçimde, 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarıyla oldu. Bu toplumsal travmaya rağmen, nükleer enerji nasıl oldu da gündelik hayatın bu denli içine girmeyi başardı?

En önemli faktör ABD’nin etkisi. ABD yönetimi, General Electric şirketi aracılığıyla bu teknolojinin Japonya’ya getirilmesine büyük destek verdi. Japonya’daki ilk nükleer enerji santralini kuran da General Electric’tir zaten. O dönemde, gazetelerde nükleer enerjinin barışçıl bir enerji olduğuna ilişkin yazılar yayınlandı. Atom bombası ne kadar kötü olursa olsun, bu teknolojinin barışçıl amaçlar için kullanıldığında sayısız yararları olduğu belirtildi. Yaygın halkla ilişkiler kampanyaları yapıldı ve sayısız etkinlikler düzenlendi.

Tokyo’daki nükleer karşıtı gösterilerden bir kare

Peki toplumsal bir tepki oluşmadı mı?

İnsanlar bu propogandaya inandı. Nükleer denemelerde olumsuz sonuçlar ortaya çıkmasına rağmen gazeteler bunları öne çıkartmadı, ne kadar “barışçıl” bir enerji olduğu yazıldı çoğunlukla. Tepki gösterenler de vardı; 70’lerde nükleer santraller ilk kurulurken solcular bu işe çok karşı çıktılar. Ancak ilerleyen dönemde nükleer santral politikasının kazandığı başarı sol siyasete de büyük darbe vurdu.

Gazete ve televizyonlarda, Japonya için bu enerji biçiminin ne kadar önemli olduğu, doğaya ve insana hiçbir zararı olmadığı sayısız kereler anlatıldı. İnsanların zaten bu konuda hiçbir bilgisi yoktu, hükümetin sözlerine, gazetelerde yazanlara inandılar. Varoşlarda ve kırsalda yaşayan insanlar da istihdam imkanları yüzünden bu gelişmeye olumlu yaklaştılar. Aslında burada bir ayrım da yapmak lazım; insanlar bu konuda ne kadar cahil olurlarsa olsunlar, nükleer enerjinin güvenli olduğuna inanmayı seçiyorlar. Edindikleri bilgiye göre değil, bu inanca göre hareket etmek onları rahatlatıyor. Geçtiğimiz yıllarda İbaraki’deki nükleer santralde bir sorun yaşandı ve iki işçi yaşamını yitirdi. Olaya neredeyse kimse tepki göstermedi. Nükleer santrallerin kurulumundan bu yana İbaraki’deki gibi pek çok sorunla karşılaşıldı ancak insanlar bu enerjinin güvenli olduğuna inanmayı seçmişti bir kere. Karşılığında aldıklarının da bu inancın oluşmasında etkili olduğunu düşünüyorum. Hükümetlere ek olarak, TEPCO ve diğer şirketler de nükleer santrallerin güvenli olduğu konusunda diretiyorlar. Bizim kültürümüzün yarattığı bir ilüzyon bu. Japonya’da doğru şartlar sağlanır, şirketler, hükümet ve basın bir konuda gerekli baskıyı yaratırsa, “ak” olur “kara”. Halk da, “yok yahu, bu aktır” diyemez. Japon kültürü böyle; karar alma süreçlerindekiler daha fazla enerjiye ve santrale ihtiyacımız olduğunu söylediklerinde halk doğrudan buna itiraz edemiyor. Çok kültürel bir sorun bu. Nükleer enerjinin açık seçik riskleri olmasına rağmen bu riskler hakkında hiç konuşulmuyor. Üstler ne derse o oluyor. Kazadan sonra da araştırmalar yapıldı, nükleer santrallerin olumsuz etkileri ortaya kondu ancak insanlar hala şirketlerin ve hükümetlerin söylediklerini kabul etmeyi seçiyorlar.

1986’daki Çernobil Faciası, o döneme dek yaşanan en kritik nükleer kazalardan biriydi. Tıpkı Hiroşimalılar’ın patlayan atom bombasının ardından, radyasyonun etkisinden bihaber şekilde kentte yaşamaya devam etmesi gibi, 1986’daki radyoaktif kirlenme sonrasındaki süreç de iyi yönetilemedi. Etkiler yeterince bilinmediği için gerekli önlemler alınmadı, hükümetler vatandaşlarını yanlış yönlendirdiler. Fukuşima’daki kazada ise hem radyoaktif gazlar salındı, hem de su ve toprak radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Daha önce deneyimlenmemiş, kritik bir durum söz konusu, olası etkilerin boyutu hala kestirilemiyor. Bölge sakinleri kirlenme bölgesinde kalmanın riskli olduğunu düşünmüyor mu?

Daha önce deneyimlenmemiş bir olay meydana geldiği için kimse isabetli bir yorum yapamıyor. Hükümet belli bir bölgeyi tahliye etti, ancak radyasyonun uzun dönemde ne etkiler yapacağı meçhul. Fukuşima eyaleti tam bir test bölgesi haline geldi, bir laboratuvar gibi oldu. Nazi kamplarında insanlar üzerinde yapılan deneylere benziyor; Fukuşima’daki insanların başına nelerin geleceğini ileride göreceğiz.

Tokyo’dan tipik bir gece manzarası, ışıklandırmalarla donatılmış sokaklar – Fotoğraf: Doğu Eroğlu


Fukuşimalılar dışında, Japon toplumunun kalanı olaya nasıl yaklaşıyor?

Japon toplumunun büyük çoğunluğu Tokyo gibi megakentlerde yaşıyor. Bu kentler de Fukuşima’ya oldukça uzak, radyasyondan doğrudan etkilenmiyorlar. Depremin ve tsunaminin Tokyo’ya en büyük etkisi, iki hafta boyunca yaşanan ufak enerji kesintileriydi. Tüm bu olaylar Japon metropolislerine, yürüyen merdivenlerin çalışmaması, kentlerdeki ışıklandırmalarda kısıntya gidilmesi biçiminde etki yaptı. Oralarda yaşayan halk, ölen binlerce insana, afet bölgelerindeki yaşam mücadelesine pek aldırış etmedi.

Kentlilerin bu konu hakkında konuşmaktan kaçınmaları benim de dikkatimi çekti. Ne zaman Fukuşima konusu açılsa meseleyi geçiştirmeye çalışıyorlar, fikir belirtmekten kaçınıyorlar.

“Nükleer kaza zaten geçmişte kaldı, onu değiştiremeyiz. Hükümet ne derse doğrusu odur” gözüyle bakıp kendi hayatlarını yaşamaya devam ediyorlar. Toplumsal ve siyasal bir kayıtsızlık hali söz konusu. Bu Japonya’nın en önemli problemlerinden biri. Özellikle genç kesim meseleye çok ilgisiz.

Tahliye haberini öğrenen İitate’li vatandaşlar – Fotoğraf: Kyodo News

Şirketler, basın ve hükümet bu işte birlikte

Tomioka bölgesinden tahliye edilmiş biri, eskiden nükleer santralin faydasına ve güvenli oluşuna çok inandığını, şimdi ise inandığı her şeyin allak bullak olduğunu ifade etti. Tomioka gibi bölgeler için nükleer santral gerçekten de çok faydalıydı. Her sene üç ay süren kontrol ve bakım dönemlerinde kasabalar geçici işçilerle dolup taşıyordu. Bölge ekonomisi bu dönemlerde önemli kazanç elde ediyordu. Santralin güvenilirliğine olan inanç ise dudak uçuklatacak cinsten. Aynı kişinin anlattığına göre, bölgede yapılan güvenlik ve afet eğitimlerinde yetkililer, “büyük bir deprem veya felaket halinde nükleer santrale kaçın” şeklinde uyarmışlar insanları. Yöre insanının Fukuşima Nükleer Santrali’ne sarsılmaz bir güveni varmış yani.

Bölge sakinlerinin nükleer enerjiyi bu denli benimsemesini ve güvenmesini sağlayan şey neydi?

Nükleere duyulan bu yüksek itimat, devletin ve TEPCO’nun büyük paralar harcayarak gerçekleştirdiği halkla ilişkiler kampanyalarının bir sonucudur. Bu kampanyalara büyük paralar ve insan gücü ayıran TEPCO, yıllar boyu “nükleer çok güvenlidir, çevre dostudur” diye tanıtımlar yaptı. Elbette bu işten en kazançlı çıkanlardan biri de ulusal basın oldu. Bu kampanyalardan en karlı çıkan, TEPCO’dan doğrudan para alan basındı. Felaketten önce çok nadir de olsa nükleer enerjinin tehlikesiyle iligili yazılar çıktığı oluyordu, ancak bu eleştiriler parmakla gösterilecek kadar azdı.

Japon basının mülkiyet yapısını nasıl? Tekeller, büyük holdingler ve şirketler Japon ekonomisin kalanında olduğu gibi bu sektörde de faaliyet gösteriyorlar mı?

Japonya’daki medya grupları genellikle bir gazete ve televizyondan oluşur. Yani pek çok gazete ve televizyona aynı anda sahip olan tekellerin veya medya kartellerinin varlığından söz edemeyiz.

TEPCO başkanı Masataka Shimizu’nun 11 Nisan 2011′deki basın toplantısından


Japonya’nın önde gelen gazetelerinin günlük tirajları milyonlarla ifade ediliyor. Öyle ki, ülkenin en çok satan gazetesinin günde 11 milyonluk bir tiraja ulaştığı belirtiliyor. Bu satış rakamları da göz önünde bulundurulduğunda, gazetelerin reklam veren şirketlerle ilişkileri nasıl?

Reklamlar Japon basını için çok önemli bir gelir kaynağı. Gelirlerin yarısından fazlası bu yolla ediniliyor. TEPCO da gazetelerin en önemli müşterilerinden biri. Gazetelerin reklam verenleri aynı olduğu için içerikleri de zaman içerisinde birbirlerine yakınsıyor. İnsanların hayatları ve görüşleri değil, hükümetin görüş ve istekleri öne çıkıyor.

Ana gelir kaynağı reklam olan basın organlarını bir kenara koyalım. Kendi satışlarıyla varlığını sürdürebilen yayın organları için ahlaki bir seçim söz konusu;  ya reklam verenlerle ters düşmeyen yayınlar yapıp geniş reklam gelirleriyle büyümelerini sürdürecekler, ya da satış gelirlerine güvenmeyi seçip tarafsız ve eleştirel içerik üretmeye devam edecekler. Japon gazeteleri bu dengeyi nasıl sağlıyorlar?

Meseleyi nükleer enerji bağlamında değerlendirelim. Kimi küçük gazetelerde nükleere ilişkin eleştirilerin yayınlandığı oluyorsa da bu görüşlere genellikle anaakım medyada yer verilmiyor. Bunun sebeplerinden biri enerji şirketlerinin gazetelerle olan ticari ilişkisi. Gazeteler, olayları şirketlerin ve hükümetin gördüğü gibi aktarmakta beis görmüyorlar. Nükleere ilişkin haberlerin kaynağı genellikle hükümet. Gazeteciler, gelişmeler hakkında hükümet yetkililerinden bilgi ediniyorlar ve çoğunlukla da bu açıklamalarla yetiniyorlar. Haberlerde yayın grubunun görüşüne, tarihsel süreçlerin analizine ve yerel halkın görüşlerine pek yer verilmiyor. Basın, olayların olup bittiği yerlere gitmeyi pek tercih etmiyor; Ekonomi Bakanlığı’na gidip oradan aldıkları bilgilerle yetiniyorlar. Hükümet de olayları kendi işine geldiği gibi aktarıyor elbette.

Fukuşima Dai-ichi’nin Futaba’dan görünümü – Fotoğraf: Hiro Komae


“Nükleer enerji uyuşturucu gibi”

Olayın üzerinden 1 yıldan fazla zaman geçti. Nükleer santraller bakıma alınarak kapatıldı. Ancak bu geçici bir önlem gibi gözüküyor. Ülkenin gelecekteki enerji politikası nasıl şekillenecek?

Olaydan önce neredeyse kimse nükleer enerjinin kötü olduğunu düşünmüyordu. Santrallerin hayatlarına nasıl etkiler yapabileceğini bilmiyorlardı. Olaydan sonra tehlike açığa çıktı, kamuoyu da bunu anladı. Şimdi pek çok kişi bu tip bir enerji kaynağına ihtiyaç olmadığını ifade etmeye başladı. Nükleer enerji yerine daha temiz bir enerji kaynağına yönelme fikri kamuoyunda da tartışılmaya başlandı.

Alternatif ne?

Şimdilik akıllı şebeke (Smart grid) gibi alternatif enerji çözümleri öne çıkıyor. Nükleer santraller çok büyük ve merkezileşmiş bir enerji üretim biçimini oluşturuyorlar. Yerel bölgelere nükleer santral kurulduğu zaman, bu bölgede endüstri kentleri için enerji üretiliyor ve karşılığında alınan parayla da enerji üretiminin riskleri üstlenilmiş oluyor. Bu yapısal problem, olaylara çok iktisadi bir bakış açısının ürünü. İnsanlar bu yapının merkeziyetçilikten arındırılmasını istiyorlar. TEPCO’nun tek egemen olduğu bir pazar yapısı yerine, daha çok firmanın faaliyet göstereceği, yerelleşmiş bir enerji piyasası bu yönde atılacak olumlu bir adım. Elbette, bu çok iyimser bir yaklaşım. Hükümet ve basın böyle bir programı desteklemiyor. 10 milyon satan Yomiun Shimbun gazetesi nükleer enerjinin tekrar kullanılması yönünde propoganda yapıyor. Ülkenin en büyük televizyon ağı NHK da açıktan destek vermese de nükleer enerjiye karşı çıkmıyor.

Nükleer enerjinin terk edilerek başka bir enerji teknolojisine geçilmesi, orta vadede Japon gayri safi hasılasında önemli bir düşüş yaratacak. Bu düşüş çok büyük ihtimalle enflasyon ve işsizliği de beraberinde getirecek. Anaakım medyanın da sıklıkla bunları dile getirdiğine eminim. Anti-nükleer hareketin bu gibi argümanlara verdiği yanıtlar neler?

Çok zor bir soru. Böyle bir dönüşüm, toplumun baştan aşağı yeniden biçimlenmesi anlamına gelecek, çok dramatik bir değişimden söz ediyoruz. Niçin hükümet ve gazeteler nükleer santrallerin yeniden çalıştırılmasını savunuyor biliyor musunuz? Çünkü nükleer santral kendi başına yerelde istihdam yaratıyor. Halkın bir kısmının nükleere destek vermesinin sebebi de bu.

Büyük şehirlerin periferden gelecek enerjiye ihtiyacı var. Yerel bölgelerin ise yaşamları ve emekleri dışında satacak hiçbir şeyleri yok. Bu da kapitalizmin en yapısal problemlerinden biri.

Çözmesi çok zor bir konu. Nükleer enerji yapılması karşılığında hükümetten sübvansiyonlar ediniliyor. Bu paralar ise nükleer santrallerin kurulu olduğu alanlara yatırım olarak dönmüyor, bölge insanlarının hayat kalitesinin artırılmasında kullanılmıyor. 70’li yıllarda Kakuei Tanaka’nın Başbakan olarak görev yaptığı hükümet, Elektrik Güç Kanunu diye bir yasa çıkarttı. Enerji şirketlerine verilen devlet desteği bu kanuna göre düzenlendi. Hala geçerli olan kanunun işleyişini şöyle anlatayım: TEPCO bir yere nükleer santral yapmaya karar verdiğinde gerekli prosedürü tamamlıyor ve santral inşaatının başlamasıyla devletten yüklü bir maddi yardım alıyor. Santralin faaliyette olduğu yıllar boyunca devlet desteği sürüyor, ancak ödenen meblağ gitgide azalıyor. Aradan 10 veya 20 yıl geçtiğinde nükleer santral yenileniyor ve devlet bu işlem için yeniden sübvansiyon ödüyor, yani döngü yeniden başlamış oluyor. Uyuşturucu gibi. Ülkedeki nükleer santrallerin yaygınlığı da bu yüzden. Başka bir enerjiye yatırım yapmaya ihtiyaç bile duymuyorlar.

Terkedilmiş Futaba kasabası – Fotoğraf: Hiro Komae


Halihazırda nükleer santral olmayan bölgelere santral kurmak zor ancak varolan tesislerin yenilenmesi ve genişletilmesi çok kolay. Küçük bir kent veya kasaba, nükleer santralin kurulmasını bir kere kabul ettiği zaman ilk santrali ek reaktörler izliyor. Kurtulamıyorsunuz yani. Yaşamları da gitgide nükleer santrale bağımlı hale geliyor ve sonraki aşamalara müdahale edemez hale geliyorlar. Fukuşima zaten eski bir santraldi, reaktörlerdeki patlama da bir anlamda TEPCO’nun işine geldi. Eğer bölgedeki radyoaktif kirlenme kritik boyutlara ulaşmasaydı hemen yenisini inşa edecekti.

Aktardığınız tabloya bakılırsa, iktidardaki Japonya’nın Demokratik Partisi’nin (DPJ) nükleer enerji konusunda kendine ait bir fikri, politikası olması pek mümkün değilmiş gibi gözüküyor. TEPCO ve diğer enerji şirketlerinin hükümete, bürokrasiye, diğer büyük holdinglere ve basına kadar uzandığı anlaşılıyor. İktidarı devreden Liberal Demokrat Parti (LDP) sermaye sınıfıyla tam bir uzlaşı halinde, kendi hükümetleri döneminde de nükleer enerjiyi destekliyorlardı.

Nükleer enerji programından vazgeçmek demek, Japon toplumunun yüksek yaşam standartlarından feragat edip daha düşük şartlarda yaşamayı kabul etmesi demek. Şimdikinden çok daha az tüketmeliler. Ancak bu dönüşüm Japonya’nın dünyadaki konumunu da değiştirecek; Japonya bir ekonomik süpergüç olarak kalmak istiyor, bunun için de tüketmeye devam etmesi şart. Siyasal aktörlerin mevcut durumu da düşünüldüğünde, bu dönüşümü gerçekleştirmeye aday bir siyasi oluşum var mı?

Böyle bir siyasal güç ne yazık ki mevcut değil. Günümüz sisteminde LDP ve DPJ dışında güçlü bir alternatif oluşum yok. Tıpkı ABD’deki gibi, başat iki partinin siyasal ekonomik yönelimleri birbirine çok benziyor. Nükleer enerji Japon kalkınmasında tarihsel olarak çok önemliydi. Şu anda çalışan nükleer enerji santrali yok ama işte bakın, etrafımızda hala elektirik var. Bu nasıl oluyor? Hükümet “Nükleer santraller olmadan yeterli enerjiye sahip olamayız” diyor, bu belki de doğru değildir. “Yeterli” kavramı nerede başlıyor, nerede bitiyor?

Nükleerden bir anda vaz geçmek belki gerçekçi bir çözüm değil. Ancak yaşam tarzımızı değiştirmek, yeni ve temiz bir enerji kaynağı bulmak istiyorsak bu konuda faaliyet gösteren sektörlere yatırım yapmalı ve sabırlı olmalıyız. Fakat kimsede bekleyecek sabır yok; mal ve hizmet tüketiminin yanı sıra, enerji tüketimi de Japon hayat biçiminin merkezine oturmuş durumda. Bu dönüşüm, ancak nükleer santrallerin kullanımından yavaşça, düşük oranlarda vazgeçerek gerçekleştirebilir. Bu o kadar da zor olmamalı. Nükleerden vazgeçersek kırsal kesimde önemli bir işsizlik olacak. Ancak söylediğim gibi, uyuşturucu gibi, tüketmek için üretime dayalı bir istihdam sistemi var. Bu yüzden başka bir yola, farklı düşünen bir endüstri kurmaya ihtiyacımız var. Devlet ise böyle düşünmüyor. TEPCO da aksi yönde bastırıyor. Yalnızca TEPCO’nun, taşeron işçilerin hariç tutulduğunda, 30 bin çalışanı var. Bu büyük skandala rağmen iflas etmiyor. Zira iflasın etkisinin çok sancılı olacağını bilen devlet TEPCO’ya arka çıkıyor. Kapitalizm çok komik bir şey. Kağıt üstünde, kapitalist düzende geriye yapılacak bir şey kalmamışsa, bir iktisadi teşekkül iflasını açıklar. Devlet ise gidip TEPCO’yu destekliyor, tıpkı ABD’de emlak krizi gibi. Serbest piyasa söylemlerine ne oldu?

Futaba’da terk edilmiş bir hastane – Fotoğraf: Sergey Ponomarev

“Niye Türkiye Japonya’ya bu kadar güveniyor?”

Hükümetin felaketten sonraki karnesini nasıl buluyorsunuz?

Hükümet bölgeden ayrılan insanları yanlış yerlere tahliye ettiği gibi, kamuoyuyla bilgi paylaşımında bulunmadı. Hala ortalıkta dolaşan pek çok hikaye var. Bir anektod aktarayım; tsunami ve santraldeki patlamanın ardından Fukuşimalılar nükleer tehditten tamamen habersizken, sokakta gaz maskeleriyle dolaşan polisleri görmüşler. Sonrasındaysa radyasyon kıyafetleri içinde TEPCO yetkilileri çıkagelmiş. Bütün bunlar olurken kentteki itfaiye birimleri ise hiçbir önlem olmadan çalışmalarını sürdürüyormuş, halkın da radyoaktif sızıntıdan haberi yokmuş. Hükümetin belli ki durumdan haberi varmış ancak bölge halkını gelişmelerden haberdar etmeyi gerekli görmemiş.

Fukuşimalılar hükümetin bu tavrına nasıl bir açıklama getiriyorlar?

Bir yanıt bulamıyorlar. “Niye bize söylemediler” diyorlar. Bilgilerin gizlenmesine çok kızıyorlar. Hükümet, yerel halkta panik yaşanmaması için durumun gizlendiğini iddia ediyor ama asıl sebep krize hazırlıksız yakalanmaları.

Bilgilerin gizlenmesinde Japonya’nın nükleer enerji ihracatçısı konumunun rolü olabilir mi?

Böyle bir hassasiyetleri olmuş olabilir, ancak Japon yetkililer bu kazanın dünyada Japon teknolojisine duyulan güveni azaltmayacağını düşünüyor. Zaten felaketin sebebini de santralin eskiliğine bağladılar. “Yenisi olsa böyle olmazdı” gibisinden açıklamalar yapıldı. Şimdiki Başbakan Yoşihiko Noda’dan önce görev yapan Naoto Kan nükleer enerjiye karşı daha mesafeliydi. Şizuoka’daki santralin faaliyetlerini durdurduktan sonra çok tepki topladı ve en sonunda koltuğunu Noda’ya devretmek zorunda kaldı. Naoto Kan, tsunamiye ve nükleer felakete karşın görevinde kalabilirdi ama bu strateji değişikliğinde ısrar etmesi ve TEPCO’yla ters düşmesi sonunu hazırladı. Noda’nın göreve gelmesiyle birlikte nükleer yanlısı baskı arttı.

Yasufumi Suezawa, Fotoğraf: Doğu Eroğlu


Japonya’daki nükleer felaketin Türkiye tarafından yakından takip edilmesinin bir sebebi de, yakın gelecekte Türkiye’de inşa edilmesi planlanan nükleer santraller. Görevdeki hükümet nükleer enerjinin yaygın biçimde kullanıma sokulması taraftarı. Türkiye’ye nükleer santral ihraç etmek isteyen ülkelerden biri de Japonya. Fukuşima’yla birlikte nükleer enerji büyük bir toplumsal mesele haline gelmişken, Japonya’nın dünyaya, özellikle de üçüncü dünyaya nükleer enerji ihraç eden çelişik konumu kamuoyu tepkisine yol açmıyor mu?

Görevdeyken Naoto Kan, “bundan böyle Japonya nükleer santral inşa etmeyecek” gibisinden bir açıklama yaptı. Ancak şirketler bu görüşe katılmadıklarını belirtti, TEPCO bastırdı. Bunun üzerine Başbakan geri adım attı, dünyaya nükleer enerji satmaya devam edebileceklerini söyledi. Bu tartışmaların kamuoyunda geniş yankı bulduğunu ise söyleyemeyiz. Bana asıl garip gelen, Türkiye’nin kazaya rağmen Japon şirketlerine bu kadar güvenmesi. Niye Türkiye Japonya’ya bu kadar güveniyor? Japon yetkililer kazanın sebebini “eski teknoloji” olarak açıklıyor. Oysa zamanında Çernobil’deki de, Fukuşima’daki de yeniydi. Zamanla hepsi eskiyor! Türkiye’nin bu tutumu gerçekten çok garip. Eninde sonunda elinizde köhne, saatli bomba gibi nükleer santraller kalacak!


Anahtar Kelimeler:
TürkiyeJaponyaNükleer
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.