Soma’da Taşeron Devlet ve Özel Şirket

Sevda Karakuş

13 Mayıs 2014 tarihinde Soma’da 301 isçinin yaşamını kaybetmesine ve onlarca isçinin yaralanmasına sebep olan işçi katliamı vuku buldu. Bu olay gerek ulusal medyada gerekse de uluslararası medyada büyük bir yankı uyandırdı. Ancak dikkat çekici bir nokta ise bu olayın farklı medya gruplarınca farklı problem tanımlamaları ile manşetlere taşınmasıydı. AKP ye yakınlıkları ile bilinen basın ve medya grupları maden kazası tanımlaması kullanırken Erdoğan ve politik iktidarı elinde tutan partisi AKP’yi eleştirenler ise bu olayı maden katliamı diye tanımlıyorlardı. Soma işçi katliamının üzerinden tam olarak iki yıl geçti ve sonrasında başka madenlerde patlamalar, ölümler meydana geldi. Ancak basına pek yansımadı, kamuoyunda farkındalık oluşturulamadı. Bu makale ile Soma katliamını unutturmamak adına buradaki sömürüyü değerlendirip ve sorumluları ele alacağım.

GENEL DURUM DEĞERLENDİRMESİ       

Maden işçilerinin tipik profili Somada madenci katliamı sonrası Boğaziçi Üniversitesi Soma Araştırma Grubunun (2015) yaptığı çalışmada ele alınmıştır. Buna göre maden işçileri, devlet tütün üreticilerine desteğini kesmeden önce, hayvancılık ve tarım ile geçinirlermiş. Bu politik karar, Soma ve civarında tütün üretiminden sağlanan gelir ve gider arasındaki negatif bir korelasyona yol açmış ve sonuç olarak birçok kişinin köylerinden -tütün üretimindeki belirsizlikten- maden ocaklarına doğru göç etmesine sebep olmuştur (Boğaziçi Üniversitesi Soma Araştırma Grubu Raporu 2015). Bu anlamda maden işçileri tıpkı Marx’ın ele aldığı gibi “doppelt freie Lohnarbeiter” iki yönlü özgürlüğe sahiptirler.

Bu özgürlüğün bir yönünü feodal bağların çözülmesi iken diğer yönünü mülkiyetten özgürlük oluşturur. Ve bu durum yeni bir zorunluluğun koşulunu birlikte getirir, yani kendi işgücünü satma zorunluluğu. Soma’da gelişen bu sosyo-ekonomik transformasyon köylülerin işgücünü madende satma zorunluluğunu doğurmuş ve bu durum toplumsal ilişkilerin bütününde bir değişikliğe yol açmış, günlük yasamdaki pratiği ve algıları da etkilemiştir. Gökyüzünün altında tarladaki işten, yeraltına vardiya sistemine geçiş gibi iş saatlerinin yansıra birçok değişik günlük pratikler ve sosyal ilişkiler bu transformasyondan etkilemiştir.

Tamzok (2014) madende işe alımın dayıbaşılık sistemi ile olduğunu tespit etmiş. Buna göre madende her ocaktan sorumlu olan dayı, kendi ocağı için işçileri bulmakta ve madenden olabildiğince çok kömür çıkarılmasını sağlamakta (Tamzok 2014:3). Dayıbaşılık sisteminde, dayı daha fazla ücret almakta ve özel şirket Soma Holding ve Türkiye Kömür İşletme (TKİ) bu sistem ile sermayelerini salt iş zamanın ve işçinin enerjisinin sömürülmesinden değil ayni zamanda onların çalınan yaşamlarından elde edilmektedir. Bu noktada devlet kurumu olan TKİ ile Soma Holding arasındaki ilişki incelenmeye değerdir.

Hasuder (2014) araştırmasına göre önceden madenler TKİ’nin işletmesinde bulunmaktaydı. Sonrasında iktidarın giderek artan neoliberal tutumu ve IMF’nin baskısı ile özelleştirilme önemli bir gündem oluşmuştur. Bu anlamda TKİ’ye bağlı maden ocakları alt şirketlere rödovans sistemiyle kiralanmaya başlanmıştır (Hasuder 2014). Hiç kuskusuz özelleştirmelerin en büyük mağduru isçilerdir. Çünkü özel sektörde iş koşulları ve iş saatlerinin belirlemesinde patronun yetkisi sınırsız olmaktadır. Hele de Türkiye gibi sigortasız ve güvencesiz işin yoğun olduğu bir ülkede neoliberal politikalar ile kacak iş yoğunlaşmış ve daha fazla sömürüyü beraberinde getiren taşeron işçilik yaygınlaşmıştır. İşçilerin hakları için ses çıkarmaları, organize olmaları işten çıkarılmakla sonuçlanırken, bu durum kapitalist için herhangi hukuksal bir takibe yol açmıyor. Aksine kapitalist için çalışacak bir yığın işsizler ordusu bulunmaktadır.

TOPLUMSAL İLİŞKİLERİN DOĞALLAŞTIRMASI “KADERCİLİĞE” ELEŞTİRİ

Recep Tayip Erdoğan bu olaya ilk tepkisini su şekilde dile getirmişti: “(…) bunun yapısında, fıtratında var”. Konuşmasında kendilerine sorular yönelten gazetecileri dünya gündemini takip etmemekle suçlamış ve maden ocaklarındaki üretimin nasıl olduğuna dair bilgileri olmadığını ima etmişti. Sonrasında 19. ve 20. yüzyılda dünyanın çeşitli yerlerinde gelişen madenci katliamlarını örneklendirmişti.

Burada vermek istediği mesaj esasta bu tür kazaların maden ocaklarında geçmişte olduğu ve olacağı yani Allah’ın bir takdiri dolayısıyla kimseye suç yüklenemeyeceğiydi. Yani ne devletin çalışma bakanlığı, enerji politikası ne de Soma Holding suçlanabilirdi. Bu kaderci anlayış ile sömürüye dayalı kapitalist üretim ilişkisini tabulaştırılmakta ve doğallaştırmaktaydı. Buna göre maden felaketi alınmayan iş güvenliğinden kaynaklı olmamakta, madende ölüm her zaman gelişen doğal bir vaka olarak tanımlanmakta. Oysaki Soma maden felaketinden sonra açığa çıkan gerçek, madende böylesi bir patlamanın gelişebileceğinin bilinmesine rağmen tedbir alınmamasıdır.

SOMADAKİ KAPİTALİST ÜRETİM İLİŞKİSİNİN FETİŞ KARAKTERİ

Soma Holding ve TKİ’nin Somadaki üretimde elde ettikleri gelirlerin kaynağı nereden gelmektedir. Onlara göre sermaye tıpkı tanrının dünyayı yoktan yarattığı gibi yokluktan gelmiştir. Marx Kapital’in üçündü cildinde gelirlerin kaynağından bahsederken burjuva iktisatçıları eleştirir ve onlara göre üçlü formül olan kapital, toprak ve iş sırasıyla kar, toprak rantı ve iş ücretinin kaynağı olarak gösterilir. Bilimsel açıdan savunulması komik derecede güç olan bu formülün fonksiyonu ise işgücünün ürettiği artı değeri yani sömürü ilişkisini gizlemektir (Marx 2004:712). Fetişizm tam da burada kendisini gösterir.

Bu ilişkiyi Soma da analiz etmek mümkündür. Maden mülkiyetini elinde bulunduran TKİ rant elde ederken, Soma Holding’de ayni kaynaktan yani işgücü üzerinden sermayesini artırmaktadır. Soma Holding’in madeni yıllık üretim 1,5 milyon ton kömür sınır olarak devralmasından sonra üretim 3,5 milyon tona ile sözleşmedeki belirlemeyi aşar (Hasuder 2014). Bu durum Soma Holding ve TKİ tarafından başarı hikayesi diye tanımlanır. Oysa bu başarı işçilerin sırtından elde edilmektedir, özellikle taşeron işçilik yöntemi ile. Bu sermayenin kaynağı artı değerin yansıra, alınmayan iş güvenliğindedir. Çünkü iş güvenliğinin sağlanması, kapitalist şirket ve taşeron devletin kar ve daha fazla kar prensibine uymamaktadır. Bu anlamda Soma Holding ve TKİ’nin sermayelerini nasıl elde ettikleri bu sömürü çarkında yatmaktadır.

Diğer üzerinde durulması gereken konu ise devlet kurumlarının ve TKİ’nin rolüdür. Maden katliamın sorumlusu olarak eleştirilerle karşı karşıya gelen genellikle Soma Holding olmuştur. TKİ’nin de bu durumdan faydalandığı ve kontrol organı olmasına rağmen hiçbir şekilde Soma Holding’e müdahalede bulunmadığını bilmekteyiz. Üretimin tehlikeli olmasına rağmen, devlet kurumları tarafından Soma maden ocağına işletilebilir belgesi verilmiştir. İstatistiki verilerde Türkiye ekonomisinin her geçen büyüdüğü belirtilse de, rakamların ardındaki devletin neoliberal tutumu ve esnek çalışma koşulları bu verilerden okunmaz. Bu durum kapitalistler için kar anlamına gelirken, alt sınıflar için daha fazla yoksulluk ve maden gibi alanlarda ölüm demektir.

MADEN İŞÇİLERİNİN HABİTUSU

Pierre Bourdieu tarafından geliştirilen Habitus-konsepti bireyin bulunduğu sosyal dünya içerisindeki duruşu, bulunduğu sosyal alan, alışkanlıklar, yaşam tarzı ve değer yargılarını kapsar (Werner ve Heinritz 2015). Habitus bireyin ait olduğu sosyal sınıfa dayanır ve onun düşünce ve davranış biçimini yeniden üretir. Habitus kendisini duruşumuzda, yürüyüşümüzde, yeme-içme alışkanlıklarımızda, damak tadımızda dahi göstermektedir. Habitus konsepti ile Somadaki işçilerin tepkilerini açıklayabiliriz.

Hafızalarımıza kazınan sahnelerden biri, günler sonra kurtarılan maden işçisinin kömüre bulanmış çizmelerini beyaz sedyeyi kirletir diye çıkarmak istemesiydi. Bu sahne aslında bize genel toplumsal ilişkiler hakkında bilgi vermektedir. Bu çekingenlik ve duruş (burada sağlık personellerine karşı, genel olarak devlet organlarına yönelik) sosyal sınıfın habituse kodlanmış ve öfke hak alma yerine kadercilik anlayışının içselleştirilen halidir. Madende iş koşullarının bu kadar kötü olmasına karşın işçiler arasında bir karşıt güç oluşturulmamış ve bugünde madenci katliamı sonrası böylesi bir gelişme olmamıştır. Var olan (sarı) sendikalar işçilerin haklarını savunmak yerine işçilerin rahatsızlıklarını törpülemekte ve kontrol etmektedir.

Yani işçiler haklarını savunmaya örgütsüzdür. Bu kötü şartlar, maden işçilerini devrimci yöntemlere (grev, boykot ya da sendikal aksiyonlara) yönlendirmenin aksine onları pasif ve birbirinden kopuk hale getirmiştir. Marx diyalektik materyalizm ile maddi koşulların bilinci belirlediğini ifade eder. Ancak Soma katliamında emek-sermaye çelişkisi çok net görülmesine rağmen, işçiler sınıf savaşımına sarılmamaktadır. Bu noktada işçilerde sınıf bilincinin gelişmemesinin sebepleri nelerdir, sorusu cevaplandırılmalıdır. İlkin karşımıza çıkan önemli bir faktörün iş kaybetme korkusu olduğunu görmekteyiz. İşçiler haklarını ararlarsa, seslerini çıkarırlarsa işten atılma korkusuyla karşı karşıyalar. Bu korku, işçileri bu çarkın içine hapsetmektedir.

Ancak şunu da vurgulamak gerekir ki, korku burada psikolojik bir olgu değil aksine işçinin bulunduğu sosyal alan ile ilişki içerisindedir. İşçilerin bulunduğu sosyal sınıf belirsizliklerle doludur. Bu belirsizlikler işsizlik, düşük maaş ve borçlar gibi etmenlerle pekişmekte ve geniş bir çevreyi –işçinin ailesini -eşini, çocuklarını da- etkilemekte. Genel olarak bu belirsizlikler gelecek kaygısı ve korkusu yaratır. Çünkü bütün bir ailenin geçimi çalışan isçinin –genelde erkek- maaşına bağlıdır. Bu yüzden de korku, sosyal sınıfın müşkül durumu ile paralel gelişmektedir. Sosyal, ekonomik ve kültürel kapitalden yoksun olan maden isçileri için geçimini bu asgari düzeyde sağlayabilmenin tek koşulu hiçbir şeyin bu arada gelişmemesine bağlıdır, yani ne bir işsizliğin ne de bir hastalığın. Bu sosyal alanda, işçilerin çaresizliği onları her şeye el pençe divan durmaya iter.

Bu koşullarda minnettarlık geniş çevrede kendisini gösterirken, hak aramak bu kadar geniş bir yankı bulamamaktadır. Çünkü genel anlamda hak ve hukuk alma anlayışının yerine alt sınıflar içerisinde sadaka mantalitesi geliştirilmiş ve kadercilik anlayışı yerleştirilmiştir. Ancak işçi sınıfının içselleştirdiği bu ezilmişlik ve pasiflik bugün açısından böyleyken genel devrimci sınıf karakterini etkilememektedir. Çünkü bu diyalektik içerisinde gizli savaş iki haliyle devam etmektedir: ya toplumsal ilişkilerin devamı ya da değişimi. Özellikle bu süreçte işçiler arasındaki dağınıklığı, örgütsüzlüğü adım adım yıkmanın yeni yöntem ve araçlarını bulmak gerekmektir. Çünkü göçmenlerin iş pazarına dahil olması kapitalistler için ucuz işgücü olmalarını ve yerli işçiler için ise ücretlerin genel olarak aşağı çekilmesini beraberinde getirmektedir.

Bu durum işçi sınıfının dağınıklığından kaynaklı, sınıfsal karakterini değil kör refleks bağlamında ulus kimliğinin ön plana çıkarmasına ve ırkçı yaklaşımlara sebep olabilir. Buna karşı hiç kuskusuz ki sendikalar önemli alanlardır; ancak ülkemizde sarı sendikaların hakimiyeti ve işçilerinin sendikalara yönelik güvensizliği, organize olma durumunu epey bir zayıflatmıştır. Bu yüzden yeni alanlar yaratmak elzemdir. Tarihte işçi sınıfının kendi organize ettiği “halk evleri” olmuş ve buralarda kolektif bir şekilde aksam yemekleri yapılmış, özellikle madenlerde çalışan işçiler kendi inisiyatifleri ile hamamlar ve çamaşırhaneler kurmuş.

Bu gibi araçlar gerek sosyal ilişkilerin gelişmesine vesile olmuş gerekse de politik bir hareket örmenin zeminini oluşturmuştur. Bugün işçilerin kendi durumlarından hoşnutsuzluğu oldukça büyüktür. Ancak bu hoşnutsuzluğun alacağı biçim ve kanalize olacağı politik yön önemlidir. Şu an açısından ırkçılık ve kaderciliğe doğru ciddi bir tehlike görülmektedir. Sınıf perspektifli demokratik kitle örgütlerinin bugünkü esas sorumluluğu isçileri kendi sınıf ilgilerine yönlendirecek yeni yol ve yöntemleri geliştirmektir.

KAYNAKçA

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.