DNA’nın atalarımız hakkında ortaya koyduğu 5 şaşırtıcı özellik

DNA’nın atalarımız hakkında ortaya koyduğu 5 şaşırtıcı özellik

Britanya’nın en eski ve bütün haldeki insan iskeleti kalıntısı olan 10.000 yıllık “Cheddar Man”den elde edilen DNA, Britanya’nın ilk sakinlerinin aslında nasıl göründüğünü ortaya çıkardı.

Fosilin yüz rekonstrüksiyonu ile birlikte, gerçekleştirilen DNA analizi bu genç adamın daha önce düşünülenden daha koyu bir tene sahip olduğunu, koyu ve dalgalı saçlara sahip olduğunu ve mavi gözlü olduğunu gösteriyor. Fakat bu örnek, eski iskeletlerden elde edilen DNA’nın atalarımız hakkında şaşırtıcı sonuçlar sunduğu ilk örnek değil.

Son birkaç on yıldır genetik dizilemede yaşanan hızlı ilerlemeler, geçmişe bakışımızda tamamen yeni bir pencere açtı.

1. Atalarımız Neandetallerle Çiftleşti

Arkeologlar, bir süredir modern insanlar ile Neandertallerin Avrupa ve Asya’da beraber yaşadıklarını biliyorlardı, ancak yakın zamana kadar bu birlikte yaşamın doğası hakkında pek de bilgi sahibi değildik. Aslına bakarsanız, tam bir Neandertal mitokondriyal genomunun (hücrenin mitokondrilerinde bulunan DNA) dizilenmesi ilk kez, 2008 yılında gerçekleştirildi ve hem arkeologlar hem de genetikçiler arasında insanların bu en yakın akrabamızla melez olup olmadığı konusunda hala bir belirsizlik vardı.

2010 yılında ise bir Neandertalin bütün genomu dizilendi ve modern insanın DNA’sı ile yapılan karşılaştırmalar sonucunda; Afrika’lı olmayan bütün insanların genomlarında Neandartal DNA’sı parçaları taşındığı görüldü. Bu durum ancak insanlar ve Neandertallerin yaklaşık 50.000 yıl önce çiftleşmiş olmasıyla ortaya çıkabilirdi, ki sonuç birkaç yıl sonra yapılan araştırmalarla da doğrulandı. 

2. Türler arası çiftleşme

Tibetlileri yüksek rakımlara adapte etti Sibirya’nın Altay dağlarındaki bir mağarada fosilleşmiş bir parmak bulundu. Parmağın bir Neandertal’e ait olduğu düşünüldü ancak genetik analizler; parmağın, aslında Neandertallerden ayrışmış fakat onlarla yakın akraba yeni bir insan türüne ait olduğunu ortaya koydu. Tam genomunun analiz edilmesi; bu yeni insan türünün yani “Denisova“ların da atalarımızla çiftleştiğini gösteriyordu.

Görünüşe göre atalarımızın türler arası kaçamakları yalnızca Neandertallerle sınırlı kalmamıştı. Dünyanın en yüksek dağlarının bazılarında yaşayan Tibetliler, pek çok insanın yetersiz oksijenden kaynaklı zorluk çekeceği yüksekliklerde hayatta kalabilmeyi başardılar. Genetik analizler, Tibetlilerin; Etiyopya ve And dağları sakinlerinin yanı sıra bu dağ havasına özgü seyrek oksijeni işleyebilmelerini mümkün kılan özel genetik adaptasyonlara sahip olduklarını ortaya koydu.

Bugün, Tibetlilerde yüksekliğe ilişkin bu genetik adaptasyonun -EPAS1 adlı genin spesifik bir varyantına sahipler- aslında atalarının, Denisovalarla çiftleşmesinden miras kaldığını artık biliyoruz. Görünüşe göre, modern insanlardaki bağışıklık, metabolizma ve beslenme biçimindeki gelişmeler, hem Neandantaller hem de Denisovalar ile bu melezlenmeden miras alınan yararlı genetik varyantlardan kaynaklanıyor.

3. Atalarımız şaşırtıcı bir biçimde hızlı evrimleşti

Türler arası çiftleşme, dünyadaki insan adaptasyonunun çok küçük bir miktarından sorumludur. DNA analizleri, bize, atalarımızın dünyanın çeşitli yerlerine göçtüğünü, farklı çevrelere ve beslenme biçimlerine sanılandan çok daha hızlı evrimleştiğini gösteriyor.

Örneğin, Laktoz toleransının evrimi. Sütü üç yaşından itibaren sindirebilme yetisi evrensel bir özellik değildir. Son buzul çağı sırasında, süt yetişkinler için esasında bir toksindi. Çünkü yetişkinler, sütteki ana şeker olan laktozun sindirimi için gerekli olan laktaz enzimini üretemiyorlardı. Fakat, yaklaşık 11.000 yıl önce Orta Doğu’da avcı-toplayıcılığın yerini tarım almaya başlayınca, sığır sahipleri peynir ve yoğurt yapmak için sütü fermente ederek, süt ürünlerindeki laktozu nasıl tolere edebilecekleri düzeye indirebileceklerini öğrendi. Bu olaydan birkaç bin yıl sonra ise Avrupa boyunca yayılan bir genetik mutasyon insanlara hayatları boyunca laktaz enzimi üretebilme ve dolayısıyla da süt içebilme yetisi sağladı. Bu adaptasyon, toplumlara hasatın başarısız olduğu dönemlerde yeni, zengin ve sürekliliği olan bir besin kaynağının kapılarını açtı. Geçmiş 11.000 yıllık süreçteki insanların DNA’larına baktığımızda, bu adaptasyonun, yaklaşık 4.000 yıl önceye kadar bulunmadığını ve dahası bu zamandan sonra da hala nadir olduğunu görürüz. Bu da; Avrupa boyunca yayılan laktoz toleransının çok hızlı bir biçimde ortaya çıkmış olduğu anlamına geliyor.

4. İlk Britanya insanları siyah bir ten rengine sahipti

Britanya’nın ilk insanlarından birisi olan Cheddar Man kalıntılarından elde edilen DNA analizleri, bu genç adamın; daha önce düşünülenden daha koyu renk bir tene, mavi gözlere ve koyu renk dalgalı saçlara sahip olduğunu ortaya çıkardı. Öte yandan DNA’sına bakarak sütü sindiremediğini de öğrendik.

Bugün İngiltere olarak bilinen adada yaşayan ilk insanlardan bazılarının koyu renkli derileri ve mavi gözleri olduğunu öğrenmek; büyüleyici ve şaşırtıcı olsa da, antik DNA’dan Paleolitik Avrupa hakkında öğrendiklerimiz göz önüne alındığında bu çarpıcı kombinasyon tamamen öngörülebilir değildir. Koyu renk deri, aslında hayatta kaldıktan sonra binlerce yıl Avrupa’da yaşayan Cheddar Man gibi avcı toplayıcılarda oldukça yaygındı ve mavi gözler ise Buz Devri’nden beri görülüyordu.

5. Doğu’dan gelen göçmenler Avrupa’ya beyaz teni getirdi Peki, eğer koyu ten rengi 10.000 yıl önce Avrupa’da yaygındıysa, nasıl oldu da Avrupalılar nasıl beyaz ten rengine sahip oldu? Avrupa’da hiç avcı toplayıcı kalmadı ve dünyada da çok az sayıda kaldı. Bir yaşam biçimi olarak avcılığın yerini tarım aldı ve Avrupa’ya tarımın Orta Doğu’dan yayıldığını biliyoruz. Genetik, bu değişikliğin insanların kayda değer bir hareketini de içerdiğini bize öğretti.

Öte yandan, yaklaşık 5.000 yıl önce Rus ve Ukrayna bozkırlarından gelen büyük miktarda insan akını bulunduğunu da biliyoruz. DNA’nın yanı sıra, Yamnaya insanları (Rusya ve Ukrayna’dan göçebe gelenler) Avrupa’ya evcilleştirilmiş atlar ve teker de getirdi. Dahası, belki de neredeyse bütün modern Avrupa dillerinin köken bulduğu ilk-Hint-Avrupa dilini de onlar getirdi. Bu yüzden Avrupa’ya beyaz teni, Yamnaya mı yoksa Orta Doğu göçmen gruplarının mı getirdiği konusu iyi bir iddia konusu olabilir. Güneş ışığını daha iyi absorbe edebilmesi ve D vitamini sentezlenmesine yardımcı olduğu düşünülürse sonrasında düşük seviye güneş ışığına bir adaptasyon olarak beyaz tenin evrilmesi faydalı sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

Kaynak: Bilimfili

Güncelleme Tarihi: 20 Şubat 2018, 16:44
YORUM EKLE